KALB-İ SELİM İLE ALLAH DİYELİM

ALLAH VAR… KEDER YOK…

BİRAZ DA İNSANLIĞIMIZI YAŞAMAK ADINA.. KISSALAR

MEMİŞ .. AMA NE MEMİŞ..

Yeşil paltolu genç adam caminin avlusuna geldiğinde, Keferdiz’de herkes çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Gecenin karanlığını ve sessizliğini ara sıra uzaklardan gelen köpek havlamaları bozuyordu. Yatsı namazını kılan insanlar birer birer çırada yanan ateşi üfleyip söndürmüş, buz gibi yorganın altına girmişti.

      İşte Keferdiz’in derin bir uykuya daldığı bu saatte yalnızca bir kişi uyanıktı. O yeşil paltolu genç adam, şimdi paltosunun cebinden çıkardığı kocaman demir kilitlerle minarenin kapısını açmış ve merdivenleri tırmanmaya başlamıştı. Zifiri karanlığa aldırmadan ezberlemişçesine birer birer merdivenleri çıkıp minarenin şerefesinden dışarı adım atmıştı. Elini kulağına götürüp, sessizliği bir müddet dinledikten sonra derin bir nefes alıp büyük bir huşu içerisinde ezan okumaya başladı;

      -Allahuekber, Allahuekbeeerrrrr….

      …..

      Yeşil paltolu genç adam ezanın tamamını kusursuz bir şekilde okuyup  merdivenlerden aşağıya indiğinde birinin gür sesiyle bas bas bağırdığını duydu;

      -Memiiiişşşşş…!!!!  Memiiişşşşş…!!!

      Karşısında duran ak sakallı, nur yüzlü bu adam Keferdiz’in sevilen sayılan ilim irfan sahibi hocası Bekir Hoca’ydı.

      Bekir Hoca ezan sesini duyduğunda yine Memiş olduğunu anlamış, hemen koşa koşa camiye gelmişti. Son zamanlarda Memiş vakitli vakitsiz ezan okur olmuştu. Bekir Hoca bazen anahtarı saklasa da Memiş’in elinden kurtulamamış, Memiş ne yapıp ne edip anahtarı bulmuş yada zorla almıştı.

      Yeşil paltolu genç adam karşısında kendisine basa bas bağıran Bekir Hoca’ya öylece durup bakıyor ve adeta gözlerinin içi gülüyordu. Bekir Hoca Memiş’in bu halde bile gülen gözlerini görünce birden siniri gitti, yumuşadı ve aklına İmam-ı Azam geldi. Bir gün İmam-ı Azam Ebu Hanife(rh.a) Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders verirken kapıdan başını uzatan İbrahim b. Edhem (k.s)“ Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir.

Dersi kesen İmam-ı  Azam, üstü başı pejmürde,garip kılıklı bu adamın selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar:

-Ya İmam!.. İbrahim bin Edhem meczup,siz ise bir büyük İslam Alimisiniz. Bunca hürmet niye?…

İmam şöyle cevaplar:

-Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul! 

                *       *       * 

      İşte yaz kış üstünden çıkarmadığı yeşil paltosuyla kimine göre deli, kimine göre veli, kimine göre ise bir meczup olan o kişi bundan yıllar önce Keferdiz’de yaşamış olan Memiş’ti.

             *       *      *

      Hangimizin hafızasında bir Memiş hikayesi yoktur ki? Hangimiz Memiş adını duyduğumuzda tebessüm etmeyiz ki? Keferdizli olup ta Memiş’i duymamış olmak mümkün mü? O bizim belki de geçmişten geleceğe uzanan bağımız, bir değerimiz, kültür mirasımız….

      İletişimin çok zor olduğu yıllarda Keferdiz’deki yaşlılar gurbete çalışmaya yada askere giden çocuklarının ne zaman geleceklerini Memiş’e sorarlarmış. Rivayet odur ki Memiş çok zaman doğru bilirmiş.

      Ya peki belki de hayatında Keferdiz’den dışarı çıkmamış olan Memiş’i Hac’da görenlerin anlattıklarına ne demeli?

      

               *      *     *

      İşte beni etkileyen bir Memiş hikayesi;

      Keferdiz’de kadının biri katmer yapmış, çocukları yerken, çocuklardan biri;

      -Ana, ana şu tabağa birkaç tane katmer koy da Memiş’e götüreyim o da yesin diyor. Kadın belli ki çok gaddar, bir yandan tabağa katmerleri koyarken bir yandan da söyleniyor;

      -Memiş  pohğ yesün…!

      Çocuk katmer dolu tabağı alıp Memiş’e götürüyor, önüne koyuyor, buyur ediyor ama Memiş ağzına sürmüyor. Çocuk soruyor;

      -Memiş  niye yemiyorsun, beğenmedin mi?

      Memiş’in cevabı tüyler ürpertici;

      -Ben o tabaktakini yemem çünkü o tabak pohğ oldu…!!! 

 

 

LADİKLİ AHMET AĞA İLE İLGİLİ, BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCA’DAN BİR HATIRA

 

  Abdurrahman Büyükkörükçü Hoca’nın anlattığı hatırayı dinleyince Hızır’ın (as) yanımıza gelmesinin biraz zor olacağını düşündüm.

Ahmet Amca’nın işlerini gören bir zat Hoca’ya anlatmış. “Ahmet amca bir kaç gün Hızır ile irtibat kuramadı ve buna o kadar üzüldü ki evin damına çıkarak bağıra bağıra ağladığını hatırlıyorum.

Bir süre sonra irtibat sağlanınca durumu Hocası’na sorduğunda, “yolda yürürken kaldırım kenarında gördüğün kibrit kutusu üzerinde kız resmi vardı, o resme gözün değdiği için rabıta kesilmiştir, cevabını alır.”

Vay anam vay! diyesi, geliyor insanın. Abdurrahman Hoca babası Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın Ladikli Ahmet Ağa ile hatıralarından anlattı.

 Diğer konuşmacılar da bu mertebelerin halinden ziyade oraya ulaşmanın sırlarından bahsettiler.

 O güzel insanları ağzı açık hayal aleminde dinlemek yerine onlarla nasıl benzeşiriz bu konunun sorgulanmasını istediler.

Yolun zirve insanını Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize dikkat çekildi ki hepsinin derdi O’na  benzemekti. 

                                                                                                               * Allah dostlarından Ladikli Ahmet Ağa.

 

Şeyh Ahmet Yekdest Cüryani Hz.(K.S)

Çok büyük bir zat bir eli kesiktir.‏

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Ahmed’dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1707 (H. 1119) senesinde Mekke’de vefat etti.

Ahmed Cüryani, 1658 (H. 1069) senesinde Cüryan’dan Hindistan’a gidiyordu. Yolda çoluk-çocuğunun taun (salgın veba) hastalığından vefat ettikleri haberini aldı. Bu acı haberden sonra yolda eşkiya kafileyi basıp, yanındaki mallarını aldılar ve sol elini bileğinden kestiler. Bu yüzden ona tek elli manasına “Yekdest” denildi. Ahmed Yekdest Cüryani çok üzgün bir halde Hindistan’ın Serhend şehrine gitti. Orada İmam-ı Rabbani hazretlerinin oğlu Muhammed Masum-i Faruki hazretlerini tanıyıp talebesi oldu. Sohbetlerinde ve derslerinde bulunup, tasavvufta yetişti. On bir sene hocasının kahvesini pişirip ona hizmet etti.

Evliyalık derecelerinde o derece yükseldi ki, Muhammed Masum-i Faruki’nin dokuz yüz bin talebesi arasından yetiştirdiği yedi bin mürşid-i kamilden biri oldu. Hocası onu insanlara Allahü tealanın dinini anlatmak ve irşad etmek üzere Mekke’ye gönderdi. Ahmed Yekdest Cüryani otuz dokuz sene Mekke-i mükerremede kalıp bu vazifeyi yerine getirdi ve pekçok talebe yetiştirdi. Onun yetiştirdiği alimlerin bazıları; İstanbul’da medfun bulunan büyük evliyadan olan Mehmed Emin Tokadi, Tatar Ahmed Efendi, Hacı Muzaffer Efendi, Şeyhülislam Seyyid Mustafa Efendi, Dördüncü Mehmed Hanın baş çuhadarı Kahramanağa, Kadı Ziyaüddin Efendi, Ruznamecibaşı Muhammed Kumul Efendi, Muhammed Semerkandi ve Darüsseade Ağası Beşir Ağadır.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

 

 

“SEN BENİ DÜNYAYA ÇAĞIRIYORSUN!!”

Gece geç saatlere kadar ders ve ibadetle meşgul olduklarından, sabahleyin namaza kalkmaları zor oluyordu.

 

 

 

Bediüzzaman, “Kardeşim, keşke bir horozumuz olsaydı, sabahları öter, biz de rahat uyanırdık.” dedi.
Molla Hamid hemen atıldı:
Efendim bizim evde horoz var, ben getiririm

 

Bediüzzaman biraz düşündükten sonra:
“Bu horoza bir de hanım lazım, yalnız kalamaz, canı sıkılır” dedi.

Molla Hamid:
Efendim, bizde tavuk çok, bir iki tane tavuk getiririm, ne olacak?”
 
“Bunlara kümes de lazım, ne yapacağız?”
“Efendim benim biraz marangozluğum vardır, hallederim.”
 

“Peki, yem lazım, onu ne yapacağız?”

“Efendim biz çiftçiyiz, ambarlarımız buğday dolu, getiririm, merak etmeyiniz.”
 

Bediüzzaman daha fazla dayanamadı ve şöyle dedi:

Hamid, ben kendimi dünyadan uzaklaştıracak şeylerle meşgul etmek istiyorum. Sen ise beni dünyaya çağırıyorsun. Yok, yok, horoz falan lazım değil.”

 

 

 (Cahit Yetgin Üstadımın İletilerinden)

(18.07.2010)

SOFU DEĞİL, SÂFÎ OLMALI

SOFU DEĞİL; SÂFÎ OLMALI

 

 

SÂFİ OLMAYAN MÜRİD, TALİP, OLAMAZ.

SOFU ANCAK ŞEYTANLAŞMIŞ İNSAN OLUR.

ÖNCE FITRAT TEMİZ OLMALI.  HELÂL LOKMA İLE EKİLMELİ VE HELÂL LOKMA İLE BESLENMELİ VÜCUT.

ONDAN SONRA İLİM ONDAN SONRA DA ÇİLE, HALVET, UZLET DAHA SONRADA MANEVİ HAZ…

 
YOKSA BİR TARAFTAN ELİNDE TESBİH,  AĞZINDA ALLAH,  DİĞER TARAFDAN YALLAH OLUR Kİ ALLAH MUHAFAZA.
TARİKAT DA DERS ALMAK MARİFET DEĞİL.BİR DEFA 40 GÜNLÜK ÇİLE ÇEKMEK ŞART O DA BAKALIM ÇİLEDEN NASIL ÇIKACAK ACABA ?(ÇİLEDEN Mİ ÇIKACAK..? ) AZ YE , AZ UYU,  AZ KONUŞ FELSEFESİNE UYMAYAN DEMESİN Kİ BEN TARİKATLIYIM.
HELE HELE TİCARETLE UĞRAŞIYORSA TARİKATLI.. ELİNDEKİ TERAZİ TEZZEKTEN, BOKTAN GIRAMI İSE YANDI KETEN HELVAM..

HELE ŞUAYİP A.S. IN KAVMİNİ MEDYEN-EYKE NİN BAŞINA GELENLERİ OKUMAMIŞ İSE AYETLERDE BİR DE İNANMIYORSA VAY HALİNE.
HELE YILLIK ZEKAT VERMİYORSA…?

İŞÇİ HAKKI YİYİYORSA…

VERGİ KAÇIRIYORSA…? CİMRİ İSE….?

 
HELE HELE FAİZE BULAŞMIŞ İSE…..?

 
BU ADAMLARA KİM TARİKAT DERSİ VERİR ŞAŞARIM….?

(02.11.2010 Cahit Yetgin’den)

____________________________________________________________________
____________________________________________________________________
 
 
 
CARİYENİN RÜYASI VE HALİFE
 Emevî halifelerinden Ömer bin Abdülaziz, son derece müttekı bir hükümdardı. Çok mütevazi bir hayat yaşar, hatta değiştirmek için bile iki takımdan fazla elbise bulundurmazdı. 

Milletine gayet adaletle hükmeden Ömer bin Abdülaziz’in cariyelerinden birisi, bir gün bir rüya görmüştü. Halifenin huzuruna çıkıp anlatmak istedi. Halife, cariyesine rüyasını anlatmasını söylediğinde, cariye şöyle anlattı:
— Ey Emîrel – mü’minin rüyamda kıyamet kopmuş, insanlara Sırat Köprüsünden geçmeleri için emrediliyor, bazıları geçiyor, bazıları geçemiyor. Bu arada sıra sizden evvel geçen halifelere geldi. Evvel Abdülmelik Ibni Mervan’a «Geç!» dediler. Dikkat ettim gecemeyip düştü.

Ondan sonra sıra ile diğer halifelere «Geç!» diye emrolundu. Bunların bazıları geçti bazıları geçemedi.

Nihayet sıra size gelmişti, diye anlatırken, cariye daha sözünü tamamlamadan, Ömer bin Abdülaziz «Allah!» diye bağırmaya başladı.

 

Rüyayı anlatan cariye, ne yapacağını şaşırmış vaziyette:

Ey Emîrel – mü’minin siz vallahi Sırattan çabuk geçtiniz, dedi ama, Ömer bin Abdülaziz cariyenin bu sözünü duyamamıştı. Çünkü Allah korkusundan heyecana kapılmış ve tamamen kendinden geçmişti.

Allah (C.C.) rahmetine gark eylesin.

 

___________________________________________________________

 

BEHLÜL’E GÖRE ÜÇ KAFA
 
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. “Bu kafaları kaça satıyorsun?” diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi.
Behlül’ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak:

— Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi.

 

 

Behlül Dana Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı:

-Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü bu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz,

 -İkincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır.

-Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi.
Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında…

Selam saygı ve dualarla..

Dualar bekleyerek…

“YA RABBİ ! SENDEN BAŞKA HERŞEY BOŞMUŞ..”

 

NİYÂZİ-İ MISRÎ: YA RABBİ ! SENDEN BAŞKA HERŞEY BOŞMUŞ.. 

 

 

Niyazi-yi Mısri (k.s.) için anlatılan bir kıssada onun tasavvufa ilk giriş yıllarından bahsedilmektedir.

Çok zengin bir zat olan Mısri bu yola girdikten sonra tüm varlığını,kendi davası yolunda harcar ve bir o kadar daha da borçlanır.Fakat bunların hiç birine ehemmiyet vermeden vazifesini ifa etmeye devam eder.

Birgün üstadı dergâhta bulunan tüm müridleri toplar ve hepsinden Niyazi-yi Mısrîyi terslemelerini, ona selam vermemelerini ve hiç itibar göstermemelerini emreder. Herkes bu emri yerine getirirken, bir tek Şeyhi ona iyi davranmakta ve onunla ilişkisini devam ettirmektedir.

Bu hal epey bir müddet böyle devam ettikten sonra bir gün üstadı onu yanına çağırarak, huzurundan kovar ve artık onunla işi kalmadığını ve bu tekkeyi terk etmesini ondan ister.

Mısrî perişen olmuş, afallamış ve bütün dünyası yıkılmış bir halde orasını hıçkıra hıçkıra ağlayarak terk eder. Bir mağaraya sığınır.Ağlayarak gözyaşları içerisinde Allah’a ellerini açarak dua etmeye başlar;’Ya Rabbi! Senden başka herşey yalanmış! Sadece Sen varmışsın!.Senin dışında herşey boşmuş! Ben sadece sana sığındım ve Sana yöneldim.’

  Bu yöneliş öyle içtendir ki onun üzerine çok büyük bir nur ve feyiz iner. Çok yüce bir mertebe elde eder. Yüce Allah ona rahmet nazarı ile bakmış ve onu yüceltmiştir. İçi imanın kemali ile dolmuştur. O zamana kadar yaptığı ibadet ve hizmetler ile elde edemediği bir makama ulaştığını görmüştür.Tam bu anda geri döner ve bir de bakar ki,mağaranın içinde şeyhi ve tüm müridler onu izlemektedirler.Onun peşinden gelmişlerdir.Şeyhi ona;’ İşte tüm bu yapılanlar,senin bu mertebeye ulaşman içindi.‘ diye söyler.   Bu yüce zatlar kalplerin tabipleridirler.İnsanların eğitimi ve yüce ahlaki değerlerle boyanmaları için birer rehberdirler.

 

Onlarla birlikte olmak,onların yoluna girmek en büyük kazançtır.

Kişinin yalnız, tek başına kaldığı sürece, nefisini yenmesi ve şeytanın hilelerinden kurtulması mümkün değildir.Bu yola giren insanın imanı zayıfsa kuvvetlenir.İbadetlerde eksikleri varsa, onlar tamam hale gelir.

 İbadetlerini tam olarak yapan biri ise, gerçek ihlasa ulaşır.İhlas sahibi ise yakin sahibi olur.Yakini varsa, hal sahibi yüce makamlara eren birisi olur.Kalbi selim bir halde Rabbi Rahimine kavuşur.En önemlisi de nefsine muhalefet etmiş,onu serbest bırakmamış ve Allah’a (c.c.) tam kul olması için,onu bir mürşid eline verip, ıslah yoluna sokmuştur.

Cenab-ı Hak cümlemizi masivadan kurtarsın…

Kalplerimizi, gönüllerimizi şeytani düşünce ve vesveselerden uzak kılsın…

Rabbimiz bizleri, sevenlerinin.. Sevdiklerinin… Aşıklarının.. Sadıklarının  kervanına katıversin.

Amin..Amin..Amin….

GAFLETTEN HUZURA

  

GAFLETTEN HUZURA..

  

 

 Gaflet, sözlük anlamı olarak; aymazlık, dalgınlık, dalgı, ihtiyatsızlık olarak belirtilir.

Tasavvuf ıstılahında ise gaflet; Allah (C.C) ve Resûlullah’ı (S.A.V) dalgınlıkla dahi olsa; bir lâhza, bir an (bir saniye) bile olsa unutmak demektir.

Bunun zıddı huzurdur. Daima Allah (C.C) ile gönlü , ruhu, aklı, kalbi ve bedeni birlikte hissetmektir huzur.

Her an Allah’la birlikte ve O’nun (C.C) gözetim, denetim ve koruması altında olduğunun farkında olmaktır huzr ile  huzurda olmak.

Allah ostları, bir lahza Allah ve Resûlünü hatırlarından çıkardıklarında, ” eyvah ben ne yaptım” deyip, kendilerini affettirmek için saatlerce hatta günlerce Allah’a (C.C) yalvarırlar, tevbe istiğfar ederlermiş.

Gönül erleri, Hak dostları, “halk içinde görünürde halkla olmakla birlikte, esasta daima Hak’la birlikte” olurlarmış.

Kemâlât ve marifet ufuklarında gezerken bu büyükler, nefislerini, Hakk’ın darbesiyle silindir gibi ezip onu etkisiz hale getirirlermiş. Onun için büyük şahsiyetlerde, mana ummanı Evliyaullah’ta kibir, haset, hırs gibi nefsaniyat olmazmış. Bunlardan biri bile kemâlâta mani olurmuş çünkü..

Hak dostlarının her an, her saniye Allah’ı görüyormuşçasına yaşamaları; ibadet etmeleri, zikir ve fikir üzere; AŞK üzere olmalarına HUZUR denirmiş.

Bu huzur; elbette naylon bir huzur değil gerçek ve gerçekten HUZURmuş.

Yaradan Rabbimizle birlikte, Resûl-i Ekrem (S.A.V)’in maneviyatı; evliyanın ruhaniyeti ile birlikte olmanın bilinciyle, şuurla ibadet, taat, zikir, fikir, ilim, amel, ihlas… İç aydınlığı artıracağından, gönlü, ruhu ferahlatırmış.. Buna da “Huzur” denirmiş..

Burada HUZUR sözcüğü derinlemesine düşünüldüğünde, HUZURDA olmaktır.

Allah’ın (C.C) huzurunda olmak.. Her an “huzurda” olarak, sınırsız GÜÇ’ün (C.C), sınrsız RAHMET’in, MERHAMETİN, AZAMETİN.. Sahibi, Yüce Yaratıcımız ALLAH’ın (C.C ) huzurunda olmak.. Bunun şuurunda adım atmak, nefes almak, bakmak, görmek, konuşmak…  Ölümlü olduğumuzu hiç bir an hatırdan çıkarmamak..

 İşte gerçek huzur bu. Nereden anlıyoruz? Allah ve Resûlünü AŞK’la takip eden Allah  ve Resûlullah dostlarının yaşadıkları hayattan anlıyoruz. Çünkü onlar böyleydi.. (Allah onlardan razı olsun)

 En fazla 80 yıllık dünya hayatında herkes rolünü oynuyor.Ve bu oyun bir gün bitecek.. Rolünü iyi oynayanlar, bu çöpçü rolü, işadamı rolü, zengin-fakir rolü, makam-mansıp rolü olabilir. Herkes rolünü çok iyi oynamak durumunda. Rolün akışına kapılıp, mesela padişah rolündeki kendini “gerçekten padişah” olarak görmeye başladığı an, tehlike başladı demektir. Fakir de isyana kalkıştığında aynı tehlike sözkonusu.. Zengin rolünü oynayan da kendini rolün akışına kaptırıp, kendini FiRAVUN zannetmeye başladığında yandı keten helva..

 ”Sonlu dünya” bir gün herkesi bağrına alacak.. Berzah, kıyamet, ruhların bedenle tekrar buluşması, haşir, mizan, dünyada yaşanılan her şeyin, ama her şeyin, alınan her nefesin hesabının sorulacağı ilahi adaletin kıl kadar fire vermeksizin tecelli edeceği  o büyük dehşetli gün… Eşi benzeri görülmemiş sınırsız nimetler.. Cennetler..

  

 

Eşi benzeri görülmemiş sınırsız azap yerleri.. Cehennemler.. Allah dünyada gaflete düşürüp cehennem ehli yapmasın bizi..

Rabbim o günle ilgili, “dünya gafletinden”  bizleri korusun.

 ”Gafil olmayıp” “Huzurda ve huzurlu” olmanın veya olmamanın biz fani varlıkları nerelere götüreceği ile ilgili düşünmemiz gerekenler var elbet..

 Dünyanın, teknolojinin, lüksün, israfın, pençesinde debelenen çağımız insanının muhtaç olduğu kudret, HUZURU VE HUZURDA OLMAYI yakalayabilmesi olayıdır.

Aksi takdirde, ışıltılı ve aldatıcı dünya ve içindekiler, derin bir GAFLETE sürüklüyor insanı..  Bu ise gerçek ve sınırsız ölüm sonrası hayatın feda edilmesi demektir ki GAFLET’in en büyüğüdür. Allah muhafaza buyursun..

Yola çıktığınızda, insanların toplu bulunduğu yerlerde lütfen çevrenizi gözlemleyin. Kaç kişi var Allah ve Resûlullah ile birlikte yani huzurlu ve huzurda olan?? Bunu anlamak için evliya olmanız gerekmez, ferasetinizle, duran, yürüyen, konuşan.. insanların durumu bunu size ayan beyan belirtecektir..

Malesef insanlar, kendilerini, gerçek geleceklerini (Ahireti) unutmuşlar; para, ev, araba, arsa, çocuklara torunlara ev para, kat, yat.vb biriktirmek için gafilce, cahilce, hatta insanlığından taviz vererek ACINASI BİR ŞEKİLDE koşturup duruyorlar.. Yazık ki ne yazık..

Unutmayalım, dünyaya şuursuzca-aptalca(gafilce) kapılan insan, pekmeze kapılmış sineğe benzer.

 Gaflet pişmanlığa yol açar.

Gaflet nimetin elden gitmesine sebep olur.

Gaflet faydalılığı engeller.

Gaflet kıskançlığı azdırır.

Gaflet kınanmaya dünya ve ahirette nedamete sebep olur.

Gaflet, Dünyada insanı yokuş aşağı giden freni patlamış araba gibi yapar.

Gaflet, ahirette insanı geri dönüşü olmayan bir hesaba ve azaba sürükler..

 

Uyun-ut Ahbar adlı eserde Şakik el-Belhî’nin (rehimehullahu) şu sözleri nakledilir:

İnsanlar şu üç sözü söylerler, ama davranışları sözlerine ters düşer:

 

 

Birincisibiz Allah (c.c.)´in kuluyuz” derler, fakat başıboşlar gibi davranırlar, bu durum sözlerine ters düşer.

İkincisi Allah (c.c.) bizim rızkımıza kefildir” derler, fakat kalpleri yalnız dünya ile dünya varlığı biriktirmekle tatmin olur. Bu davranış da sözlerine ters düşer.

 
Üçüncüsü Ölümden kurtuluşumuz yoktur” derler, fakat hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ederler, bu durum da hiç şüphesiz sözlerine ters düşer.

 

 

Ey kardeşim, sen kendine bak!

Hangi vücutla Allah(c.c.)’ın huzuruna dikileceksin, hangi dille O’na cevap vereceksin, her şeyi inceden inceye sana sorduğunda ne cevap vereceksin?

 

 Sorulara cevap ve cevaplara doğruluk hazırla. Allah(c.c.)’dan kork, çünkü “O, iyi-kötü bütün davranışlarından haberdardır.” (*)

 

Allah cümlemizi gafletten, huzura yönlendirsin..

 

m.ali aktar/11.01.1011_02.55

 

(*)Kalplerin Keşfi – İmam Gazali

 

 

 

 

Nazar Et Ey Dost

 

Nazar Et Ey Dost… 

                                                 

Selam olsun gönüller bağına,

 Binler kere şükür yaradana,

Ne mutlu nefse karşı durana,

Nazar et ey dost! Muhtacım sana.

 

Yürüyemez çömez, düşer kalkar,                                                                                                                                                                                             

Elinden tutacak  dostun arar,   

Düşer kalkar, kalkar düşer  ağlar,

Nazar et üstadım, düşkünüm, bîzâr.

 

Kirliyim, günahkârım ve âsi,

Neyleyim kapındayım Ya Bâkî,

Nedamet duyana Sensin  Şafî,

Nazar et üstadım, ola kalp sâfî.

 

M.Ali aşkın deryasın sorar,

Gönül meftûn, âh ile Rabbin arar,

Ruh incisi her daim gözden akan,

Nazar et ey dost, ağlat beni  zâr zâr.

 

m.aliaktar/04.01.2011_22 

Kalb-i Selim

  

 

  

Kalb-i Selim

 

Cân u dilde letâfet inşâ eder cenneti,
Sû-i zanla tecessüs ateşler cehennemi.
Nemrut, Firavn, Kârun’a kalmayan âlemde,
Mûnis ol! Her tebessüm bir sadaka bedeli…

Hüsn-i edâ iman cevherinin hoş sadâsı,
Nursuz simâ kararmış kalbin dış aynası.
Makâm-ı tecelli olan gönül levhâsında,
Bir kibâr-ı kelâm yâd-ı cemil hatırası…

 

Ne mühendis, ne müderris, ne hekim isterler,
Rûz-i mahşerde ancak kalb-i selim isterler.
Son merâsim yerin meşhur musallâda,
“Hakkım helâl olsun, ben de şâhidim! ” isterler…

02 Ocak 2010

Şahin Karataş tarafından..

Nazar

 

 

Nazar Nedir?

Nazar Nedir, Kimlere Nazar Değebilir, Nazardan Nasıl Korunulur? Dahası…Parapsikolojide psikokinezi denilen nazar bir tür büyülemedir.

Bazı kimselerde özellikle de bakışlarında bulunduğuna inanılan güç göz değmesi. Bazı kimselerin bakışlarında bulunduğuna; insanlara evcil hayvanlara ve mala zarar verebileceğine inanılan manyetik-bilinçdışı güç.

Araya hiç bir bedensel vasıta girmeden, fiziksel bir enerji olmadan, bilinen hiç bir nakil vasıtası kullanılmadan, fiziksel bir varlık üzerinde insan ruhu tarafından meydana getirilen direkt etkilere, fiziksel hareketlere ”psikokinezi psyche-kinesis, psychokinesy ruhi muharrikiyyet ruhsal hareket ruhsal devingenlik denir.

Göz değdiren ve bu nedenlerde kem gözlü olarak tanımlanan kimselerin sahip oldukları kuvvetin, ruhun dışarıya açılan iki noktası sayılan gözlerden çıktığına inanılır. Nazar olumsuz duygulardan kaynaklanacağı gibi aşırı sevgi ve hayranlık duygularının etkisiyle de ortaya çıkabilir. Nazar hak ve gerçektir. Bu konuda Hz. Muhammed den rivayet edilen hadisler vardır.

Hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.

Peygamber efendimizin (S.A.V) zamanında Esed oğullarından nazarı değen bir kimse var idi. Üç gün bir şey yemez, sonra çadırın bir tarafını kaldırıp oradan geçen bir deveye bakıp, (Bunun gibi bir deve hiç görmedim) der demez, deve yere düşer hastalanırdı. Müşrikler, bu adamı bulup Peygamber efendimizi nazarla öldürmesini istediler. Cenab-ı Hak da Resulullah’ı (S.A.V) bunun nazarından korumuştur. Bu hususta Kalem suresinin “Nerede ise, kâfirler seni gözleri ile yıkacaklardı” mealindeki 51. âyeti inmiştir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Nazar haktır.) [Müslim]

(Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) [İbni Adiy]

(İnsanların yarısı nazardan ölür.) [Taberani]

(Nazar neredeyse kaderi geçecekti. Nazardan Allahü teâlâya sığının.) [Deylemi]

(Kaderi geçecek bir şey olsaydı nazar geçerdi.) [Müslim]

Kendisine nazar değen kimse, aşağıda bildirilen duaların birini veya tamamını okumalıdır:

1- Fatiha, Âyet-el kürsi ve dört kul [Kâfirun, İhlas, Felak, Nas sureleri] yedişer defa okunup hastaya üflenirse, büyü, nazar ve her dert için iyi gelir. Tuza okunup, suda eritilerek içmek de olur. Bir hadis-i şerifte de, (Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez) buyuruldu. (Deylemi)

2- Bir hadis-i şerifte, (Sabah akşam, [Besmele ile] 3 defa bismillâhillezi lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil Erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemi’ul alim okuyan, büyü ve nazardan korunur) buyuruldu. (İbni Mace)

3- Âyet-el-kürsi, Fatiha, iki Kul euzü ve Kalem suresinin sonunu okumak çok iyi gelir. (Medaric)

4- Peygamber efendimiz, iki Kul euzüyü okuyup buyurdu ki:
(Bu iki sure ile [belalardan, nazardan] korunun! Hiç kimse, bu iki sure ile korunduğu gibi, başka şeyle korunamaz.) [Ebu Davud]

5- (Euzü bi-kelimâtillahittâmmeti min şerri külli şeytânin ve hâmmetin ve min şerri külli aynin lâmmetin) tavizini, sabah akşam 3 defa okunup kendine veya hastaya üflenirse, nazardan, cin, şeytan ve hayvanların zararından korur. (Mevahib)

6- Peygamber efendimiz nazar için (Allahümme barik fihi ve la tedarruhü) okurdu. (İbni Sünni)

7- Nazarı değen kimse veya herkes, beğendiği bir şeyi görünce Mâşâallah demeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Mâşâallah deyince, nazar değmez. Hadis-i şerifte, (Hoşa giden bir şeyi görünce, “Mâşâallah la kuvvete illa billah” denirse o şeye nazar değemez) buyurdu. (Beyheki, İbni Sünni)

Ukbe-tübni Amir radıyallahü anh anlatır:
Resulullah efendimiz, (Kendisine Allah’ nimet verdiği kimse, bu nimetin devamını isterse çok “La havle vela kuvvete illa billah” desin) buyurdu. Sonra “Bahçene girdiğin zaman mâşâallah la kuvvete illa billah demeliydin değil mi? ” [mealindeki] Kehf suresinin 39. âyetini okudu. (Taberani)

Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Kendisine Allahü teâlânın rızık verdiği kimse, çok ”Elhamdülillah” desin. Rızkı azalan da çok “istiğfar” etsin. Bir şey de kendisine üzüntü, sıkıntı verirse “la havle vela kuvvete illa billah” desin.) [Beyheki, Hatib]
8- Nazardan korunmak için âyât-i hırz denilen âyetleri okumalı ve üzerinde taşımalıdır.

Abdest alıp, 7 istiğfar ve 11 salevat okuyup, hastanın sıhhatine niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okumalı, işaretli yerlerde, hasta üzerine üfürmeli, şifa buluncaya kadar [kırk gün kadar] devam etmeli. Her defa okuduktan sonra, bir Fatiha okuyarak sevabı, Peygamber efendimizin ve Behaeddin Buhari, Ahmed Rıfai ve imam-ı Rabbani hazretlerinin ruhuna hediye edilmelidir. Silsile-i aliyyeyi okuyup ruhlarına hediye edilmesi daha etkili olur. Âyât-i hırzı yanında taşıyan kimse, nazar değmesinden korunduğu gibi, sihirden, büyüden, cin ile ilgili hastalıklardan da korunur. Her ne muradı varsa hasıl olur.

9- İbni Âbidin hazretleri (Tarlaya kemik, korkuluk, hayvan kafası koymalı. Bir kadın, ürününe nazar değmemesi için ne yapacağını sorunca, Resulullah, (Tarlaya hayvan kafası as) buyurur. Bakan kimse, önce bunu görüp tarladaki ürünü sonra görür) buyuruyor. (Redd-ül-muhtar)

10- Tivele, temime ve efsun caiz değildir. Manasız veya küfre sebep olan rukyeyi okumaya Efsun denir. Nazarı bizzat önlediğine inanılan nazarlıklara Temime denir. Şirinlik muskası denilen rukyelere Tivele denir. Rukye, okuyup üflemek veya üzerinde taşımak demektir. Rukye, âyet ve hadis ile bildirilen dualarla yapılırsa taviz denir. Taviz ise caizdir. Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur’an-ı kerimdir) buyuruldu (İbni Mace)

11- İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleri ile, uzak bir yere giderken, gece, bir handa kaldılar. (Bu gece bir bela zuhur edecektir. [Besmele ile] Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî’ul alîm duasını üç defa okuyun) buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zalimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, imam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, 3 defa okumalıdır.


Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî’ul alîm duasını sabah 3 kere okuyana, akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) (İbni Mace)

(Alıntı)

 
 

 

Tasavvuf ve Kapıları

Tasavvuf ve Kapıları

 

Mevlana ' nın Anlamlı Sözleri ( Resimli )


Öğrencilerinden biri Mevlana´ya sormuş;’Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum.

Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız? ‘

‘Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş.

Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.’

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat aşketmiş.

Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla mukabele etmiş. Mevlâna´nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var.

Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat aşketmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş.

Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.

Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.

Öğrenci Mevlâna´ya dönmüş, olanları anlatmış.

Mevlâna; ‘İşte sana istediğin örnekler….

- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi.

Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

- İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.

‘Sana kötülük yapana bile iyilik yap’.
Onun için döndü, oturdu.

- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır.

Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir
dönüp baktı.

- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir.

İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir.

Onun için dönüp bakmadı bile…’

 

Hayatıma Dair_8 Sümbülefendi Yıllarım

 

Hayatıma Dair _ 8

Mustafa  Yılmaz Hocam ve Sümbülefendi Yıllarım

 

 

                                                                                     *Mustafa Yılmaz Hocaefendi. Allah uzun ömür versin.

               İZMİT İmam Hatip’te okurken, yaz tatillerinde de takviye olmak üzere, İstanbul Kocamustafapaşa Sümbülefendi Kur’an Kursuna devam ediyorum. 1974-76′lı yıllar. Kurs hocası Mustafa Yılmaz Hoca, babamın da köyden Rahmetli Molla İbrahim’de okurken, okul arkadaşı.. Yani  hemşehrimiz, köylümüz..

             Her yaz tatilinde bayramlarda, ben sümbülefendi Kur’an Kursundaydım. İzmit’e yakınlığı dolayısıyle, Sümbülefendi adeta ikinci evimiz gibiydi. Bunun ne büyük avantaj; yetişmemiz ve maddi ihtiyaçlarımızın giderilmesi açısından ne büyük nimet olduğunu idrak için bizim durumumuzu yaşamak lazım.

            Mustafa Hocam, o zaman daha genç.. 40’lı yaşlarda olsa gerekti.. Çok sert, giyim kuşamı düzgün, konuşması etkileyici, hele Kur’an okuyuşu mest edici idi.. Kolay değil Türkiye’nin en önde gelen Kurralarından Hasan Akkuş Hoca’nın  Nur-u Osmaniye’den talebesi O da.. Övünmek gibi olmasın biz de O’nun(Mustafa Hoca’nın) talebesi oluyoruz yazları tatil döneminde de olsa.

             O stres ve zaman zaman gerginliğine rağmen Allah razı olsun, bana hiç olumsuz sert bir muamelede bulunmadı hocamız. Hep yardımcı oldu.. Ben Kur’an okumayı, İmam Hatip’te Mustafa Öztürk’ten; İstanbul’da Mustafa Yılmaz Hocalarımdan öğrendim.. Kıraat düzgünlüğü varsa bundandır…

            Zaman zaman Sümbülefendi Camiinde Ezan okur, müezzinlik  yapardım. Müezzin İzzet Hoca, İmam ise daha sonra Ankara Kocatepe Camii baş imamlığına atanacak olan Kadir Hoca’ydı. İkisini de saygıyla anıyorum. Bir de Kayyım Mevlüt Abi vardı. Allah rahmet eylesin. Talihsiz bir şekilde öldüğünü duymuştuk. Neyse..

          Ezan okumaya çıktığımda İstanbul’u minareden seyretmek pek hoş olurdu ama.. Minarenin incelen kısmında, yerden 7 metre kadar yukarda depremlerde bir çatlama olmuş. Biz ona bakıp yorumlar yapardık. Minare devrilirse filan diye..

         Ezan okumaya çıkınca da aklıma bu gelirdi. Rüzgâr olmazsa sorun yok. Ama rüzgâr olunca, minare aheste aheste sallanırdı. Ben şerefedeyim.. (O zamanlar ezanlar şerefeden okunurdu) Minare 4-10 cm zannediyorum esnemeyle sağa sola sallanırdı. Veya bana öyle gelirdi. Ama sallandığı kesin.. İşte o zaman ezan çok kısa sürerdi!!

                          **** Hocam Mustafa Yılmaz (Sağda) Oğlu M.Sait ve Torunu Abdüllatif ile birlikte Kur’an Kursu bahçesinde

  Hocam bir gün ezanı okuyanı tanımış ama yine de sormuş kim? diye. M.Ali demişler.. Beni çağırdı. “Ezanı okuyan sen miydin?” dedi. “Evet hocam” dedim. “Afferin, makamın hoşuma gitti.. Baban da güzel ezan ve Kur’an okurdu..Kendini ve bu ezan makamını geliştir.. “ derken memnuniyeti gözlerinden okunuyordu. Sanki bende çok önemli bir define bulmuşçasına gözleri parlıyordu. Ana baba hoca evladının/talebesinin kötü olmasını ister mi? Bir küçük cevher görse, dünyalar onların olur değil mi? İşte Mustafa Hocam’da bunu hissettim. Onda bu sevinci görmüştüm. Bu bana büyük güven vermişti.

     Kursa canlı hayvan bağışı da çok olurdu o zamanlar.. Bereket de vardı tabi. Buzhane et doluydu. Hocamız bakardı bize sağolsun. Biz yaz Kursu devresinde kilo alırdık. Tam gençlik dönemi.. Boğaz sağlam.. Hocamız da ikram ediyor..  O bakımla ve artı eğitimle zamanı gelince okulumuza giderdik.. Çok sebeplendik Allah razı olsun hocamızdan..

     Çok güzel günlerdi o günler.. Uçtu gitti.. İşte hayat bu..?! Yaş 53 olmuş dostlar.. Cenab-ı Hak, ahiret şuuru versin hepimize…

    Sümbülefendi Kur’an Kursunda yazları takviye kursları alırken, hocamızın bir dediğini de iki etmezdik. Kurban Bayramlarında özellikle deri toplama organizasyonlarında görev alırdım. Mahalle aralarında mikrofonla tabir yerindeyse etkileyici anonslar yapar deri toplardık. 

    Sümbülefendi Kur’an Kursu’nu çöplük iken alıp (1967) orayı ilim yuvası haline getiren, 43 yılda Binlerce hafız yetiştiren; bu uğurda nice sıkıntı ve çilelere katlanan hocamız şimdi emekli.. Ama Kursla öylesine özdeş ki Hayatının önemli bir bölümü yine Kursta geçiyor. Çünkü bu müessese hayatının en önemli parçası olmuş. Bu bir ideal.. Bir mefkure.. Bu uğurda Mustafa Yılmaz Hocam gibi, sabırla, istikrarla Kur’an’a hizmet yolunda ülkeye bir damga vurabilmek mangal gibi yürek ister. O bu zoru başarmış,  kitapları olan Hafız,  âlim,  fazıl bir Zat-ı Muhteremdir.

Halen Kur’an Kursunda iki resmi Kur’an Öğretmeni-Hoca var. Onlar da bizim devremizden hocamızın öğrencileri, Ali Kocaoğlu Hoca ve Aydın Hoca efendiler.. Sümbülefendi Kur’an Kursu Hocamızın Rahle-i Tedrisinden geçen iki hafız hoca kardeşimizin geyretleriyle; yine hocamızın himayesinde hizmetlerine devam ediyor.    

Mustafa Yılmaz Hocam, eğer şöhret olmak isteseydi, çok çabuk meşhur olurdu. Onun ayarında bir ses İstanbul’da çok azdı çünkü. Radyodan ve meşhur kişilerin mevlidlerine okuyucu olarak çağrıldığı halde gitmediğini biliyorum. O’nun bir tek amacı vardı. Kur’ân.. Kur’ân.. Yine Kur’ân.. Ve bu istikamette talebe yetiştirmek..

Şunu açıklıkla  söylemeliyim ki, hocamı sık olmasa da ziyarete gider, telefonla hatırını sorarım. Varınca elini öper huzurunda edeble oturur, konuşuruz..

      Daha kapıdan girerken ilk bakışta, üzüntülü müyüm, kafamda problem mi var, sıkıntım mı var? Hemen anlar. Müthiş bir zeka ve önsezgi sahibidir. Geçmişte olduğu gibi, bana ilerleyen yıllarda da hep yardımcı olmaya çalışmıştır maddi ve manevi açılardan.. Kendisine şükran borcum vardır. Ve asla aklımdan gönlümden çıkmaz. Hocamla görüşemediğimiz zamanlar, O’nu  yüreğimin bir köşesinde tutar, görüşmesek de manevi irtibatımı kesmem.. Hep hatırımdadır.

   Savunmasız ve muhtaç, fakir, çömez bir öğrenci iken, Alptekin Konfeksiyondan, Asrin Konfeksiyondan giyindirip kuşandırıp, cebimize de harçlığımızı koyarak okulumuza gönderen bu fazilet ve hizmet insanını nasıl unutabilirim..

      Hiç unutmam, Okuldan mezun oldum.. Tabi çok genç ve idealistiz.. Hareketliyiz.. Kabiliyetliyiz.. Ankara Kalecik Satılar Köyü Kur’an Kursu Öğreticisi olarak atamam yapıldı. Yaş 18-19. Gittik 40 yatılı öğrenci. (Bu köydeki görevimi de bir sonraki yazımda ele alacağım inşallah). Aradan biraz zaman geçti. Ben aynen Sümbülefendi Kur’an Kursu stilini takip ediyorum Satılar’da.. Eğitim, hafta sonu umumi temizliği, sabah dersleri.. Disiplin de öyle.. Dayak da var maalesef..

     İstanbul’a Hocam’ın yanına geldim. Nasıl cesaret ettimse yanımda dernek makbuzları da var, “Hocam sizin tanıdıklarınıza gidelim, bana(bizim kursa) biraz yardım toplayalım.” Dedim. 40 Öğrenci var yatılı.. Yemesi içmesi ordan. Ücret alınmıyor gibi.. Alınsa da ihtiyacı karşılamıyor.. Bu müesseseler fakir yerlerdir malum.

      Hocam Allah razı olsun beni kırmadı. Üsküdar, Laleli, Beyazıt esnaf tanıdıklarından  yardım istedi bizim kurs için..

     Topkapı’ya gittik yardım için bir de..  Vara vara vardık ÜLKER Bisküvileri Fabrikasına.. Meğer Hocam Sabri Ülker’le tanışıyor, çok da yardımlarını görüyormuş.. Buna rağmen bizim kurs için de yardıma gitmesi pek şık olmayabilirdi ama.. Dedim ya Hocam beni kırmadı bu riski de üstlendi.

       Sabri Ülker Bey’in makamına çıktık. Herkesin ulaşması mümkün değil.. Yıl 1977. Sabri Bey’in çayını yudumlarken, hocamız konuşmayı başlattı ve yardım talep etti.. “Benim Öğrencim, taşrada Kur’an eğitimine gönül vermiş..”vb. şeyler söyledi. Bu konuşmayı yaparken, hocamın, tabir caizse ilk defa “protokol konuşmasına” şahit oluyordum. Ama o nasıl konuşmaydı efendim.. Cümleler ardı ardına, kelimeler inci gibi diziliyor; ses tonundaki ahenk ve vakar onu tamamlıyordu. Hemen bunu aldım. Hocamın bu güzel konuşma özelliğini derhal hafızama nakşettim. Bunu da yapabilecek kabiliyet ve istidadım vardı. O gün bu gündür, orada aldığım uygulamalı konuşma dersini kendi platformumda geliştirerek kullandım. Öğretmenlik ve idarecilik dönemlerimde; siyaset arenalarında;  makam sahipleriyle görüşürken o uslûbu kullandım çok faydasını gördüm. Allah razı olsun hocam Mustafa Yılmaz’dan..

 

                                                           

                               *1967 yılından itibaren, tamamen atıl  olan bir yapıyı, diriltip ilim yuvası haline getirdi.İşlerle bizzat ilgilenirdi.

 Tabi yardım da aldık. Makbuzunu kestik. Ben varınca Sabri Ülker Bey’in verdiği o parayla, benzinli bir su motoru aldım. Ne mi yaptım su motoruyla..? Onu da Satılar hatıralarımda anlatacağım inşallah..

     Topkapı’ya gittiğimde, oralardan geçerken, ÜLKER BiSKÜVİLERİ Fabrikasına bakar, gönülden gelen dualarımı gönderirim. Sabri Bey’in rahatsız olduğunu duyuyorum. Onun için de samimi dualar ediyorum.

    Bu yazımı umarım ÜLKER’in yeni sahip ve yöneticileri de duyarlar /okurlar.. Çünkü burnumuza pek hoş kokular gelmiyor. Dünyada İYİLİK’ten ve ölümden başka her şey yalannn..! Bunu unutmamalı patronlar..  

Sümbülefendi Kur’an Kursu yıllarımı ve Mustafa Yılmaz Hocam’ı anlatmakla gerçekten bitiremeyiz.

   Her yıl Mezunlar toplantısı oluyor. Bizim gibi öğretmen, din adamı, avukat, prof, hukukçu, akademisyen, televizyoncu..vb pek çok devre arkadaşımla görüşürken bir yandan da bunları düşünüyorum..

   Kıymetli Mustafa Hocam’ı buradan bir kez daha derin bir hürmetle anıyor, selam ve muhabbetlerimle ve saygıyla ellerinden öpüyorum.. Dualarını bekliyorum.. Ben de bu kirli ağzımla ve gönlümle de olsa onun sağlık ve huzuru için duâ etmekteyim..

 

   Rabbim Yar ve yardımcımız olsun…

     Allah’a Emanet olunuz.

 m.ali aktar 01.01.2011_22.00

Hz. Şems ve Mevlâna_Onk.Dr.Haluk Nurbaki (Rh.A)

Hz. Şems ve Mevlâna 

 ONK. DR. HALUK NURBAKİ 

  

 Hz Mevlâna hayatının ilk döneminde mânâ bilimleri açılmadan evvel ilim, ahlâk, İslâmî ibadetlere saygı zerâfeti bakımından dört dörtlüktü. Maddî hiç bir problemi yoktu. O halinde çok büyük insandı. İbadeti, ahlâkı, ilmi olan insan elbette büyük insandır.  

Ama, Allah’ın asıl görmek istediği şey, Hz Mevlâna’nın mânâ sahnesindeki patlamasıdır. Bu mânâ sahnesine adım atabilmesi, velâyetin başlayabilmesi için bir nokta vardı, o noktanın açılması lazımdı. Nedir o nokta? ..”Bir insanın maddeden mânâya geçişi nasıl olur? … Hangi hadiselerle olur? … diye soran meraklılara cevap olarak; BUNUN BAŞ FORMÜLÜ NAZAR’DIR. Bir başka velînin Cenab-ı Hakk tarafından tayin edilmiş bir kimseye nazar etmesi, mânâ âlemine geçmesini sağlar…
  
Hz Şems’in hocası yetiştirdiği her birisi mükemmel mânâ talebesi olan müridlerine “Diyâr-ı Rum’da Celâlettin isminde bir zatın irşad edilmesi murad edildi. “Hanginiz talipsiniz? ” dedi… Hz Şems sağ elini kalbinin üzerine koyarak, boynunu sola doğru eğerek sustu, talibim kelimesini bile söylemedi. Hocası, “sen anladın, bu işin sonunda başını vermek var” dedi.
Şems, Hz Mevlâna’nın Şam’da ders verdiğini öğrenerek Şam’a gitti. O sırada da Hz Mevlâna’nın hocası “Senin artık hadis sahasında öğreneceğin hiçbir şey kalmadı” diyordu. Hz Mevlâna atıyla şehrin dışında giderken, başı koyu renk bir örtüyle örtülmüş esmer bir adam Mevlâna’nın önünde durarak, “Sen her şeyi biliyormuşsun, öyle ise benim de kim olduğu bil” dedi ve çekti gitti. Hz Mevlâna dondu kaldı. “Ben, bana öğretilen şeyleri biliyorum, bir insanın kim olduğunu nasıl bilebilirim” diye düşündü.
  
Hz Şems, ilk mesajını vermişti. “Mânâ âlemine geçersen her şeyi bilirsin” demek istemişti.
İki sene sonra Hz Şems Konya’ya geldi ve artık Hz Mevlâna’yı irşad etmek için fiiliyata başladı. Bu ihda dediğimiz yaratılışın kuvveden fiile çıkma safhasıydI. Hz Şems mükemmel bir mürşiddi, hiç bir hata olmasın istiyordu. Bunu maddî bir ameliyata benzetirsek, nerdeyse iğnenin girdiği yer bile acımasın istiyordu.
  
Konya’da misafir olduğu handa Hz Mevlâna’yı tanıyanlara, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını sordu. Onlar da “kibar, temiz düzgün giyimli insanlardan hoşlanır” dediler.
Hz Şems en eski elbiselerini giydi, biraz da toza-toprağa bulandı. Ama Hz Şems KONYA’DA MÂNEVÎ BİR HAVA BULAMAMIŞ OLMAKTAN DOLAYI RAHATSIZDI. Konya Selçuklu Devletinin başkenti idi. Hiç kimse ibadetinden sarf-ı nazar değildi, hiç kimse haram işleyemezdi. İslâm disiplini vardı ama ŞEMS’İN ARADIĞI MÂNÂ RAKSI YOKTU.
  
O sırada dul bir kadın kendisine İNFAK edilen bir ciğeri Şems’in kaldığı hanın yanındaki fırıncıya kızarttırmak istedi. Fırıncı para istedi, kadın ise “param yok, bu ciğer de zaten İNFAK olarak verildi bana, öksüzlerime var onlara götüreceğim” diyerek ciğeri kızartmasını söyledi tekrar.. Fırıncı “ben de odun yakıyorum, para vermeden olmaz” dedi. O zaman Şems hüzünlendi, kadının elinden ciğeri alarak kalbinin üzerine koydu ve cızır cızır dumanları tüttürerek ciğerin iki tarafını da kızarttı. O kızartmadan çıkan bir mânevî rayiha vardı ki KONYA’NIN ATMOSFERİNE MÂNÂ KARIŞMIŞ OLDU. Şems buna çok sevindi.
İşte, mânâ dediğimiz olay, şeriatın aslıdır. KONYA HALKI İBADETİNİ YAPIYOR, NAMAZINI KILIYOR, ZEKATINI VERİYORDU AMA İNFAK YOKTU… ONUN İÇİN O ATMOSFERDE BİR MÂNEVÎ İLKAH YAPILAMIYORDU. MÂNÂNIN ÖZÜNDEKİ HİKMETİN BİRİSİ BUDUR.
  
Ertesi gün toza toprağa bulanmış kıyafetiyle Hz Mevlâna’nın evine döneceği yola çıktı. Karşılaştıklarında, Hz Mevlâna’nın atının geminden tutarak, Şems bir nazar attı.

 

Hz Mevlâna o anda bütün dünyasının yeniden yapılandığını hissetti. Şems’in bu bakışı “Ben kimim” dediği zamanki bakışı değildi. Hz Şems’in en büyük hususiyetlerinden birisi nazarının âşikar oluşudur.

 

 

 
Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “söyle bakalım Bâyezid Bestâmi mi daha büyük, Peygamber mi büyük? ” diye sordu. Böyle bir soruyu sıradan bir adam soramaz, Bâyezid Bestâmi bir İslam Velîsi, Peygamber ile nasıl kıyas edilir? diyerek, Hz Mevlâna derhal attan indi, ve “elbette bu tartışılmaz. Bâyezid “bana daha çok ver ya Rabbi derken Resulullah ise aman ya Rabbi ben seni hakkıyla bilemedim ben seni anlatamam senin tanıdığın gibi sana hamd ediyorum derdi, tabii Bâyezid bir bardak su gördü, Resulullah deryanın içindeydi” dedi. Bu izah Şems’in çok hoşuna gitti. Ama Hz Mevlâna Bâyezid’i Resulullah’in ayakları dibinde secde ederken gördü ve zaman diliminden atlayarak mânâya geçmekle neler olacağının farkına vardı. Hz Şems’e “misafirim olun” diyerek davet etti. Hz Şems “Sen benim kahrımı çekemezsin” diye cevap verdi. “Olsun elimizden geleni yaparız” diyerek, aldı evinin baş köşesine misafir etti.
Bir gün, Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “bir testi şarap getir” dedi. Hz Mevlâna “hayhay” diyerek bir Rum meyhanesine gitti. Bir testi şarap istedi. Şarabı aldı cübbesinin kollarının arasına koydu, tam çarşının ortasında testi düştü kırıldı.
O an Hz Mevlâna’nın geçirdiği NEFS FIRTINASINI hesap etmek çok güç… Hadis hocası ve rektör olan bir kişinin şarap testisi taşıması anlaşılamaz… Bütün halk koşup geldiğinde yere dökülen şarap gülsuyuna dönüşmüştü. Bütün çarşı gülsuyu kokuyordu… Hz Mevlâna bir şarap daha almak için şarapçıya gittiğinde şarapçı elini ayağını öperek, kelime-i şahadet getirerek, “Sultanım senden sonra dükkanımdaki bütün şarap küpleri gülsuyu oldu” dedi ve müslüman oldu. Hz Mevlâna büyük bir coşkuyla Hz Şems’in yanına gitti.

Velîler Kur’an emirlerinin önceliklerinde veya sırasında bize yardımcı olurlar mı diye sorarsak; diyelim ki bir insan bir velînin yanına gidip namaza dair bir şey sorar, halbuki Velî biliyordur ki henüz iman-ı kemal etmemiş. “Sen şu namaz işini bir kenara bırak da EVVELA İMANINI TAMAMLA” diyebilir. Bu Kur’an emirlerine tekaddüm değildir. İSLÂMİYETİN ÇEKTİĞİ EZİKLİK İMÂNI BIRAKIP DA İBÂDET KALIBINDA KALMASIDIR. Ne İBADET TERKEDİLEBİLİR, NE İMAN TERKEDİLEBİR. HİÇBİR VELÎ İBADETLERDEN TÂVİZ VEREMEZ. Eski bir şairin güzel bir sözü vardır “Şeriattan kim ki bir taş kaldıra başını oraya koya” der. Sen git üç rekat namaz kıl diyemez. Çünkü Velîlik demek Kur’an’a daha çok âşık olmak demektir.

Zahiri görüntülere verilen önem bakımından mânâ ilimleriyle kelam arasında bir yaklaşım tarzı farklılığı olmaması lazım ama yapanlar var. Bazı kimseler tasavvuf biliyoruz diye kelam ilimlerine soğuk bakmışlardır. Bu tamamen cahilliklerindendir. Kelam ilmi olmadan tasavvuf anlaşılamaz. Bugün kendilerini mürşid sayan bazı kişiler Kur’an’ın mânâsını bilmiyor. Tamamını bilmeyebilir ama bir bütün olarak kavramak şarttır. Yoksa nasıl ders verebilir?

Klâsik tarih bilgimiz içinde, Hz Mevlâna ile Hz Şems’in buluşması çok çeşitli şekilde tanımlanmıştır, ama mânâ ilimleri açısından önemi fevkalâde büyüktür. Çünkü, Hz Şems’in mânâya ait bir ışığı, Hz Mevlâna’nın gönlüne yansıtması alenî olmuş bir olaydır.

Tasavvuf tarihinde pek çok velî birbirlerine bu ışığı yansıtmışlardır. Fakat bunları hangi anda nasıl yaptıklarını, hangi imtihan perdeleri içersinde seyrettirdiklerini bilemeyiz. Halbukü Hz Mevlâna ve Şems olayı’nda alenî, herkesin gözü önünde olmuştur. Mânâ ışığı bir insana nasıl yansıtılır ve onun gönlünün önündeki mânâyı gölgeleyen perde, nasıl kalkar? Bu aleni olmuştur. Onun için fevkalâde önemlidir tasavvuf tarihi bakımından.

Aleniyetin özünde yatan hikmet de, İlâhî sırların herhangi bir çevre putu olmamasıdır. Yani diğer insanlar bunun gibi görürse görür, çünkü bu bir İlâhî emirdir.
Mevlâna hazretleri, Hz Şems’e bir gün;

-Sultanım, pek çok yerlere uğradın, orada irşâd edecek insanlar bulamadın mı ki buraya kadar zahmet ettin? mânâsına gelen bir soru sorar. Hz Şems’in o zaman yaptığı espri çok güzeldir. Bu zarif, hikmetli bir tasavvuf esprisidir ve pek çok hakikatı olan bir espridir. Hz Şems;

- GİTTİĞİM YERLERDE HEP HÂŞÂ ALLAH’LIK DÂVÂSINDA OLANLARA RASTLADIM. HİÇ “KUL” OLANA RASTLAMADIM, İLK DEFA KUL’A RASTLIYORUM, O DA SENSİN, demiş.

Bunun anlamı nedir? Herkes tasavvuf yapıyorum, tarikat yapıyorum, yahut dindarım diye kendisini ilâhlaştırmış. Her şeyi ben biliyorum, ben yapıyorum, ben, ben, ben… Hz Şems; BU BENLER VAR YA, İŞTE GÖNLÜN ÖNÜNDE, PARÇALANMASI LAZIM GELEN PUTLARDIR BUNLAR. BUNLARIN AZ SAYIDA OLMASI, ANCAK BİR KULA NASİPTİR Kİ, “SEN BÖYLE BİR KULDUN, ONUN İÇİN SENİ TERCİH ETTİM” diyor. Yine bu meâlde Hz Şems’in çok güzel bir sözü vardır; “Biz kıyamete kadar Mevlâna’nın yüzde biri kadar kabiliyetli bir kul bulursak mutlaka teşrif eder, kendisini irşad ederiz.” diyor…

Onun için ilk buluşmanın hikmeti, sırrı, İlâhi emânetin, gönül cereyanının aktarılması tasarrufudur. Onun içinde çok kıymetlidir. O ânın yaşanması, o ânın içerisinde bulunanlar ve o ânı tekrar tekrar yaşayan pek çok dervişler vardır.

Hz Şems, Mevlâna’yı GERÇEK KULLUĞA GÖTÜRMEK İSTİYORDU. GERÇEK KULLUK KENDİ İFADELERİNDE DE SÖYLEDİKLERİ GİBİ KENDİ GÖNLÜNDE NEFSİN BÜTÜN SİLÜETLERİNİ KALDIRIP CENÂB-I HAKK’A HÂZIR HÂLE GETİRMEKTİR. Bunu gönlü takîy etme, nakîy etme işi diye kabul ediyoruz. İşte bu eğitimi verdi ve Hz Şems’in Mevlâna ile sohbetlerindeki ilk dönem esas nokta bu eğitimi vermesidir.

Bu eğitimi verirken Hz Mevlâna’nın o gün için dünya tutkusu sayılabilecek olan iki önemli hâdise vardı… Bunları kaldırdı… MEVLEVÎ TARİHİ OKUNURKEN BUNLAR GÖZDEN KAÇIYOR. BUNLARDAN BİR TANESİ; MEVLÂNA’NIN HOCALIĞI İDİ. Yani Üniversitede ders verme, bunu da âlemi İslâm adına yapma göreviydi. Ama bu da nefse ait bir tutkuydu aslında. Nefsin tamamen tezkiye olması lazımdı. Birinci perde de onu kaldırdı. Hz Mevlâna’nın etrafında teşekkül eden dünya sınırlarını bir alev makinasıyla yakıyordu Hz Şems…
İKİNCİ ÖNEMLİ HADİSE DE, Hz Mevlâna’nın evinde çok zarif bir havuz ve havuzun başında bir gül bahçesi vardır. Burada da kütüphanesi vardı. Kütüphanesi yarı döner vaziyetteydi. Akşamları odasına doğru, gündüzleri ise bahçeye doğru dönüyordu. Bu kütüphanede, sekiz yüzsene evveline kadar gelmiş geçmiş İslâm dünyasına ait bütün kıymetli eserler vardı. Hz Mevlâna’nın âlim yanını nazara aldığımız zaman, bunların hepsini okumuştu.

Hz Şems, “Sen bunlarla mı meşguldün” diye sorunca “evet” cevabını aldı. Hz Şems kütüphaneyi bir anda eliyle tuttuğu gibi havuza attı. Bu da Mevlâna’nın bir başka dünya tutkusuydu. Onların bir tanesi bile feda edilebilinecek kitaplardan değildi. Hz Mevlâna’ya hafif bir mahzunluk çökünce “Niye üzüldün? ..” dedi. “Sizin emirleriniz benim için üzüntü vesilesi olamaz. Feriddüddin’in bana imzaladığı bir kitap da vardı içlerinde” dedi… (Feridüddin Attar’ın çok önemli meşhur bir eseri Pendnâme) “O imzalı olduğu için bir hâtıra kıymeti taşıyordu” dedi Bunun üzerine de “Peki onu verelim o zaman” dedi ve elini havuza atarak PENDNÂME’Yİ çıkardı verdi…

ONDAN SONRA MEVLÂNA HAYRETLE ARTIK MESAJLARIN SATIRLARDA DEĞİL, SADIRLARDA, GÖNÜLLERDE OLDUĞUNU SEZMEYE BAŞLADI…

Çünkü, Mevlâna daha düşünmeden Şems anlatıyordu. Hz Mevlâna, “Acaba şu konuyu bir sohbet konusu yapsak mı? ” diye düşündüğü zaman, Şems anlatıyordu ve anlattığını Hz Mevlâna ezberliyordu. Acayip bir şey! .. Çünkü Şems, gönülden gönüle eğitime başlamıştı. Hz Mevlâna bir beytinde, (Mecalis-i Seb’a yahutta Divan-ı Kebir’de olsa gerek) “Hani diyor,”bir gün âlemleri seyretmek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetlerini öğrenmek için, senden niyazda bulunmuştum da birdenbire timsah oluvermiştik. Timsahın gözlerinden deryaları seyrettirmiştin bana. Ben de hayretler içerisinde kalmıştım. Çünkü timsahın gözünde deryanın bir bardak su kadar küçüldüğünü bilmiyordum” diyor…

Şimdi bu ne demektir biliyor musunuz? .. Cenâb-ı Hakk’a yakınlık için, Cenâb-ı Hakk’ın her yerde hâzır ve nâzır olan kudretini herhangi bir eşyanın bir noktasından seyredebilmektedir. Bunu da Allah’a yaklaştığımız zaman seyretmek, sezmek zorundasınız. Bu büyük mârifeti öğretiyordu Hz Şems.

 

 

                                                                 

   

Nitekim, aynı sistem içerisinde eğitim devam ederken hiç Üniversiteye gidemediği, kitaplarına da uzak kaldığı sırada, bir gün nasıl olduysa misafirleri okula geldi ziyarete. “Ne oluyor acaba? .. Mevlâna niye yok” diye merak etmişlerdi. Misafirlerle birlikte iken bir konu açıldı ve bir hâdis üzerinde tartışmaya başladılar. (Birisi dedi ki, O hadîs şu cümle ile ifade edilmiş, diğeri, şu hadîs kitabında var ama, ben daha çok başka bir hadîs kitabındaki şu cümlesine daha çok inanırım.) Hz Mevlâna’ya, “Üstad sen ne buyurursun? … Sen hadîs’in ustasısın… Mevlâna daraldı, cevap veremeyecek bir pozisyondaydı. Acaba bu cümlelerin hangisi doğru diye düşünürken, gayr-i ihtiyarî yanında oturan Hz Şems’e baktı. Hz Şems diz çökmüş oturuyordu.

- Bana ne bakıyorsun, git kendisine sor” dedi. Bir anda Asr-ı Saadet açıldı ve orada Efendimizi hadîs-i söylerken seyretti. Daha sonra da dedi ki “Doğrusu budur”. İşte Hz Şems, böyle bir dünyanın eğitimini yaptırıyordu.

Hz Şems ile Mevlâna arasındaki dostluğun, aşk kelimesiyle ifade edilen bir sevdanın boyutlarını, bugünkü insanoğlu, bağırsaklarından kurtulamamış, bağırsaklarını kendi boynuna takıp da kendi kendini idam etmiş olan insanoğlu nasıl anlayacak? … Nasıl bir yaşamdır bu? … ALLAH’ı terennüm eden, ALLAH’ı konuşan, ALLAH’ı yaşayan bir birliği yaşıyorlar. Bunun içersinde şu ders de böyle miydi, şöyle miydi, yahutta niye bu kadar samimi ve dayanılmaz arzu vardı diye aptal aptal bakmak mümkün değil! … ALLAH LEZZETİNİ ALMAMIŞ İNSANLAR NE DÜŞÜNÜRSE DÜŞÜNSÜNLER. O İKİSİ ALLAH SOHBETİNİN LEZZETİNİ ALIYORDU. İNSANLARIN NE DÜŞÜNDÜĞÜ ÖNEMLİ DEĞİL Kİ! …

Hz Şems’in Konya’dan ilk ayrılışındaki hikmetine bakarsak; her ikisinin arasındaki sohbetler, kulluktan İlâhî rakslara geçen o akıl almaz titreşimler meydana gelirken, demek ki Hz Şems’in, Mevlâna’ya, kendi plânında bir istirahat vermesi lâzımdı. Yani bu sevdalaşma operasyonuna gönlünün yahut zihninin İLERDEKİ VAZİFELERİ AÇISINDAN dayanmasında bir zorlama olduğunu sezdi. Hiçbir şey yokken: “BİZE YOL GÖRÜNDÜ, MURÂD-I İLÂHÎ BİZİM ŞAM’A GİTMEMİZİ İSTİYOR” dedi… Şam’a gitti. Hz Mevlâna ağladı, yüreğini parçaladı. Artık dünyaya nasıl dönecek, o insanlarla nasıl görüşecek, Cenâb-ı Hakk’ın bütün boyutlarındaki ışığını seyretmiş bir insan, sıkıştığı zaman Resulullah’ın devrine intikâl edebilen zaman ötesi tasarrufa ermiş bir insan, tekrar insanlarla bir araya gelecek de, “Ahmet şöyle dedi, Mehmet böyle dedi diye bunları nasıl konuşacak”. Hz Mevlâna tahammülü imkânsız öyle bir yalnızlığa itildi ki, bir çok kasidelerinde, rubailerinde o devrin yalnızlığını, isyanlarını, acısını dünyaya nasıl dönüş yapacağının zorluğunu anlatır…

Bu sırada içine bir ferahlık geldi, sanki Hz Şems’in ambargosu kalkmış gibiydi. Gönlünde yeniden gelmesine ait bir ümit ışığı belirdi. Oğlu Sultan Veled’e dedi ki, “git Hz Şems’i getir”..
Çok enteresan bir tablo halinde gelişti Hz Şems’i getirme olayı. Şam ile Konya arası gitmek bir buçuk ay sürüyor. Atına atladı ve Şam’a gitti, Hz Şems’i herkese sordu, böyle bir derviş tanıyor musunuz diye araştırdı… Falan yerdeki kahvede satranç oynar, gidip orada bulabilirsin dediler. Hz Şems’in yanına geldiğinde hasırda oturmuş, bir rahle üzerinde satranç oynuyorlardı. Hasırın kenarına gelince ayakkabılar çıkarılır, hasıra öyle oturulurdu.

Sultan Veled şehzade olduğu için, tıpkı babası Hz Mevlâna gibi çok şık kıyafetlerle kahveye gelmişti. O havanın atmosferinde çok yabancı kaldı. Bir şehzade geliyor, ayakta duruyor, babası gibi elini kalbinin üzerine koyup, başını sol omzuna doğru eğiyor Sultan Veled ve niye geldin sözüne bir cevap olsun diye, Hz Şems’in ayakkabılarını alıyor, Konya’ya doğru çeviriyor. Bu o kadar nazik bir hâdisedir ki… Babam bekliyor diyemiyor… Bu nezaket-i Muhammedî’ye ters düşer, çünkü Şems bir gönül sultanıdır, ona bir şey söylemeye lüzum yoktur, anlamıştır konuyu. Ama bir jest yapması lâzım, bunun için ayakkabılarını alıyor, Konya’ya doğru çeviriyor…

Karşısındakini kumar oynayan, onu sıradan bir adam gibi gören Yahudi şoka giriyor. Çünkü Yahudi’nin en büyük tutkusu servet ve gösteriştir. Bir şehzadenin gelip de Hz Şems’e bu şekilde itibar gösterdiğini görünce çok şaşırıyor. O şokun tesiriyle bir nazar ediyor. Yahudi o anda yere düşüyor, elini ayağını öpüyor, Kelime-i Şehadet getiriyor.

 

Hz Şems: “Eğer Sultan Veled gelmeseydi, senle daha çok satranç oynardık biz” diyor… “Çünkü kalbindeki put’u yıkmakta zorlanıyordum, ama bir şehzade gelip de bana itibar edince, gönlündeki bütün putlar yıkılıverdi bana karşı” diyor… O geliş anı bile bir başka insanın kurtulması için vesile olarak kullanılmış Hz Şems tarafından…

Hz Mevlâna’nın Hz Şems’in gelişiyle o müthiş olayla ilgili o kadar güzel şiirleri var ki, Şems’in gelişi, başlı başına bir edebiyat, edebiyat değil bir duygu: “O geliyor, o geliyor… Gül kokusu geliyor, bahar geliyor” diye öyle müthiş bir şiiri var ki… Bu sevginin müziğidir… Mevlâna’nın müziğe olan ilgisi, rağbetidir.

Hz Şems’in Konya’ya ikinci gelişinden sonra meydana gelen değişimler daha çok Hz Mevlâna’ya gelecekti Mevlâna’yı hazırlamak devri diye kabul edilir. Yani, Hz Şems’in yaptığı birinci operasyondaki hâdise: bizzat Mevlâna’nın gönlünde aşk ateşini alevlendirmek ve bütün dünyadan tecrit etmek, mekânları, zamanları, zaman ötesini tanıtmak devridir.

İkinci kez geldiği zaman hazırladığı operasyon ise; Hz Mevlâna’yı geleceğin Mevlâna’sı olarak yetiştirmek, yani insanların gönlüne mesajlar verebilen bir Mevlâna yetiştirmektir. Bu sebeple ikini gelişinde sohbetleri daha çok Hz Mevlâna’nın Hz Şems’den sonra yazacağı Divan-ı Kebir, Mecâli- Seb’a, Mesnevi gibi eserlerinin temel hikmetlerini ona lütfetmiştir, daha önemlisi bu devre içerisinde Şems Hazretleri Mevlâna’nın gönlünde yanan o aşk ateşinin ışığı altında mânâ ehli olmanın, hakiki, gerçek mü’min olmanın hikmetlerini anlatmıştır.

Hz Şems’in yemesi, içmesi, oturması, kalkması hayret uyandıran birşeydi. Ne zaman yer, ne zaman içer bilinmezdi. Bir bakarsınız az, bir bakarsınız sırf Hz Mevlâna’nın hatırı için yerdi.

Nihayet bir gün, gül bahçesinde sohbet ederlerken, Hz Mevlâna’nın gönlünde Hz Şems’i Konya’ya bağlamak için, burada evlense kalsa gibi bir temayülün uyandığı sırada, Kimyâ Hâtun’a bakarak teşekkür eder, o anda Kimyâ Hâtun bayılır, içeriye götürürler. Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “İstediği oldu, kızcağızı zorla bize bağladın” der… Madem ki sen bunu böyle istiyorsun, bizim için bir nazar meselesidir bu.

Nitekim, Kimyâ Hâtunla, Hz Şems evlenirler, Kimyâ Hâtun’un, Hz Şems’in ağırlığını kaldıracak bir yapısı olmamakla beraber, daha evvelden bir saray terbiyesiyle yetişmiş Mevlâna’dan eğitim görmüş bir kimse olarak, bir müddet bu yüke dayanır ama, bir seneyi bulmayan bir zaman içerisinde dünyasını değiştirir Kimyâ Hâtun.

Hz Şems, Kimyâ Hâtun’un dünyasını değişme hâdisesiyle Mevlâna’ya, gösterdi ki, “Bizim bir yere bağlılığımız öyle senin düşündüğün gibi hâdiselerle mümkün değildir” şeklinde bir yorumu, reçeteyi de vermiş oldu aynı zamanda.

Bundan sonraki safhada, geçen günler içerisinde, Hz Şems enteresan bir teşebbüse geçer. Mevlâna’ya, “Ben Sultan Veled’i bir tarîkat kurma konusunda eğiteceğim” der ve (Mevlevîlik Tarîkatı aslında Sultan Veled tarafından kurulmuş, Hz Şems dersleridir) Sultan Veled her yatsı namazından sonra gelip, Hz Şems’in huzuruna diz çöktükten sonra, (Hz Şems tenbih etmiştir: Sakın bir şey sorma gönlüne al ne istiyorsan diye) gönlünde hangi bahsi, hangi bölümü murad etmişse, Hz Şems onu bir saat kadar anlatır, sonra da git, istirahat et, derdi. Sonra Mevlâna Hazretleri gelir, sohbetlerine başlarlar… bir tarz MEVLEVÎLİK dediğimiz tasavvuf edebiyatında, ilimlerinde fevkalâde kıymetli olan bir dökümantasyon çıkar meydana.

Tabii her şeyi anlatmak mümkün değil… Bizim amacımız Hz Mevlâna’yı (bir teşehhüd miktarı derlerdi eskiden) bir görüntü olarak gösterip çekmektir. Çünkü, diğer velîlerimizin de hikmetlerini nakletmek isiyoruz. Bütün teferruatıyla ayrıntılı bilgi vermem çok zor, ancak şunu söyleyeyim ki, bir tarîkatın, bir mânevi yolun temel bir takım “AHLÂK-I MUHAMMEDÎ YOLLARI VARDIR Kİ, BU YOLLAR FEDAKÂRLIK, HOŞGÖRÜ, MERHAMET, SEVGİ, İNFAK GİBİ KAÇINILMAZ, EFENDİMİZ’E (SAV) AİT MEZİYETLERLE DONANMASI GEREKİR.

Hz Şems, Sultan Veled’e verdiği derslerin en önemli ayrıcalığı budur. YALNIZ AHLÂK ÖĞRETMİŞTİR. Şimdi herkes sanır ki, Mevlevîlik tarîki içerisinde bir takım formüller, formalitesi ehemmiyetli sanır. Bunlar o kadar dışta kalmış şeylerdir ki… Hz Şems’in öğrettiği, insan ahlâkıdır Sultan Veled’e… Bu ahlâkın içerisinde merhametin, sabrın, hoşgörünün ve insanlara güzel bakmanın tarzı öğretilmiştir. Tabiî bu öğretim sırasındaki HER DİNLEYEN İÇİN için bir soru vardır. Hz Şems Kur’an’ın yorumunu intikâl ettirirken, sevdiği insanlara bir tarz, vaaz ve hikmetler verirken bunların içersindeki kaynağın özündeki sırları çıkarıp sunması mümkün değildir, bu böyledir diye ifade eder.
Nitekim, Hz Mevlâna’ya bir gün: (Şems’ten bir kaç yıl sonra) “Böyle kendini parçalıyorsun, harap ediyorsun, onun gaybubetiyle ama BİZ SANA BİR SORU SORMAK İSTİYORUZ, MÜSAADE EDERSEN” dediler…

“SEN ŞEMS GELMEDEN EVVEL KİMSENİN ŞÜPHESİ OLMAYACAĞI DÖRT DÖRTLÜK BİR MÜ’MİNDİN, HOCAYDIN, ÖĞRETMENTDİN, MÜDERRİSTİN, -O ZAMANKİ- SELÇUK ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜYDÜN… (NE ÖĞRENDİN O’NDAN ANLAMINA GETİRİYORLAR) SEN HER ŞEYİ BİLİYORDUN, SANA ÜSTELİK ŞAM’DAKİ HOCAN SÖYLEMEDİ Mİ “SENİN BİLEMEYECEĞİN BİRŞEY KALMADI” DİYE…

Hz Mevlâna,”evet doğrusunuz, doğru söylüyorsunuz” diyor…

- PEKİ SENİN İBADETLERİNDE BİR EKSİKLİK VAR MIYDI? … diyorlar. Mevlâna,

- Hayır diye cevap veriyor.

- PEKİ SEN ŞEMS’TEN NE ÖĞRENDİN Kİ BÖYLE PERİŞANSIN, ŞU HALİNE BAK, DEDİLER…

Mevlâna’nın Hz Şems’in son gaybubetinden sonraki tablosu bembeyaz bir çehre idi. Aşıkların rengi sarı olur, renkleri beyaz bir çehre ile, bitmiş tükenmiş manzarasındaydı. İşte onun hikmet-i sebebini sordular,

O ZAMAN HZ MEVLÂNA’NIN MÂNÂ İLİMLERİ VE TASAVVUFUN ÖZÜNE AİT MÜTHİŞ BİR AÇIKLAMASI OLDU.
DEDİ Kİ:

- EVET, DEDİKLERİNİZİN HEPSİ DOĞRU, FAKAT BEN ŞEMS’E RASTLAMADAN ÖNCE ÜŞÜDÜĞÜM ZAMAN ISINIYORDUM AMA ŞEMS’TEN SONRA ARTIK ISINAMIYORUM. ÇÜNKÜ, ŞEMS BANA BİR ŞEY ÖĞRETTİ…

“YERYÜZÜNDE BİR TEK MÜ’MİN ÜŞÜYORSA, ISINMA HAKKINA SAHİP DEĞİLSİN”

BEN DE BİLİYORUM Kİ, YERYÜZÜNDE ÜŞÜYEN MÜ’MİNLER VAR, ARTIK BEN ISINAMIYORUM. ESKİDEN AÇKEN BİR ÇORBA İÇİNCE DOYARDIM. AMA, ŞİMDİ HİÇBİR ŞEY BANA BİR BESİN HAZZI VERMİYOR. ÇÜNKÜ, BİLİYORUM Kİ AÇLAR VAR. İŞTE ŞEMS BANA BUNU ÖĞRETTİ…

BU ÖĞRETTİĞİ ŞEYLERSE, FAHR-İ KÂİNAT EFENDİMİZ’İN AHLÂKININ TÂ KENDİSİDİR…

Efendimiz’in en hikmetli taraflarından bir tanesi, bütün insanların ızdırabını çekmesidir. Her üşüyen insanın, her aç olan insanın, her darda kalmış insanın ızdırabını çekmesidir. Allah, Efendimize hitap ederken diyorki Sûre-i ÎNŞİRAH’TA “HABİBİM NE KADAR YÜK YÜKLENDİN, SENİN OMURGANIN ÇATIRTISINI HİSSEDİYORUM.” Bu maddî çatırtı olduğu anlamında değil, mânevî çatırtısını, yani o kadar yük yüklendin ki sen bütün beşerin yükünü yükleniyorsun. İşte bu Fahr-i Kâinat Efendimiz’in sırrıdır. Şems’in Mevlâna’ya öğrettiği AHLÂK-I MUHAMMEDÎ DE FAHR-İ KÂİNAT EFENDİMİZ’İN SIRRIDIR. BU SIRDAN DOLAYIDIR Kİ, O ÖĞRENDİĞİ ŞEYİ, O YAKALADIĞI, BULDUĞU ŞEYİ BAŞKA ŞEYLERLE KIYAS ETMEMEK LÂZIM…

Aslında, Mevlâna’nın Mesnevî hikâyelerinde anlattığı gibi, yani, (SEN ÖLMEDEN DİRİLİĞİ BULAMAZSIN”. İşte o ölümü sağlamak, canlıyken ölümü sağlamak o beden ve gerçek diriliği bulmak.

O DİRİLİK NEDİR? … AHLÂK-I MUHAMMEDÎ’DİR…

ONUN İÇİN HZ. ŞEMS’İN MEVLÂNA ÜZERİNE ETKİSİNİ SIRADAN, GAZETE OKUR GİBİ, PEHLİVAN TEFRİKASI OKUR GİBİ SEYREDEMEYİZ. ÇOK MÜTHİŞ ŞEYLERDİR BUNLAR…

 

Nitekim, Hz Şems’le Mevlâna böyle çok derin bir sohbetteyken, ders saati gelen Sultan Veled içeri girdi. (O sırada Konya’da dedikodular yine devam ediyor: “Bu dervişte ne buldu? Geldi bizim elimizden âlimimizi aldı, biz onun sohbetinden yararlanamıyoruz, bu kim oluyormuş Mevlâna’nın yanında? ” gibi dedikoduların sürdüğü bir sırada bir an için düşündü ve gönlünden dedi ki “Bugün şunu niyaz edeceğim; sen istersen ey Şems, Konya’daki bütün bu vızırtıları söndürürsün, babam da, sen de, ben de huzur içinde olur bu mânâ sofrasının ziyafetine iştirak ederiz” Hz Şems, peki otur bakalım Veled dedi… 15-20 dakikalık bir ders yaptıktan sonra hızla kalktı ve çıktı gitti…

Sultan Veled’in de Mevlâna’nın da beklentisi, bütün Konya’yı ihya edeceği, gönüllerdeki bu toz toprağı gidereceği idi ama öyle yapmadı. Şems Alâddin tepesine çıktı, orada bir takım kalabalık, bir kimsenin idâmını bekliyorlardı. İmsaktan bir saat önce yapılacak olan idâm törenini bekleyen kalabalık, Hz Şems’i orada görünce bir fis-kos, dedikodu yaydılar. “Hani ya bu derviş Allah adamıydı, o da bizim gibi birisiymiş, gelmiş burada bir insanın nasıl asılacağını seyrediyor, biz haklıymışız, diyorlardı. Hz Sultan Veled’in niyazı yerine büsbütün bir ufûnet fırtınası doğdu. Tam o sırıada cellat geçiyordu. (Cellât eskiden hep çingenelerden olurdu, onun vazifesi olmasına rağmen ve bu işle görevlendirilmiş olmasını halk yadırgardı. Cellâda kimse dokunmazdı, sanki gusül abdesti bozulacak gibi telâkki ederlerdi) Herkes sağa, sola ayrılarak ve değmemek için yol açıyordu. Tam Hz Şems’in önüne gelince, Şems eliyle Cellâtı okşadı “Allah kuvvet versin…” dedi. Bu söz iki dakika sonra bütün Konya’ya yayıldı. Cellât gitti ve idâm gerçekleşti…

Hz Şems eve döndüğü zaman, Hz Mevlâna ve Sultan Veled sabah namazlarını kılmışlar, bir hasırın üzerine oturup neticeyi bekliyorlardı. Hz Şems geldikten sonra bir de baktılar ki arkadan tozu toprağa katmış sekiz onbin kişi geliyor. Belli ki bir isyan var halkta. Aslında Şems’e, o halk çok büyük zulümler yapabilirlerdi ama Mevlâna’nın Selçuk Hükümdarı yanındaki hatırından dolayı Mevlâna’dan korkuyorlardı. Sultan’dan korkuyorlardı cezalanacakları için, yoksa öyle gariban olsa paramparça edeceklerdi, tahammülü yoktu insanoğlunun Hz Şems’e…
Nihayet, göya sultandan korktukları için aralarından yirmi kişilik bir heyeti göndererek “Şems bizim sorularımıza cevap versin” diye gürültülü bir şekilde geldiler. Hz Şems’in rahatsız olduğunu anlayan Hz Mevlâna olaya yavaş yavaş yaklaşmak istedi, FAKAT BU ŞEMS FIRTINASI…

Hz Şems:

- Gelin bakalım manyaklar, ne istiyorsunuz? …dedi. Tabii büyük bir panik oldu onlarda. Hz Şems’in böyle “ne istiyorsunuz siz? ” dediğinde, işte siz de geldiniz idâmı seyrettiniz diyecek oldular.

Hz Şems:

- Ben siz değilim? Ben sizin suratınıza tükürebilsem hepiniz MÜ’MİN OLURSUNUZ, EĞER SIRTINIZI OKŞASAM VELÎ OLURDUNUZ, BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ? … Haydi defolun! dedi. Halk panik içerisinde, ilerde intikam almak üzere dağıldılar.

Hz Şems döndükten sonra, Sultan Veled’e dedi ki:

- Sana son dersini vereceğim, sen de kulağını aç iyi dinle! (ama müthiş bir celâl vardı Hz Şems’in üzerinde) Oraya gittik, çünkü o idam olacak şahıs bir HAK AŞIĞIYDI, BENİM DE YOLDAŞIMDI… Biz onunla beş sene önce nice dervişlikler yapmıştık. O Hakk’a kavuşmak için dua ederdi ama Hakk müsaade etmezdi. İslâmiyette kendine kıymak olmadığı için, çatır çatır yanar, fakat Hakk’a kavuşamazdı. Bana bir haftadır yalvarıyor. “Ne olur Şems, duâ et de Hakk’a kavuşayım” diye. Ben de Rabb’ıma elimi açıyorum her namazdan sonra, nitekim bir iftiraya kurban gitti, kâtil zanlısı olarak bugün asılacağını anladım. Ben nasıl gidip te şimdi cellada “Allah kuvvet versin” demeyeyim. Bir Velîyi asmak, bir Hak âşığını asmak öyle kolay mı sanıyorsunuz siz, kimse asamaz. Cellada bir mânevi ceryan verdim, gitsin assın, benim sevgili dostum da Rabbına kavuşsun diye…

Tam o sırada toz toprak içerisinde cellat geldi, yerlere kapandı Şems’in önünde, “Aman Sultanım, benim başıma gelen nedir? ” dedi…Hz Şems’in Sultan Veled’e dönerek, Celladın Velî olduğunu biliyor musun? dedi… Çünkü benim arkadaşım Hakk’a teslim olurken “Ya Rabbi, ben sana beş seneden beri yalvarıyorum benim emânetimi al diye. Almadın. Şimdi ben de Senden bir ricada bulunuyorum, canımı vermem yoksa, bende dünyalık olarak ne varsa al, beni sana kavuşturmaya vesile olan bu cellâda ver.

Sen de şahitsin ki şu yırtık gömleğimden başka birşey yok. Bende çok kıymetli birşey var. Velîlik… O velîliği al, bu cellada ver ben sana SAF BİR KUL OLARAK GELEYİM.” dedi O Hak âşığı… Cenab-ı Hakk da kabul buyurdu ve onun velîliğini aldı bu cellada verdi.

Hz Şems ile Hz Mevlâna’nın arasındaki mânevî iletişimleri seyretmek yalnız onlara ait tarihsel bir olayı değil, tasavvufa ait de bir çok ipuçlarını meydana çıkaracaktır.
Biz bir hayat öyküsü anlatmıyoruz, yalnızca mânâ yönünü alıyoruz olayın. Vak’a diyebileceğimiz hayata yansımış şeyler, zaten bütün kitaplarda mevcut, bunları isteyen okuyucularımız tetkik edebilirler. Ama mânâ ağırlıklı hâdiseleri (zaten olay mânâ olayıdır) alıp da güncelleştirmek, edebî kalıplara sokmak, bence yanlış olur.

Şimdi, Hz Şems’in o günkü volkanik çıkışından,yıldırımvâri çıkışındam sonra arkada bir başka kader sayfasının açılacağı belliydi. Niçin Şems böyle bir fırtınalı girişimde bulunmuştur? Halbuki bunu herkesin gözünden saklayabilirdi.

Yatsı namazından sonra, beraber otururken, sükûtî sohbet vardı. (Sukûtî sohbet: Gönül dostları bazen bir araya gelirler hiçbirşey konuşmadan, gönüllerinden birbirlerine karşı olan sevgilerini terennüm ederler yahut, gönüllerinden Efendimize ait bir olayı tefekkür ederler, bunlara Sukûtî Sohbet denir) Hz Mevlâna, hz Şems ve Sultan Veled, üçü de böyle bir sukûtî sohbet sırasındayken, bir aralık kapı çalınır oldu, gürültüyle kapı çalınması arasında bir hâdise zuhur etti…
Hz Şems,yerinden hemen fırlayarak:

- Ayrılık zamanı geldi, bize müsaade dedi… Nereye, nasıl, ne oluyor diyecek vakit bırakmadı. Ne Sultan Veled, daha genç olarak kapıya benbakayım, ne oluyor diyecek fırsatı bulabildi, ne Hz Mevlâna aman sultanım nereye gidiyorunuz, bune biçim ayrılık diyecek mecâli bulabildi. Çünkü takdirin düğmesine basılmıştı o anda… Hz Şems kapıya fırladı ve açar açmaz sekiz, on baği (eşkiya kılıklı adam) hançeriyle Hz Şems’e saldırdılar…

Hz Mevlâna ve Sultan Veled yalnız bir “AH” sesi işittiler o kadar. Kapının önüne fırladıkları ve o mecâli kendilerinde buldukları zaman, kaçışan bir takım adamlar gördüler, fakat ŞEMS YOKTU… Kapının önü kan izleriyle doluydu, o kan izlerini takip ettiler, bir yerde bir insanın öldürülmesine yol acacak miktarda kan izi gördüler. Tabiî ilk yorum kapının önünde yaralandı, bir müddet, yürüdü, sonrada bulundukları yerde de bütün kanını akıtmış gibi bir görüntü biçimindeydi.

Nitekim, Hz Şems’in hâdisesi hemen duyulmuş, o zamanın Emniyet Müdürü (Asesbaşı derlerdi) hemen koştu geldi. (Hz Mevlâna yine bunu şiirler halinde terennüm etmiştir.) “Asesbaşı, Şems’i bul bana” dedi Mevlâna, Assesbaşı dedi ki, “Şems burada olmalıdır, çünkü yerdeki kan miktarı bir insanın, bir adım dahi atmasını imkânsız kılacak kadar çok, bütün kanı boşalmıştır”. dedi. Hz Mevlâna; “Nerde peki? ” diye sordu. “Bir adım atması dahi imkansızdır” cevabıyla karşılaştı…

Hz Şems ölmüş müdür? Ölmüşse bedeni nerdedir? Ölmemişse bu kan nedir? Bu ikisinin arasında tereddütlü bir geçiş vardır. Allah’ı bulmak açısından ümitsizdir. Çünkü NEFS vardır. Tıpkı kan gibi, o nefs orda bulundukça Allah’ı bulmak imkânsızdır. Ama nasıl ki Şems’in bedeninin yok olması onun ölmediğine bir varsayımsa, İNSANIN DA BÜTÜN NEFSİNE RAĞMEN, ALLAH’I BULAMAMASI DİYE BİR ŞEY YOKTUR.

ÇÜNKÜ, İNSANDA GÖNLÜN BULUNULMASI, GÖNLÜN VARLIĞI, BİR TARZ HZ. ŞEMS’İN KAYBOLMASI GİBİ PERDE ARKASINA GEÇİSİ SİMGELER… Hz Şems de bedenini perde arkasına geçirmiştir. ONUN İÇİN YOKTUR. ACABA TEKRAR GELECEK Mİ SORUSU, HZ MEVLÂNA’YI SON NEFESİNE KADAR ŞEMS GELEBİLİR DİYE BEKLETMİŞTİR…

Bu geliş aslında mânâ perdesinin arkasından bir geliş olabilirdi. Böyle bir geliş oldu mu, olmadı mı, gözlemlerimiz dışında, bunu biz bilemiyoruz. Bilmekte mümkün değildir. Ancak bu Şems’in birinci Şam gezisine benzemiyor. Birinci Şam gezisi, maddesel bir mesafedeki ayrılıktı. Bu ayrılık ise, kesinlikle mânâ âlemine bir intikaldır. Ama, bedeniyle intikal etmiştir Şems…

Burada yine tasavvuf âleminin çok üzerinde durarak, çok enteresan bulduğu husûsiyetleri vardır. Hz Mevlâna üzerine de pek çok şeyler söylenmiştir. Bir de ayrıca kendi eserleri var, herkes yarım yamalak eserlerinden kıyasen anlatabilir. Onun mânâsını anlatmak çok güç. Hz Şems ise büsbütün mânâ ehlidir, O’nu anlatabilmek çok daha güçtür. Hz Şems için derler ki; Dünyaya metelik vermezdi. İşte o Konya’lıların kalabalığına karşı restleri, bütün bunlar Hz Şems’in hususiyetlerindendi, ama dünyaya ait iki şeye çok özen göstermiştir. Bunların bir tanesi; yemezdi içmezdi ama Resulullah Efendimiz (sav) tiridi severdi (Ekmek ve et suyu ile yapılmış bir yemek) diye mutlaka sık sık tirit yerdi, sırf Resulullah Efendimizin sünnetini uygulamak açısından…

“Mânâ ehli, hangi derecelerde, ne olursa olsun ancak Resulullah Efendimizin sünnetlerinden birini taklit ederse makbuldür” Bunu izah ederdi Hz Şems. Yani siz beni nasıl görürseniz görün der bunu önemsemezdi. Çat bakıyorsun orda, burda evrenin en gizli yerlerinden gelip raporlar getiren bir adam ama satranç oynarken bile görüyorsunuz O’nu. Ancak “Resulullah’ın sünnetine uyarak, ayakta durur mânâm” diyor. Bu çok önemli bir şey.Bir de dün

yayı terk ediş şekli ile HZ ALİ Efendimizin sünnetini icra etmiştir. Çünkü Hz Ali’de bedenini kaybetmiştir. Bu yalnız alevilerin kendi öykülerinde değil, tasavvuf âleminde de, Hz Ali’nin şahadetinden sonra kaybolduğuna inanılır. Hz Ali gerçekten bedenini alıp gitmiştir. Mânâ perdesini bedeniyle geçmiştir. Bu Hz Ali Efendimizin sünnetini, Hz Şems uygulamıştır.

Hz Şems, dünyadan iki büyük örnek aldı. Biri Hz Ali sünnetini gidişinde yapması, diğeri de Resulullah gibi “tirit” yiyerek, ancak O’na benzeyerek insanlığın varlığını ayakta tutabileceğini göstermesidir derler…

Hz Şems’in şehâdete giderken “ayrılık geldi” demesi çok mühimdir. Ölüm geldi demiyor, dikkat ederseniz “ayrılık geldi” diyor. Buradaki ince hesap, acaba nasıl bir ayrılıktır, sorusunu getiriyor. Niçin gitti? Şehid olacağını bile bile, niçin böyle bir kadere sıcaklık duydu? … Çünkü, kaderin önüne geçilemez, kaderde olduktan sonra, elbette olacaktır diye düşünebiliriz ama bir sıcaklık meselesidir kadere. Herkes kaderini seçse bile kaçacak yer arar bilfarz, halbuki Şems koşacak yer arıyordu…

Arkadaşının idam hâdisesinde olduğu gibi kadere koşuşta ki sıcaklık var ya…İşte bu sıcaklığı, bu ayrılığı tercih etme olayı acaba nasıl bir hikmet taşıyor diye tasavvufta uzun boylu düşünülmüştür.

Çünkü Hz Şems’in şehâdetinden sonra, Hz Mevlâna’nın hayatının üçüncü perdesi başlamıştır. Ondan evvelki bir devreydi, “HAMLIK DEVRİ” kendi şiirinde hamdım der. İkinci devresinde “PİŞME DEVRİ” Hz Şems’in eğittiği devrede piştim buyuruyor. Üçüncü devresinde de “YANDIM” diyor. Burada Hz Şems’den sonra Mevlâna raksının titreşimi üçüncü devrede başlamıştır. Onun için çok önemli bir olay.

Hz Şems kendi şehâdetini biliyordu, kaderine sıcak yaklaştı diyoruz, peki Hz Mevlâna, şehadeti biliyor muydu, mâni olabilir miydi, ya da niçin olmadı diye sorarsak, Böyle bir ânı bilmiyordu. Günün birinde her an Hz Şems’in avucundan kaçabileceğini, her an bir yansıma üzerine olacağını biliyordu. Çünkü, artık Hz Şems’deki İlâhî ceryanı farketmişti. Çat bu dünyada, çak kapı bir mânâ âleminde, bunları seyrettiği için, Hz Şems’in herhangi bir ân’da gaybubetini düşünebiliyordu ama, o ânı bilmiyordu. Yani şehâdet anını bilmiyordu.

Hz Şems’in gaybubeti şartmıydı veyahut gaybubet olmasaydı da devam etseydi… Hz Şems’in murâdı şuydu: Hz Şems gönül aynasından bir şeyler seyrettiriyordu Hz Mevlâna’ya. Şems varken, Mevlâna vardı, İlâhî sıcaklık, sevgi ancak Şems’in sayesinde vardı. Şems’in olmayışı, onu buruşturup sanki herşeyden, beşeriyetten bile alıkoyuyordu. Hz Şems ise, meydana gelen bu mânevi eserin kendi kendine, kendindeki aşk-ı bulmasını istiyordu. Yani, ŞEMS KAYBOLMALIYDI Kİ, HZ MEVLÂNA GÖNLÜNDEKİ ALLAH’I BULABİLSİN.

Bu tasavvufun çok önemli rükünlerinden birisidir…

Kendindeki Allah’ın sırrı (Sakın, Allah bir insana geldi, oturuyor gibi, bir saplantılara gitmemek lazım. Gönülde bir Allah makamı vardır insanın, oraya bir İlâhî tecellî olur, ama bir gram olur ama trilyonlarca ton olur, her insanın kendi kâbiliyeti nisbetinde Cenâb-ı Hakk’a karşı olan yakınlığını tesbit eden bir hikmettir ki, bu ancak mânâ eğitiminden sonra, gönüldeki ilâhî tecellî, kapılanmanın açılmasından sonra meydana gelebilen bir hâdisedir. Yani böyle yarım yamalak eğitimlerle, bilgilerle, olacak bir hâdise değildir. Nitekim “MEN AREFE NEFSEHÛ FAKAT AREFE RABBEHÛ” hadis-i şerifinde Fahri Kainat Efendimiz şöyle buyurmuştur: Kim ki nefsine ârif oldu bildi, Allah’ı bilmiş ârif olmuştur”) meydana geldikten sonra, bunu bulması lâzım Mevlâna’nın. AMA ŞEMS KALIRSA BULAMAZ. KENDİNE DÖNÜP, KENDİ GÖNLÜNDEKİ İLÂHÎ CERYANI BULAMAZ. ONUN İÇİN, HZ ŞEMS’İN MUTLAKA AYRILMASI LÂZIMDI…

Hz Şems,çok zarif bir cümle sarfetmiştir bir başka âlemden. Âlemin bir başka sayfasına çekmek isterim sizi, Hz Mevlâna ile mânâda buluştukları zaman, (hangi anda? .., her ikisi de dünyasını değiştirdikten sonra mı, yoksa Şems gaybubetindeyken mi geldi de konuştumu diye tasavvur edelim) ” BU GÖNÜL SENİ O KADAR SEVİYOR Kİ CELÂLEDDİN, SENİN UĞRUNDA ÖLMEDEN HUZUR BULMADI” Onun için Hz Mevlâna, mânâ âleminden telsizle aldığı bu cümlesinden sonra, Hz Şems’den bahsederken “AŞK ŞEHİDİ” diye bahseder. Yine ilâve ederek “AŞK ŞEHİDİ’NİN KANI TAZEDİR, KURUMAZ VE KOKUSUNU KAYBETMEZ” diyor…

Hz Şems’in gaybubetindeki iki esrarın, bir tanesi, Hz Mevlâna’nın kendi kendini bulma eğitimi, (üçüncü safhası) Mevlâna’nın üçüncü perdesini sağlamak için, kendi kendinde İlâhî sırrı bulmasıdır. İkincisi de Aşk Şehidi dediğimiz hâdiseyi bir anlamda repertuara kazandırmak için kabul etmiştir bu gaybubeti.

- Hz Şems’in gaybubetinden sonraki, o İLK FIRTINALAR Hz Şems’in bedenini aramak, kanının hesabını sormak gibi fırtınalar geçtikten sonra, Hz Mevlâna’da müthiş bir yangın oldu. Bu yangın, her hücresinde seyrettiği, izlediği bir yangındı. Hiçbir şeyi düşünememek, hiç kimseyle konuşamamak gibi dertleşmek şöyle dursun, ifade edememek, bakamamak… Baktığı zaman Şems’le bakmaya alışmış, O’nunla baktığı zaman başka şey görüyor, Şems’siz baktığı zaman herşey bomboş… Bir sahne düşünün, o sahnede insanlar vardı… birden bire ışıklar söndü âdeta kartondan silüetler kaldı…

Evet… Hiçbir şey kalmadı, Mevlâna eridi… gidiyor, herkesin gözünün önünde… Başta Sultan Veled olmak üzere, gerçekten çok seven yakînleri vardı yanında. Bunlar perişan oldular. Gözlerinin önünde mum gibi eriyip sönüyordu. Ayne böyle idi Mevlâna’nın o safhası. Her gün bir adım, her gün bir adım daha eriyordu… Beden bitmek üzere idi. Böyle bir bitkinliğe doğru giden bir çöküş… Rengi bembeyazdı… Öyle sarı filân değil. Yemek yok, içmek yok… Bir an için Sultan Veled Hazretlerinin “Baba sünnete riayet etmeyecek misin? ” yani (tirit yemeyecek misin? anlamındaki ikazından sonra) haftada bir gün tirit yemeğe başladı Mevlâna…

Şimdi buradaki bu iniş, çöküş ve yokluğa doğru gidiş, madde gözüyle görülürse, (Hani mum gibi eridi, bir insan için, bir ağır hasta için kıyas olmaz ama iyi anlaşılması için söylüyorum) nasıl böyle çöker denir ya… Biran için ölümün eşiğine gelecek gibi olur ya… İşte öyle eridi. Peki niye bu kadar eridi? .. Ne oldu? .. BİR SIFIR NOKTASINDAN GEÇMESİ LÂZIM Kİ, GÖNLÜNDEKİ İLÂHÎ AŞKI BULABİLSİN. İŞTE O SIFIR NOKTASINA ÇEKİLİYORDU…

VUSLAT VE FİRKAT EĞİTİMİ
Hz Şems’in sağlığında yaptığı eğitim, vuslat eğitimiydi. (Vuslat eğitiminden kasıt şu: Karşı karşıya geçip her şeyi öğretmek, ceryanını ona aktarıp bilmediklerini göstermek, evreni seyrettirmek, bu bir vustal eğitimidir)

 

Çok hoş bir şeydi ama, sıfır noktasından geçmesi lâzımdı. Bu sıfır noktasından geçmesi için de bedensel olarak en asgâriye indi. İşte o en asgâri düzeye inipte, neredeyse öldü ölecek, kurudu kuruyacak dedikleri an, çat diye sıfır noktasından geçti ve gönlünde yavaş yavaş İlâhî Aşkı sezmeye başladı. Hikmetlerin en incesidir ki, bu seyrettiği, sezdiği AŞK’TI. Şems’in sedasını duymaya başladı.

İlk, CENAB-I HAKK’IN KENDİSİNE TECELLİSİ, ŞEMS’İN FOTOĞRAFINI GETİREREK TECELLİ ETTİ GÖNLÜNE… Bu O’na yepyeni bir dirilik verdi. Bu dirilikle o zayıf bedeninde, bembeyaz çehresinin arkasından öyle bir dinçliğe kavuştu ki cihan pehlivanı oldu bu sefer. Yani onun bedene yenilmesi, ONUN HÜCRELERE TÂBİ OLMASI TAMAMEN KALKTI ARTIK. TAM MÂNÂSIYLA BİR CİHAN PEHLİVANI OLDU. ÇÜNKÜ, GÖNLÜNE AŞK-I İLÂHÎ BİR İKSİR GİBİ AKMAYA BAŞLAMIŞTIR…

İşte ondan sonra da takdirdeki; “GEL BAKALIM, SEN BU KÖPRÜYÜ GEÇTİN, ŞİMDİ GÖNLÜNDEKİ BU İLÂHÎ AŞK-I İNSANLARA AKTAR BAKALIM” EMRİ ZUHUR ETTİ ve ondan sonra, o zayıflama, o çöküş devrinde oğluyla bile konuşmaktan imtina eden Mevlâna bir anda bütün dünyayla konuşmaya başladı. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın akıttığı aşk ceryanını öyle kendi kendine frenlemek mümkün değildir. İşte o sırada, Hüsamettin Çelebi ve başkaları rastladı. Vaazları oldu, sohbetleri oldu ve hiç kesiksiz dağıtmaya başladı bu sefer İlâhî sırrı. Bu dağıtım sırasında da, (pek çok öyküleri var) Mevlâna, üçüncü sayfa diye tarif ettiğim hayatında insanlara yansıyor. İlâhî Aşk Şems’e, ondan da Mevlâna’ya yansıyor…

HZ ŞEMS’İN MEVLÂNA’YA İKİNCİ EĞİTİMİ “FİRKAT EĞİTİM” DİR.

(Mânâ ilimlerinde buna Fîrkat Eğitimi, YAKAN AYRILIK denir) YAKAN AYRILIK’ta bir eğitimdir. Şems’in gitmesi yakıcı bir ayrılıkla, onu eritip sıfır noktasına getirip, ondan sonra bırakıverir tekrar gönül sath-ı mailine. İnsanları yetiştirme faslına geçti. Hayatının bu safhasında çok ilginç hâdiseler olmuştur. (Fakat bunları biraz evvel söylediğim gibi bizim kastımız Hz Mevlâna biyoğrafisi değil, bunların teferruatını okuyucularım kitaplarından okuyabilirlir) Benim çok hoşuma giden iki önemli öykü var, onları size anlatmak isterim…

Benim çok hoşuma giden iki öyküsünden bir tanesi; Konya’da saray kuyumcusu olan Selâhattin Zerkubî’nin (Zerkubî demek: Kuyumcu, altın alan, işleyen anlamına geliyor) öyküsüdür. Selâhattin Zerkubîn’nin köşe başında bir dükkanı vardı… Mevlâna bir gün 8, 10 talebesiyle o dükkanın önünden geçerken, o sırada da altın çekiçliyordu Selâhattin. Altın çekiçleme; eskiden kuyumculukta böyle silindirler gibi, altın işleyecek fazla mekanizmalar yok, çekiçlerle bir örsün üzerinde ince ince, tık tık tık… vuruşlarla vurularak bilezik haline getirilirdi. Kuyumculuğun ustalığı işte odur. Hassas bir şekilde, belli bir tazyikte vurulacak ki altın dağılmayacaktır. Böyle bir operasyon içerisindeydi Selâhattin Zerkubî. Mevlâna’yı tanırdı ama onun âşıklarından, dervişlerinden değildi, özel bir yakınlığı yoktu.

İşte tam o sırada Mevlâna oradan geçerken… bu tin tin tin… ince ince… o altının kendine has güzelliğinde, tık tık tık… o çekiçin darbelerindeki hassasiyette… ve bu ritimde, bir İlâhî cezbe buldu… Yani bir anda raks meydana geldi… Bu raks hâli dolayısıyla, dönmeye başladı Mevlâna… dükkanın önünde…

 

 

Hz Mevlâna’yı Konya’lılar çeşitli kademelerde çok iyi tanıdıkları için herkes toplandı, Hz Mevlâna’yı seyretmeye başladı. O anda da bileziğin kıvamı geldi, bir daha vurulursa ezilir, çekicin bırakılması lâzım… Fakat Selâhattin o raksı bozmak istemedi, vurmaya devam etti… bilezik parçalandı… Yenisini aldı taktı, yenisini aldı taktı, yenisini aldı taktı… üçbuçuk saat semâ etti. Mevlâna Hazretlerinin nihayet ayakları yerden kesildi… Durdu… Selâhattin çekici masasının üzerine bıraktı…

- Ey Konya halkı! Dükkanım helâldir, yağmadır, gelin boşaltın diye haykırdı Selâhattin Zerkubî; halk şaşırdı… Koskoca saray kuyumcusunun dükkânındaki altınlar nasıl yağma edilir. Tekrar: helâldir, benim için zevktir. Allah razı olsun benim malımı yağmalayanlardan… dedi. Sonra da Hz Mevlâna’nın peşine takılıp, bir numaralı talebelerinden birisi oldu.

Buraya kadar coşkulu bir insanın, Hz Mevlâna karşısında erimesini irşad olma olayını seyrediyoruz ama, bunun arkasından bambaşka bir hâdise geldi.

Bir gün Selâhattin’in kızı, “babacığım sana hayırlı bir haberim var, Vezirin oğlu beni istiyor. Biz birbirimize meftunuz… Babasına söylemiş, babası da Selâhattin gibi bir kuyumcunun kızı, ancak bizim (küfüv derler eskiden, denklik) asâletimize yakışır diyerek sevinmiş.

Ama Selâhattin bir an düşündü ki; o eski Selâhattin değil, artık. Şimdiki Selâhattin’de bir şey yok ki… Bozuk para bile kalmamış, bırak altını… O eski denk olma hâli kalmamış. Bir vezirin oğluna verilecek kızın çeyizi, hatırından hayâlinden geçmez bile… Üç arkadaşı yardım edecek olsa, nihayet normal ev eşyasını ancak alabilirlerdi. Böyle bir bunalım içesirisinde kızına hiçbir şey söylemeden, Hz Mevlâna’nın huzuruna gitti, hiçbir şey belli etmeden oturdu.

Hz Mevlâna:

- Selâhattin gönlünde bir yük var, kaldır. Bu yük beni de bunaltıyor… dedi.

- Yok efendim dediyse de Selâhattin Zerkubî,

- Hayır bunalıyorum, lütfen anlat dedi…

Selâhattin de bu emir üzerine aynen anlattı…

Hz Mevlâna sohbetten sonra ayağa kalktı “Rabbim bilir, kendi bilir diye niyaz etti” Yani üstü kapalı olarak sen bizim için bütün altınlarını feda ettin, kızın şimdi mahçup olacak, yahut kızı beş parasız bir kuyumcunun kızı olduğu için vezir oğluna istemeyecek gibi bir tezat doğdu.

O zamana kadar da, şehrin ileri gelenleri, zenginleri, devlet adamları, Mevlâna’ya her ziyaretlerinde veya rastladıklarında saygıyla eğilirlerdi. “Efendim, bir emriniz var mı diye usulen sorarlardı. Mevlâna’da hayır, sağolun. Allah razı olsun der, bir şey istemezdi. Hiç kimseden birşey istemezdi. Ama, Cenâb-ı Hakk’ın tecellisi, o gün Sultan Keykubat yanından geçiyordu. Mevlâna’yı görünce, gayet hürmetkâr ve bir şekilde sultanlığını üzerinden atarak, büyük bir tevâzuyla selâmladı ve biz size hizmet edemiyoruz, dünyaya daldık bizi hoş gör, bir emrin var mı, dedi…

Bunun üzerine Mevlâna Hazretleri “VAR” dedi. “Şu benim adamımdır. Bunun kızını vezirin oğlu istiyormuş, kız babası sen olacaksın dedi…

Sultan,

- Başüstüne efendim dedi ve Selâhattin Zerkubî’nin kızına çeyiz yaptı. Hem öyle bir çeyiz yaptı ki, eğer Selâhattin, Mevlâna’ya gelmeyip, kuyumcu olarak kalsaydı, bunun onda birini bile yapamazdı… Hattâ o düğün için derlerki, develer üzerindeki çeyizler geçemediği için, Konya’da üç, dört sokağın duvarları yıkılmıştır. Tek o saltanat yerine gelsin diye…
İşte gözyaşları içerisinde, Hz Mevlâna, Selâhattin’e dedi ki (Taa o zaman aklına gelmişti, Allah bunu öder diye) Sen altınlarını bizim için dağıttın, Allah ödedi bunu dedi. Bir hususiyet yok bunda, fazla gözünde büyütme dedi…

Bu öyküsü çok hoşuma gider. Çünkü Selâhattin gerçekten de çok ileri derecede bir aşka sahip, gönle sahipti ve Mevlâna’nın dünyasını değiştirdiği güne kadar hizmet etmiş, bir rivayete göre cenazesini kıldırmış, bir rivayete göre de cenazesinin önünde bulunmuş gibi yakînliği olmuştur. Bu çok hoşuma gider, bir de hâlen Konya Meram’da bulunan Tavus Sultan öyküsü çok hoşuma gider…

TAVUS SULTAN Hindistan’da bir şeyhin talebesidir. 25-30 yaşlarında bir hanımefendidir. Şeyhi Mevlâna’yı çok severmiş. Sohbetleri sırasında Mevlâna’nın yazığı şiirleri okurmuş. Mevlâna’nın şiirleri, ticârî kervanlarla üç ayda, beş ayda, altı ayda Hindistan’a ulaşırmış. Selçukluların bir devlet olması ve devletin kendine has bir takım ihtiyaçları bulunması dolayısıyla, Hindistan’la ticârî münasebetleri devamlı surette işlerdi, onun için sık sık Hindistan’a gidilir gelinirdi.

Tavus Sultan, o beyitler Hindistan’a geldikçe, alır, okur, Hz Mevlâna’ya hayranlığı, sevgisi dürüle dürüle yumak haline gelirdi… Son kez bir Rubâisi daha geldi ki; müthiş derecede yakıcı…

Ne duruyorum, ne yürüyorum,

Üzengideki ayak gibi…

Ne susuyorum, ne konuşuyorum,

Kitaptaki yazı gibi…

Ne varım, ne yokum,

Gülsuyundaki koku gibi…

Bu Rubâi gelince, Tâvus Sultan gönlünün coşkusuna, gönlünün tazyikine sahip olamadı. Şeyhi farkına vardı ve:

- Hadi kalk Konya’ya git sen… dedi.

Tâvus Sultan çok zengindi. Konya’ya geldi ve Meram’da bir ev aldı… Bir tanburu vardı. Tâvus Sultan, tanburunu kendi başına çalar dururdu… Mevlâna hazretleri de on günde, bazen yirmi günde bir Meram’a sabah namazına giderdi talebeleriyle. Bir gün yine Sabah namazından dönerken bir tanbur sesi duydu… Şems’den bir selâm erişti… Bu ses, Şems’in selâmı olmadan çıkmaz… Ben buna bakacağım dedi… (Talebelerden bazıları oraya bir hanımefendinin geldiğini biliyorlardı, hiç ağızlarını açmadılar) Hz Mevlâna kapıyı açtı, içeri girdi… Baktı ki tanbur çalan bir hanımefendi. Oradaki sohbetleri ve muhabbetleri üç buçuk gün devam etti.

Bu müddet zarfında talebeleri hiçbir şey söylemeden Efendi Hazretleri tekrar çıkacak diye beklediler. Ama bu bir nev’i Şems gaybubeti gibi bir şey olmuştu. İçerdekinin bir hanımefendi olması nedeniyle yavaş yavaş yine o hain dudaklara bir takım dedikodu silüetleri geldi. Artık Mevlâna Hazretleri böyle dedikodu gibi ilkelin de ilkeli hadiselerden o kadar uzaktı ki, kim ne konuşmuş, kim ne yapmış, üzerinde bile durmuyordu.

Talebeleri, kapı açılıp Hz Mevlâna görününce hepsi saf olmuştu. Mevlâna Hazretleri, talebelerine, sizden ummam da belki ileri geri konuşanlar vardır, açın da bakın Tâvus Sultan’a dedi… Kapıyı açtılar ki, BİR AVUÇ KÜL… Yandı dedi… Bu kadarmış tahammülü… Üç buçuk gün yanma operasyonuydu…

Bu ne anlama geliyor, bunun hikmeti nedir, nasıl oldu diye sorarsanız,

-BU AŞKIN MADDEYE YANSIMASIDIR. YAKMA… MADDEYİ YAKMADIR… Biliyorsunuz, Aslı’da aşk ateşiyle yanarak ölmüştür. Yani aşk ateşi çok şiddetli geldiği zaman resmen yakar, kül eder. Bu samimiyetini gösteriyor. Hiç kimse kendi kendisini, beşeri sevgiler, mecâzi sevgilerle, ben İlâhî aşka kıyasla bu sevgiyi duyuyorum diye, aldatmasın… O NEFSE AİTTİR. ÇÜNKÜ, İLÂHÎ AŞKLA KARŞI KARŞIYA GELEN KİMSENİN HÂDİSESİ MUTLAKA YANGINLA BİTER. İLÂHÎ AŞKA aitse o birliktelik, onun dışı mecâzi aşk dediğimiz beşeri aşka aittir. Ama bir mü’minin, bir mü’mine sevgisi fazla olabilir. Bilhassa karı koca arasında çok sıcak olabilir, bunlar mahzurlu şeyler değildir. Şeriatların emrettiği güzel şeylerdir. ÖYLE KENDİ KENDİLERİNE AŞKLARINI YÜCELTENLER TÂVUS SULTAN’NIN KÜLÜNÜ UNUTMAMALIDIRLAR…

        

İLAHİ ENTE MAKSÛDİ VE RIZAKE MATLÛBÎ

ALLAHÜMME SALLİ ALÂ SEYYİDİNÂ MUHAMMEDİN VE ALÂ ÂLİ SEYYİDİNÂ MUHAMMED

 
Cahit Yetgin
www.cahityetgin01.tr.gg