<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>KALB-İ SELİM İLE ALLAH DİYELİM &#187; adalet.</title>
	<atom:link href="http://www.mehmetaliaktar.com/tag/adalet/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mehmetaliaktar.com</link>
	<description>ALLAH VAR... KEDER YOK...</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 10:20:18 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>EBU ZERR EL GIFARİ HAZRETLERİ(R.A)</title>
		<link>http://www.mehmetaliaktar.com/ebu-zerr-el-gifari-hazretleri.html</link>
		<comments>http://www.mehmetaliaktar.com/ebu-zerr-el-gifari-hazretleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 20:59:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mehmetaliaktar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cuma Düşünceleri]]></category>
		<category><![CDATA[adalet.]]></category>
		<category><![CDATA[ebu zer]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[madde]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmetaliaktar.com/?p=376</guid>
		<description><![CDATA[ 
EBÛ ZER GIFÂRÎ
Ebû Zer-i Gıfârî, Mekke’nin ticâret yolu üzerinde yaşamakta olan Benî Gıfâr kabîlesindendir. Bunlar Arabistan’da bulunan diğer kabîleler gibi câhiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticâret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.
Ebû Zer-i Gıfârî de çevresinin te’sîriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesâreti ile şöhret bulmuş, gücü, kuvveti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #ff0000;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">EBÛ ZER GIFÂRÎ</span></strong></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî, Mekke’nin ticâret yolu üzerinde yaşamakta olan Benî Gıfâr kabîlesindendir. Bunlar Arabistan’da bulunan diğer kabîleler gibi câhiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticâret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî de çevresinin te’sîriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesâreti ile şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Putlardan nefret ediyordu</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Fakat o, bütün bunlardan bir tat almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilâh diyerek tapmasına şaşıyor, putlardan nefret ediyordu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Nihâyet bir gün herşeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hidâyete adım adım yaklaşmakta iken, Muhammed aleyhisselâma Allahü teâlâ tarafından peygamberliği bildirilmişti. Artık insanlar birer ikişer Müslüman olmakla şerefleniyor, İslâmın nûru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. İslâmın doğuş haberi gün geçtikçe çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çâreler arıyordu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Nihâyet bu haber Benî Gıfâr kabîlesinin yurduna da ulaşmıştı. Mekke’den gelen biri, Ebû Zer-i Gıfârî’nin “Lâ ilâhe illallah” dediğini işitince dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Mekke’de bir zât var, senin söylediğin gibi “Lâ ilâhe illallah” diyor ve Peygamber olduğunu bildiriyor.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer heyacanla sordu:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Hangi kabîledendir?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Kureyş’tedir.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ne haber getirdin?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî bu hâlleri işitir işitmez kardeşi Üneys’e dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Hayvanına bin, Mekke’ye git, kendisine vahiy geldiğini söyleyen zâtla görüş, söylediklerini dinle, benim için bilgi edin, haberini bana getir.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Üneys, Mekke’ye gidip, Peygamber efendimizin mübârek cemâli, sohbeti ve ihsânları ile şerefledi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü. Kardeşi Ebû Zer kardeşine sordu:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Ne haber getirdin?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Vallahi öyle yüce bir zâtı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Peki insanlar, onun hakkında ne diyorlar?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Zamanın meşhur şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söyledikleri ne kâhinlerin sözüne, ne de sihirbazların sözüne benzemiyor. Onun söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara hiç benzemiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi o zât hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. Ona inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler. Bu zât iyiliği, ahlâkî değerleri emrediyor, kötülükten de sakındırıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri kardeşinin bu sözü üzerine:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Sen bana, bu husûsta arzû ettiğim, gönlüme şifâ veren, müşkillerimi giderir bir haber getirmedin. Kendim gidip, onu görürüm, dedi.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Kardeşi Üneys dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- İyi olur, fakat sen Mekke halkından sakın! Çünkü Mekkeliler, ona karşı son derece kin besliyorlar ve onunla görüşenleri takip ediyorlar.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer, hemen Mekke’ye gitmeye ve Peygamberimizi görüp Müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Kimseye sormadı</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Mekke’ye varınca hâlini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler Peygamberimize ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî de Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâ’be’nin yanına varıp oturmuştu. Peygamberimizi görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işâret arıyordu. Burada Zemzemden başka bir şey yiyip içmiyordu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hz. Ali, Ebû Zer’i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Hâlinden bir şey sormadığı gibi, Hz. Ebû Zer de ona sırrını açmadı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Sabah olunca, tekrar Kâ’be’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı hâlde hiçbir ip ucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu. Hz. Ali, o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer’i görünce:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bu biçâre hâlâ aradığını bulamamış, diyerek tekrar evine götürdü.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Sabahleyin yine Beytullaha gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hz. Ali tekrar da’vet edip evine götürdü ve ona sordu:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Senin işin nedir? Bu şehre ne için geldin?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat’î söz verirsen, söylerim.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Söyle, hâlini kimseye açmam.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Akıllılık ettin</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- İşittim ki, burada bir Peygamber çıkmış. Onunla görüşmesi, ondan işittiklerini ezberleyip bana nakletmesi için kardeşimi göndermiştim. Kardeşim gönlüme şifâ verecek bir haber getirmedi. Onun için bizzat kendim onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Bu zât Allahın Resûlüdür, hak Peygamberdir. Sabahleyin ben o zâtın yanına gidiyorum. Beni takip et, senin için korkulacak bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi yaparım. Sen beklemez gidersin. Ben geçip gidersem, arkamdan gel ve benim girdiğim eve sen de peşimden gir!</span></p>
<p><span style="color: #000080;"> </span></p>
<p><span style="color: #000080;"> </span></p>
<p><span style="color: #000080;"><img src="http://dusuncekahvesi.files.wordpress.com/2009/09/col.jpg" alt="" width="713" height="417" /></span></p>
<p><span style="color: #000080;"> </span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî, Hz. Ali’yi takip edip, onunla birlikte Peygamberimizin mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Esselâmü aleyküm, diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm’da bu şekilde verilen ilk selâm ve Ebû Zer-i Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Peygamber efendimiz selâmını aldıktan sonra, aralarında şu konuşma geçti:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Sen kimsin?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Gıfâr kabîlesindenim.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Ne zamandan beri buradasın?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Üç gün üç geceden beri buradayım.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Seni kim doyurdu?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Yâ Muhammed! İnsanları neye da’vet ediyorsun?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bir olan ve ortağı bulunmayan Allaha îmân etmeye ve putları terketmeye, benim de Allahın Resûlü olduğuma şehâdet etmeye da’vet ediyorum.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bana İslâmı bildir</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bana İslâmı bildir, dedi.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Peygamber efendimiz ona Kelime-i şehâdeti okudu. O da söyleyip, Müslüman oldu. Ebû Zer Müslüman olmanın verdiği büyük bir iştiyâkla dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Yâ Resûlallah! Allahü teâlâya yemîn ederim ki Müslüman olduğumu Kâ’be’de müşrikler arasında haykırmadıkça memleketime dönmiyeceğim.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bundan sonra Ebû Zer-i Gıfârî Kâ’be yanına gidip, yüksek sesle:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh, diye haykırdı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçaları ile öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bu hâli gören Hz. Abbâs seslendi:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O sizin ticâret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabîledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Böylece Ebû Zer hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Kavminin yanına dön!</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle, öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün gene Kâ’be’nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler, yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hz. Abbâs yetişip, ellerinden kurtardı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bundan sonra Peygamber efendimiz Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerine buyurdu ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Şimdi kavminin yanına dön! Emrim sana ulaşınca, onu kavmine haber ver! Ortaya çıktığımızın haberi sana geldiği zaman yanımıza dön!</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bu emir üzerine Ebû Zer-i Gıfârî kendi kabîlesi arasına dönüp, onlara İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri kavmini İslâmiyete da’vet ediyordu. Birgün kabîlesine, Allahın bir ve Muhammed aleyhisselâmın onun Resûlü olduğunu ve bildirdiklerinin hak ve tapmakta oldukları putların bâtıl, boş ve ma’nâsız olduğunu söylemişti. Kendisini dinleyen kalabalıktan bir kısmı, “Olamaz” diye bağrışmaya başladılar. Bu sırada kabîlenin reisi Haffâf, bağıranları susturdu ve dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Durun, dinleyelim bakalım ne anlatacak!</span></p>
<p><span style="color: #000080;">İşte sizin taptığınız şey</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri şöyle devam etti:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Ben Müslüman olmadan önce, bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi. Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerini kirletmesine mânî olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin taptığınız şey! Köpeğin bile hakâret ettiği puta tapmak hoşunuza gidiyorsa, buna çok şaşılır.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri cevap verdi:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Peki senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor. Onun doğru söylediğini nasıl anladın?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri, yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap etti:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- O, Allahın bir olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını, herşeyi yaratan ve herşeyin mâliki, sahibi olduğunu bildiriyor. İnsanları Allaha îmân etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya da’vet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı emrediyor.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri İslâmiyeti uzun uzun açıkladı. Kabîlesinin, içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattı. Onu dinleyenler arasında başta kabîle reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi görerek Müslümanlığı kabûl ettiler.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslâmiyet, Mekke’de ve civârında oldukça yayılmıştı. Müşriklerin zulmü de o derece artmış, İslâm uğrunda kanlar dökülmüş, ilk şehîdler verilmişti. İki defa Habeşistan’a, daha sonra Medîne-i münevvereye hicret yapıldı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Her şeyi sorardı</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer hazretleri de Medîne’ye hicret etti. Peygamber efendimiz hicretten sonra Eshâb-ı kirâm arasında kurduğu kardeşlikte Ebû Zer hazretlerini de Münzir bin Amr hazretleri ile kardeş yaptı. Daha sonra İslâmı anlatması için tekrar kabîlesi arasına gönderildi.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri Hendek savaşından sonra Medîne’ye geldi ve yerleşti. Bundan sonra Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bütün zamanını dîni öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek husûsunda büyük gayret sahibi idi. Herşeyi Peygamberimize sorardı. Îmân, ihsân, emir ve yasaklar husûsunda, Kadir gecesi ve daha birçok husûsların sırlarını, izâhını, namaza dâir ince husûsları ve nice şeyleri Resûlullaha bizzat sorarak öğrenmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Resûl-i Ekrem efendimiz Ebû Zer’i çok sever, ona, husûsî iltifât buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullahın huzûrunda kalırdı. Peygamberimizin mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ayrıca Ebû Zer hazretleri, Peygamberimizin mübârek elini öpmek saâdetine kavuşmuştur. Resûlullah efendimize bi’ât ederken de, “Hak teâlânın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmıyacağına, ne kadar acı olursa olsun dâimâ doğru sözlü olacağına” söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu husûsta Resûlullah efendimiz buyurdu ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Dünyaya Ebû Zer’den daha sâdık kimse gelmedi.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Tebûk seferi</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Resûlullaha anlatılamayacak derecede muhabbeti ve bağlılığı vardı. Bir defasında şöyle demiştir:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Yâ Resûlallah, benim kalbim yalnız Allahü teâlânın ve sizin muhabbetinizle doludur. Bu muhabbet o derecede ki, insanın kalbi ancak bu kadar muhabbetle dolu olur.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Tebük muharebesinde Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişmek için yaya yürümeye başladı. Şiddetli sıcak ortalığı kavuruyordu. Bir öğle vakti Ebû Zer orduya yetişti. Resûlullahın yanında bulunan Eshâb-ı kirâm dediler ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Yâ Resûlallah! Tek başına bir adam geliyor.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Resûlullah efendimiz:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Ebû Zer midir? Onun olmasını isterim, buyurdular.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Eshâb-ı kirâm dikkatle bakıp Resûlullaha dediler ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Yâ Resûlallah, gelen Ebû Zer’dir.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Allah Ebû Zer’e rahmet eylesin! O, yalnız yaşar, yalnız yürür, yalnız başına vefât eder ve yalnız başına haşrolunur.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Daha sonra Ebû Zer’e:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Ey Ebû Zer! Niçin geride kaldın, buyurdular.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Her adımına karşılık</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer, devesinin durumunu anlattı ve bu sebeple geride kaldığını söyledi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bana gelip kavuşuncaya kadar, attığın her adımına karşılık, Allahü teâlâ bir günâhını bağışlasın, diye duâ buyurdular.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanâatkâr, fakîr ve yalnız yaşardı. Peygamber efendimiz bu sebeple ona, “Mesîh-ül-İslâm” lâkabını vermişti.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Mekke’nin fethine de kendi kabîlesinin sancağını taşıyarak katılmıştır.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Peygamberimize tam bağlanıp, onun sevip, beğendiğini seven, sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebû Zer, Resûlullahın vefâtında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin vefâtından sonra bir köşeye çekilip, son derece mahzûn ve yalnız yaşadı. Hz. Ebû Bekir’in halîfeliği devrinde de böyle yaşayıp, onun vefâtından sonra Şam’a gitti. Oraya yerleşti.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bir gün Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Kâ&#8217;be&#8217;nin yanında durarak şöyle dedi:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Ey ahâli, sizden biri bir yolculuğa çıkacak olsa, azıksız aslâ çıkmaz, mutlaka bir yol hazırlığı yapar. Yanına yiyecek, içecek, para vs. alır. Dünya hayâtında bir yolculuğa çıkan bir insan, azık almadan çıkmazsa, ya âhıret yolculuğuna çıkacak birisi, azıksız nasıl çıkar?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Âhıret azığı</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Orada toplanan ahâli sordu:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bizim âhıret azığımız nedir yâ Ebâ Zer?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Dünyayı iki kısma ayırınız. Birini dünyalık elde etmeye, diğerini de âhıret hazırlığı yapmaya tahsîs ediniz. Üçüncüsü size zararlı olur, fayda vermez.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Hz. Osman&#8217;ın halîfeliğine kadar Şam&#8217;da kaldı. Şam halkına din bilgilerini öğretmekle meşgul oldu. Şüphelilerden ve harâmlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakîrlere dağıtırdı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bir defasında Şam vâlisi, tecrübe etmek için, hizmetçisi ile akşam onbin dirhem altın göndermişti. Ebû Zer hazretleri altınları alınca uykusu kaçtı, uyuyamaz hâle geldi. Hemen kalktı ve fakîrlere dağıttı. Yanında tek altın bile saklamadı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ertesi gün vâlinin hizmetçisi gelip dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Aman efendim, dün akşam sana getirdiğim altınlar meğerse başkasına gidecekmiş. Yanlışlıkla sana getirmişim. Mümkünse altınları geri alayım, yoksa vâli benden hesap sorar.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri buyurdu ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Oğlum, onları fakîrlere dağıttım. Sen vâliden iki-üç gün mühlet iste, ben bu parayı hazırlarım, o zaman iâde ederiz.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Vâlinin adamı durumu vâliye anlattı. Vâli, Ebû Zer&#8217;in, sözünün eri olduğunu anladı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ancak, Ebû Zer&#8217;in bir günlük ihtiyaçtan fazlasını bulundurmayıp dağıtmasını ve halkı buna teşvik etmesini, halkın anlamayacağını anlayan vâli, durumu halîfe Hz. Osman&#8217;a mektup ile bildirdi.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Medîne&#8217;den ayrıl!</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunun üzerine halîfe, Ebû Zer&#8217;i Medîne&#8217;ye da&#8217;vet etti. Ebû Zer, Medîne&#8217;ye geldiğinde, evlerin Sel Dağına dayandığını ve refâhın arttığını gördü. Halîfenin huzûruna çıkınca, Hz. Osman&#8217;a, niçin insanların biriktirdikleri malları dağıttırmıyorsun, diye sordu. Bunun üzerine Hz. Osman buyurdu ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır. Onlar zekâtlarını verdikten sonra, benim vazîfem, onlar arasında Hak teâlâ hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına teşvik eylemektir.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunun üzerine Ebû Zer dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Resûlullah bana &#8220;Binalar Sel dağına ulaştığı zaman, sen Medîne&#8217;den ayrıl!&#8221; diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medîne&#8217;den gideyim.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Hz. Osman müsâade buyurdu. Birkaç koyun ve keçi, yetecek miktarda yiyecek vererek, Medîne-i münevvere yakınlarındaki Rebeze adındaki köye gitmesini söyledi. Ailesi de Şam&#8217;dan buraya gönderildi.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Rebeze’de, küçük bir kulübeye yerleşti. Gelip geçenlere, hadîs-i şerîf ve dînî bilgiler öğretmeye başladı. Halîfenin hediye ettiği, birkaç koyun ve keçisi vardı. Onlarla hayatını devam ettiriyor, dâimâ Allaha şükrediyordu.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Elbisen eskidi</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Birgün, muhterem hanımı hatırlattı:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Elbisen çok eskidi, bir yenisini bulamaz mıyız?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bize artık elbise değil, kefen lâzımdır! Üstelik sana, iyi haberlerim var.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Hayırdır İnşâallah efendi&#8230;</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- İnşâallah yakında, Allahın sevgilisi Peygamber efendimize kavuşacağım. Ey ölüm çabuk gel, rûhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle çırpınıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Hanımı ağlamaya başladı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Niçin ağlıyorsun hanım?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Kadıncağız bir şeyler söylemek için dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Nasıl ağlamıyayım! Gerçekten bir emr-i Hak vâki olsa, vefât etsen, ben buralarda tek başıma ne yaparım? Sonra bir kefen bezimiz bile yok. Ayrıca kadın başıma, seni nasıl defnedebilirim?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Şimdi bunları bırak da, kapıya çık bakalım! Gelen giden, var mı?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Hanımı gözlerini sildi. Kapı önüne çıktı. Uzaklara, ufuklara baktı, baktı. Issız çöl rüzgârlarından başka, ne gelen vardı, ne giden! Üzüntüyle içeri döndü. Başını salladı:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Bilirsin ki, hac mevsimi geçti. Bu günlerde, şu ıssız çöle, kimin yolu düşebilir?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Gelirler! Gelirler! Sen şimdi kalk! Bir keçi kes; pişirmeye başla! İyi kalbli Müslüman cemâ’ati gelince, onlara ikrâm edersin. Sakın, yemeden onları salıverme!</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Hanımı, tekrar dışarı çıktı. Gözleri nemli, efendisinin emirlerini yerine getirmeye başladı. Yemek pişirirken yolu da gözlüyordu. İşte bu sırada ufukta, bir toz bulutu belirdi. Bulut yaklaştı, yaklaştı.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Gelenler var!</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Nihâyet atlılar ve develiler, açıkça belli oldular. O zaman kadıncağız buruk bir sevinçle içeri koştu:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Müjde efendi! Söylediğin gibi, gelenler var!</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Yaşlı Sahâbînin gözleri parladı ve dedi ki:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Elhamdülillah! Çok şükür, geldiler demek. Öyleyse, gel de şu yaşlı vücûdumu, Kıbleye doğru çevirelim.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Sonra Kelime-i Şehâdet getirip vefât etti. Hanımı, efendisinin dediklerini yaptı. Sonra tekrar, kapı önüne çıktı. Yolcular gelmişlerdi.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bunlar Abdullah bin Mes’ûd, Mâlik bin Eşter ve ba’zı Müslümanlardı. Kadıncağız eliyle, gelenlere evi gösterip sordu:</span></p>
<p><span style="color: #000080;">- Ebû Zer içerde, vefât etti. Onu kefenleyip, ecre, sevâba nâil olmak istemez misiniz?</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Bu ismi duyan kâfile mensupları, hep birlikte, Ebû Zer hazretlerinin hizmetine koştular.</span></p>
<p><span style="color: #000080;">Abdullah bin Mes’ûd’un verdiği kefenle kefenlendi ve cenâze namazını da, Abdullah bin Mes’ûd kıldırdı. Hazırlanan etten de yiyerek hep birlikte Medîne’ye döndüler. Çoluk çocuğunu Hz. Osman himâyesine aldı.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmetaliaktar.com/ebu-zerr-el-gifari-hazretleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

