KALB-İ SELİM İLE ALLAH DİYELİM

ALLAH VAR… KEDER YOK…

Mevlana Beyazid-i Bistami K.S

 

http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTBXmy3ThrwdFVRVpgPvtVXz43FrIEKPf4_wKgNOKUCtBM8ut5P&t=1

 

Mevlana Beyazid-i Bistami K.S.

ŞEMÂİLİ

Bayezîd-i Bistamî, sûreti itibarıyla Hz. Ebû Bekir (r.a)’a benzerdi. Uzunca boylu, zayıf bedenli, beyaz tenliydi. Seyrek ve ak sakallı, çukurca gözlü idi. “Sultânu’l-ârifin” diye anılırdı. Selman-ı Fârisî’nin memleketi olan İran ‘dan yetişen yiğitlerdendir.

HAYATI

Altın silsile, Ca’fer-i Sâdık ile Hz. Ebû Bekir’in soyu ve yolu ile Hz. Ali’nin soyunu ve meşrebini birleştirdikten sonra halkasına Bâyezid Bistamî’yi de aldı. Bâyezid Bistamî, Hz. Peygamber’in kendisine : “Bunlardan Öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişecek” buyurduğu Selman Fârisi (r.a)’ın memleketi olan İran’ın Horasan bölgesinin Bistam şehrinden.

Adı Tayfur bin İsa, künyesi, Ebû Yezîd, nisbesi el-Bistâmî. “Bâyezid Bistamî” diye meşhurdur. Dedesinin Serûşan adlı bir mecûsî olduğu rivayet edilir. Babası Nişabur civarındaki Bistam kasabasının ileri gelenlerinden iyi bir müslüman ve dindar bir insan. Annesi de son derece saliha bir hatun. Üç kardeştiler. Adem, Tayfur ve Ali. Üçü de abid ve zahiddi. Fakat Tayfur yani Bâyezid içlerinde hal bakımından en üstün olanıydı.

Bâyezid Bistami, Ebû Hafs Haddâd, Ahmed Hadraveyh, Yahya bin Muâz ile çağdaş. Şakik Belhi, Zünnûn Mısrî ile dost ve arkadaş. Mezhebi Hanefî, tarikatı Sıddıkî. Memleketi Bistam’dan ayrıldıktan sonra otuz yıl kadar Suriye ve Şam civarında dolaştı. İlimle uğraştı, nefsiyiz savaştı. 324/848 veya 262/875yılında vefat eden Bâyezid, Bistam’da medfundur. Bâyezid, Ca’fer-i Sâdık ‘ın rûhâniyetinden “üveysî” yolla terbiye gördü.

BAYEZÎD BİSTAMİ

Bayezîd, cezbesi istiğraka, sevgisi aşka varan ve tevhid konusunda konuşan sûfîlerdendi. Kevakib sahibi Münavî’nin verdiği bilgiye göre, çağdaşları O’nun ilm-i tevhid ve ilm-i hakikata dair söylediklerini anlayamadıklarından çeşitli ithamlarda bulundular ve onu yedi defa memleketinden ayrılmaya mecbur bıraktılar. Fakat her defasında işleri bozuldu, başlarına belalar geldi. Bunun üzerine onun büyüklüğünü anlayarak hürmet göstermeye başladılar.

“Tevhid nedir?” diye soranlara şöyle cevap verirdi:

- Tevhid yakindir. Yakin ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbını tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir.

Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: “Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.”

MÜRŞİDLİK SIFATI

Mürşid olacak kimseyi tanımak için şöyle bir ölçü koymuştu: “Kendisine gökyüzünde uçma veya bağdaş kurma kerameti verilen kimseye hemen kalkıp aldanıvermeyin. Önce onun emir ve nehiy çizgisindeki yerine, şer’i hududa riayetteki durumuna bakın.”

Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek “Buna aldanmam” dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.

Halkın hali ve ariflerin ahvali arasındaki farkı şöyle belirtirdi: “Halkın ahvali vardır, fakat arifin bir tek hali bile yoktur. Çünkü arifler suretten geçmiş, sirete yönelmiş ve onların varlıkları Hakk’ın varlığında fena bulmuştur. İnsanların Allah’a en yakın olanları insanlara en müşfik olanlarıdır.

Zahidlerin dünyadaki arzusu keramet, ahiretteki istekleri makamat, ariflerin dünyadaki istekleri imanla yaşamak, ahiretteki temennîleri afv-i ilahi’ye kavuşmaktı.

Sordular:

- Namazı nasıl kılıyorsun? Şöyle karşılık verdi:

- Buyur ya Rabbi, emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyorum, diyerek namaza başlarım. Tertil üzere Fatiha ve zamm-ı sureleri okurum, tazim ile rükua varır, tevazu ile yere kapanıp secde ederim. Veda selamı gibi selam verip namazımı huşu ile tamamlarım.

FIKIH VE VEHBÎ BİLGİ

Bayezîd-i Bistami bir gün camide fıkıh okutan bir alimin ders halkasına katıldı. O sırada biri geldi ve fakihe bir “feraiz” meselesi sordu: “Biri öldü, geride şu şu malları ve şu şu akrabaları kaldı. Bunun mirasını nasıl taksim ederiz.” Fakih, sorulan soruya cevap vermeye çalışırken Bayezîd, şöyle bağırdı:

-Ey üstad! Öldüğünde Allah’tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun?

Orada bulunanlar birbirlerine hayret ve donuk nazarlarla bakarlarken Beyazîd, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“İnsanın gerçekten sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. Öldüğünde sadece Mevla’sı kalır. Tıpkı önceden olduğu gibi. Çünkü insan dünyaya gelmeden önce de yalnızdı. Bu alemde de yalnızdır, ama çoğu zaman yalnızlığının farkında olmaz. Kabre konulduğunda yalnızlığını anlar”

Fakih onun bu ince anlamlı sözleri karşısında ona sordu:

- Sen bu ilmi kimden, nerede ve nasıl aldın? Bayezîd şu karşılığı verdi:

- Bu ilim bana Hak vergisidir (vehbidir). Çünkü Allah Resûlü (s.a.) buyurur: “Bir kimse bildiğiyle amel ederse Allah O’na bilmediklerini öğretir.”

Sordular:

- İnsan ne zaman, “erenler” derecesine erişir? Dedi ki:

- Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.

Bayezîd, zahiddi. Zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah’tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.

Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında “kendisinden daha şerli kimse” bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.

İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için “mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.”

AÇLIK VE HİKMET

Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin “açlık” olduğunu anlatmak için derdi ki:

“Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar.”

Sordular:

- Marifeti neyle buldun? Şöyle cevap verdi:

- Aç karın ve çıplak bedenle.

- Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere:

- Eğer Fir’avn aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı, diye karşılık verdi.

HALKA HAKK NAZARLA BAKMAK:

Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı:

“Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Nitekim Yunus’ un şu sözü de bu anlamdadır:

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaradılanı severiz

Yaradanından ötürü.

Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı.

“La ilahe illallah (Allah’dan başka tanrı yoktur) sözü cennetin anahtarıdır.” hadisini şöyle açıklardı: Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır:

1. Yalan ve gıybetten sakınan bir dil,

2. Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp

3. Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide

4. Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel.

RİYAZAT VE AŞK

Aşk şarabından içti, kendinden geçti. Bu yüzden bazan Bayezîd’i soranlara: “Ben de otuz yıldır onu arıyorum, fakat ondan bir eser bulamıyorum” derdi. O’nun bu sözü Zünnun el-Mısrî’ye nakledildiği zaman demişti ki:

“Kardeşim Bayezîd Hakk’a giden bir cemaatle Hakk’a gitmiş ve ondan eser kalmamıştır.” Çünkü o “fena fillah”a ermiştir.

Riyazat ve mücahede, aşk ve cezbe ehlinden olduğu için tasavvufu şöyle tarif ederdi:

“Tasavvuf, rahat kapısını kapayıp, sıkıntı ve mücahede kapısını açmaktır”

Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbn Arabi’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabi eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabi’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbn Arabi’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabi’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistami meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şühûdî yaygınlık kazanmıştır

Alıntı: ilminfazileti /Tarih: 2/4/2011

HASAN FEHMİ TEZDOĞAN EFENDİ MELAMİDİR KENDİSİ

HASAN FEHMİ TEZDOĞAN

EFENDİ MELAMİDİR KENDİSİ

 
 
     Yolumuzu ve gönlümüzü aydınlatan Efendimiz Hasan Fehmi Tezdoğan Hazretlerine Hürmet, Saygı ve Sevgiler.1885 yılında Makedonya’nın İştip iline bağlı Muşansa köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Mahmut Efendi, annesi ise Nefise hanımdır.

    Melamet neşvesiyle yanan bir aileden gelen Hasan Fehmi Tezdoğan mürşidi Hacı Ali Rahmi Efendiden hilafet alınca, bu yönde kısa zamanda temayüz etmiş, ilmi, irfanı ve genç dinamizmiyle etrafına aşıkları ve temiz gönüllüleri toplamıştır.    Osmanlılar’ın Avrupa’yı fethi sırasında, 2.Kosova Meydan Savaşı’ndan sonra o yöreler tümüyle Türklerin eline geçmişti. Elde edilen bu bölgeleri koruyabilmek için Türkleştirmek gerekiyordu. Bu nedenle, Anadolu’dan Rumeli’ye Türk aileler getiriliyor ve gerekli görülen yerlere yerleştiriliyordu. İşte bu işlem gereği, Hasan Fehmi Efendinin sülalesi de o zaman Bursa’nın Tomat nahiyesinden alınmış, Rumeli’ye getirilmiş ve İştip civarına yerleştirilmişti. Yerleştirilen ailenin reisi Kadir Dede’nin Bursa’dan geldiği kendi kabir taşında yazılıdır.

   Bilineceği üzere Hasan Fehmi’nin yaşadığı yıllar Osmanlı Devlet’nin çöküş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları idi. Dedeleri, Osmanlılar’ın parlak devirlerinde gelmişler, yeni yurtlar kurmuşlar, ömürlerini bu güzel düzende geçirmişlerdi. Hasan Fehmi Tezdoğan ise çöküş yıllarında doğduğundan, bunun doğuracağı acı ama gerçek sebepler neticesi, dedelerinin doğum yerine, anayurda geçmişlerdir. Hasan Fehmi’nin anayurda gelişi Balkan Harbi’nin olduğu yıllardır. Yerleşim bölgesi olarak Egeyi seçer. Hasan Fehmi Tezdoğan Efendi çocuklarınla İzmir Menemen’e yerleşir. Ana yurdumuzdan düşman temizlenmiştir. Menemen’de zahirecilik, bakkallık ve tütüncülük yapar. Bu işler nüfusu kalabalık olan Hasan Fehmi Tezdoğan Efendinin ailesine yarar sağlamayınca 1939 yılında İzmir’de Darağacı semtine göçer.

    1947 senesinde Hacı Hasan Özlem Efendi ‘yi irşadla görevlendirir.
12 yıl burada yaşamını temin eden ve sevenlerini aşkı ilahi ile bezeyen Hasan Fehmi Tezdoğan 1952 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur.

    Kabri İzmir Altındağ’da Kokluca Mezarlığı’nda S:1 A:19′dadır.

    Hayatı boyunca Sünneti Seniyye üzerine yaşamaya gayret eden Hasan Fehmi Tezdoğan Efendinin Ruhu için El Fatiha…
****

 

 

NAZAR BER KADEM

NAZAR BER KADEM

 

 

“Her kim gözünü haramdan sakındırırsa elbette Allah Teâlâ ona öyle bir iman nasib eder ki kalbinde onun lezzetini tadar.” (Hadis-i Şerif) Bu ıstılah «göz ayağa bakacak» manasına.. Sâlik, şehirde, sahrada, yolda, her yerde gözünü ayağına mıhlayacak, daima yere bakacak ve onu başıboşluktan, dilediği yere bakmaktan koruyacaktır. Bu ölçüde, göz nereye değerse oraya akan gönlün perişanlıktan kurtarılması ve kendi iç âlemi-ne bağlı kalması hikmetini okuyoruz. (Reşahat) Zahir olarak baktığımızda sâlikin kalabalık yerlerde, özellikle bayanların çok olduğu çarşı ve pazar yerlerinde zarûri haller dışında gözünü kaydırmaması, nâ-mahrem yüzlere bakmaması mana-sına gelen “nazar ber kadem” haline büyüklerimiz çok derin anlamlar yüklemişlerdir. Edeble Varış Lütufla Dönüş” adlı eserinde İsmail Çetin Hocaefendi: “Nakşibendiyye tarikatının ikinci temeli “Nazar ber kadem” cümlesidir. Yani, yürümek esnasında ayağın önüne bakmaktır. Ondan sonra bakışı sağa sola iletmemektir. Sâlik, aslî vatanın yolcusu olduğu için şeraitle yürümek ve istikamet yolunun dışında hiçbir şeye bakamaz demektir. Böyle yürümekle sâlik kalbini muhafaza etmeye muvaffak olur. Önüne bakmayanın şüphesiz gözü, layık olup olmayan yerlerde dolaşır, istikamete aykırı bir cisme veya manzaraya isabet eder. Dolayısıyla kalbin nazarı, dikkati dağılır. Göz gördüğünü hiss-i müştereke, o da hayal, o da mutasarrıfa, o da hafıza kuvvetine görüleni naklederse kalb sahibi zifir karanlıkta olduğu halde önce gözün gördüğü hayali suretlerden kurtulamaz. Yatağına girer, uyku uyuyamaz. En büyük rahatsızlık istirahatî anlarında olur. Fahr-i Âlem (sav) Hz. Ali’ye hitaben “Gözünü döndür, önüne bak” emrini vermiştir. Mevlana Cami (ks): Misafirin nazarının, bakışının, ayağın bir metre ilerisini geçmemesi mühim edeblerdendir. Asli vatanına sefer eden zatın kendi yolunu engelleyenden yüz çevirmesi gerektir. Maddi şer’an fena manevi aklen güzel manzaralardan gözünü sakındırmayan yolda kalır. Her ikisinden de hayali ve mutasarrıfa kuvvetinin vasıtasıyla dimağın hafıza merkezinde sâlikin kalbini kelepçeler, ister istemez kalb onunla meşgul olur. Çünkü kalb-i insânî maksadına muhalif bir şey gördüğünde son derece müteessir olur. Nefs ruhani bir şey gördüğü zaman o da sevinir, fakat sevinirse yol kapanır.” buyurmuştur.

 NAZAR GÖNÜLÜN BAKIŞIDIR “Nazar ber kadem” Farsça bir tabirdir. Kelime manası, nazar ayak üzerinde olacak, göz önüne bakacak demektir. Nazar, gönlün bakışıdır. Bu, gözün tabii görüşünden farklıdır. Nazarda niyet ve ciddiyet vardır. Nazar, gelişigüzel bir bakış değil, gönülle iradeli bir yöneliştir. Bu yöneliş iyi olursa iyi sonuç verir, kötü olursa kötü sonuç verir. Mesela Allah (celle celalüh) dostlarının nazarı kalbi diriltir, hasetçinin nazarı kemikleri eritir. Birisi saadet, diğeri felakettir. Kadem, ayak ve adım demektir. Ayak yürüyüşü, adım davranışı anlatır. “Adımını dikkatli at” demek, gidişat ve davranışlarına dikkat et, sakat iş yapma demektir. “Şeytanın adımlarına uymayın.” (Bakara, 164, 208) ayeti de bu manadadır. Kadem uğur ve bereket manalarına da gelir. Bereket ve huzura sebep olan kimseye “Kademi uğurlu geldi” denir. Kadem denge, sağlamlık ve sebatı da çağrıştırır. Sözünden caymayan, işinde sağlam olan, sabırlı ve güvenilir kimseler için “Sabit kadem bir insandır” denir. Arifler, “nazar ber kadem” tabiriyle Hak yolcusunun hem zahirine hem de batınına ait pek çok edebi anlatmak isterler. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:

EDEP İÇİNDE YÜRÜMEK Hak yolcusu, yolda yürürken gözü ayağı üzerinde ve yolunca yürümeli, edepli olmalı, adımlarını sakin atmalı, sevimsiz hal ve hareketlerden, kibirli tavırlardan şiddetle sakınmalıdır. Bu konuda sünnete uymalıdır. Âlemlere rahmet olan Rasûlullah Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) yolda yürürken sağa sola bakmazdı. Önüne nazar buyurur, gideceği yöne yönelirdi. Yürüyüşü çok dengeli ve intizamlı idi. Kibirli bir şekilde, el kol hareketi yaparak ve sallanarak yürümezdi. Adımlarını hızlı fakat sakince atardı. Yüksekçe bir yerden iniyormuş gibi yürürdü. Adımlarını atarken yeryüzü saadetli ayakları altında dürülüyormuş gibi olurdu. Bir kimseye yöne-leceği zaman sadece mübarek başını çevirmez, bütün vücuduyla ona yönelirdi. Kimseye arkasından ve uzaktan seslenmez, yanına varınca konuşurdu.

GÖZÜ VE GÖNLÜ HARAMDAN ÇEKMEK Hak yolcusu, gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeylerden korumalıdır. Kendisini ilgilendirmeyen şeylere takılmamalıdır. Gözünü haramdan korumayanın gönlü ilâhi muhabbetten mahrum kalır. Bu yolda ciddi olmayan kimseden ciddi işler çıkmaz. Allahu Tealâ, bu konuda bizlere şu emri vermiştir: “Resûlüm! Mümin erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çeksinler, namus ve iffetlerini korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temiz bir davranıştır. Hiç şüphesiz, Allah (celle celalüh) bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini harama bakmaktan çeksinler. Namus ve iffetlerini korusunlar.” (Nur, 30-31) Hazreti Resûlullah Efendimiz(aleyhissalatu vesselam) harama bakmayı şeytanın kalbe fırlattığı zehirli bir ok olarak tanıtmıştır. Kalbi bu okların zehrinden ve zararından korumanın tek yolu gözü muhafaza etmektir. Bunun için kalbe katılık verecek işlerden, görüntülerden, şekil ve suretlerden gözü uzak tutmalıdır. Gözünü ve dilini haramdan korumayan kimse veli olamaz.

TEK HEDEFE YÖNELMEK Hak yolcusunun gözü ve gönlü aynı hedefte toplanmalıdır. Buna himmetini bir noktaya toplamak, işine yoğunlaşmak, hedefine kilitlenmek denir. Dünya ve ahiret işlerinde başarılı olmak isteyen herkes, bu hali elde etmelidir. Yoksa yolda kalır. Aklı, fikri, kalbi ve kalıbı aynı noktaya yönelmeyen kimselerin bütün işleri verimsiz olur. Kalp ve kalıbın birleşmediği ibadet tatlı olmaz, hizmet başarıya ulaşmaz, iş güzel sonuç vermez. Hak yolcusunun kilitleneceği biricik hedefi Allah (celle celalüh) rızası olmalıdır. Bütün gayretini bu yolda kullanmalıdır. Allah’tan (celle celalüh) gayri şeylere iltifat etmemelidir. İbadet, zikir ve hizmetinde insanlardan bir şey beklememelidir. Hatta ahiret nimetlerini bile düşünmemelidir. Hayır olarak her ne yaparsa sadece Yüce Allah’ın (celle celalüh) rızası ve sevgisi için yapmalıdır. Gönlünü keşif, keramet, cezbe gibi manevi nimetlere takmamalıdır.

 DEVAMLI HAREKET VE İLERLEME HALİNDE OLMAK İmam Rabbanî (ks) buyurmuş ki: “Nazar ber kadem, Hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçmez şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlayış vakıaya aykırıdır. Bundan anlaşılması gereken şudur: Göz devamlı ileri bakmalı, ayak da onu takip etmelidir. Çünkü yüksek makamlara önce göz dikilir, sonra adım atılır. İnsan gözünü yükseklere dikmeli ki, gayretini ona göre kullansın. Maneviyat yolunda aza kanaat eden az kazanır. Oturan yol alamaz. Çalışan mahrum olmaz.” Hak yolcusu, ibadet, vazife ve hizmetlerinde adım adım ilerlemeli, bir noktaya çakılıp kalmamalıdır. “İki günü eşit olan kimse zarardadır.” hadisi, Hak yolunda yürüyenleri ve ebedi saadetini kazanmak isteyenleri uyarmak içindir. Çünkü Yüce Allah’ı (celle celalüh) tanımanın, manevi makamların ve güzel ahlâkın bir sonu yoktur. Bu yolculuk ölene kadar sürer, ahirette farklı bir şekilde devam eder. Her gün yapılan ibadet ve amelin miktarı devamlı değişmez, fakat kalbin muhabbeti, huzuru, edebi, Yüce Allah’a (celle celalüh) yöneliş şekli her an değişip artabilir. Bütün vazifeler az da olsa devamlı yapılmalıdır. Başlanmadan iş bitmez, adım atmadan yol gidilmez. Hak yolcusu, bu yolda kendinden ileri gidenleri örnek almalıdır. Zayıf ve geride kalanlara ise şefkat gösterip yardım etmelidir.

 ADIMINI SAĞLAM ATMAK Hak yolcusu, bütün gidişatının ve manevi hallerinin Kur’an ve sünnete uyup uymadığına çok dikkat etmelidir. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselam) gösterdiği ve öğrettiği edeblere uymayan hiçbir fikir, fiil, hal ve gidişatın sonu Yüce Allah’a (celle celalüh) çıkmaz. İtikadı sağlam olmayanın ameli salih olmaz. Hak yolcusu Ehl-i Sünnet inancının dışında bir inanca sahip olmamalıdır. Seyr u sülûk esnasında elde ettiği bütün manevi halleri ancak Kur’an ve sünnetle kontrol edip kabul etmelidir. Onlara uymayan bütün tevil, yorum ve izahlardan kaçınmalıdır.

REHBERE SIKI SARILMAK Hak yolcusu, manevi terbiye esnasında gözünü ve gönlünü önündeki kâmil mürşidine dikmelidir. Onun adımlarını güzel takip etmeli, emir ve işaretlerini yerine getirmeli, mürşidinin gösterdiği usulden ve çizdiği yoldan çıkmamalıdır. Ayrıca peşinden gittiği rehberine güvenmeli, onun izini takip etmeden kendi başına hedefe gidemeyeceğini bilmelidir. Müridin kademi mürşidin kademine uygun olmalıdır. Mürşidin kademi, onun hal ve ahlâkıdır. Buna meşrep de denir. Meşrep, su kaynağı demektir. Hak yolcusunun gidip gelip su alacağı tek kaynağı önündeki mürşididir. Bütün âlem mürşid dolu olsa, Hak yolcusu gönlünü önündeki kâmil mürşidinde toplamalıdır. Gönlü bir ona bir buna kayan, her gördüğü veya duyduğu mürşidin peşine takılan kimse hiçbirinden doğru dürüst istifade edemez; ancak kalbini dağıtır, yolda kalır. Bir de kâmil ve mükemmil olmayan kimseye mürşid diye tabi olmamalıdır. Şah-ı Nakşibend (ks), Seyyid Emir Külal Hazretleri’nin terbiyesinde iken, mürşidi kendisini bir işe gönderdi. Yolda önüne Hazreti Hızır (as) çıkıp kendisiyle konuşmak ve arkadaşlık yapmak istedi. Şah-ı Nakşibend (ks) ona hiç iltifat etmedi, arkadaşlık kurmaya da yanaşmadı. Hazreti Hızır (as) kendisini tanıtınca Şah-ı Nakşibend (ks) dedi ki: – Ben senin Hazreti Hızır olduğunu biliyorum. Fakat seninle muhabbet edemem. Benim bir gönlüm var, onu da mürşidim Seyyid Emir Külal Hazretleri’ne verdim. Artık ondan başka kimseye verecek bir gönlüm ve sevgim yok. Sen işine bak, ben de kendi işime bakayım. Dönüşte durumu mürşidine anlattı, Hazret memnun oldu ve: – Güzel etmişsin, buyurdu.

HER HALDE EDEPLİ VE MÜTEVAZI OLMAK Hak yolcusu, manen ilerledikçe nefsin afetlerinden korkmalıdır. Bunun için her halde edebe sarılmalı, boynunu bükmeli, kibirden ve benlikten Yüce Allah’a (celle celalüh) sığınmalıdır. Bir başarıdan sonra bunu kendine mal eden ve insanlara burun büken nice başlar, baş aşağı gitmiştir. Arifler der ki: Bir insanın ilmi artar da edebi artmazsa onun Allah’tan (celle celalüh) uzaklığı artar. İbadeti çoğaldığı halde tevazusu çoğalmayan kimsenin benlik deresinde boğulmasından korkulur. İnsan, işin başından çok sonunu düşünmelidir. Onun için devamlı yalvarış içinde olmalıdır. Kalp ümit ve korku içinde bulunmalıdır. Ümidin korkudan biraz fazla olması iyidir, fakat ben artık kurtuldum, cenneti garantiledim, insanlar helâk oldu demek, tehlikenin ta kendisidir. Hak yolcusu ibadet ve ameline değil, Yüce Allah’ın (celle celalüh) rahmetine güvenmelidir. İlâhi destek olmadan kendi başına bir yol alamaya-cağını bilmelidir. Bu yolda asıl sermaye, kendinde bir varlık görmemektir. Bütün âlemlere rahmet kılınan Resûlullah Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselam) her gün yüz defa istiğfar etmesi, onun izinden gidenlere çok şey öğretir. Allah’a (celle celalüh) giden yol bu edeple başlar, bu edeple devam eder. Bu edep hiçbir zaman terk edilemez. Edebi terk eden kimse, kendi haline terk edilir. Her konuda biricik rehberimiz ve örneğimiz olan Hazreti Muhammed (sav) Efendimiz, Miraç’ta manevi yolculuğu esnasında bu edebe bürünmüştü. Büyük arif İmam Sühreverdî (ks) bu mühim edebe şöyle dikkat çeker: “Bütün edepler Resûlullah Efendimiz’den (aleyhissalatu vesselam) öğrenilir. Çünkü O, zahiren ve batınen bütün edeplerin kaynağıdır. Allahu Tealâ, O’nun Miraç gecesinde ilâhi huzurdaki edebini bize şöyle haber vermiştir: “Onun gözü (sağa sola) kaymadı, haddi de aşmadı.” (Necm, 17) Allah Resûlü (sav) ilâhi huzura yükselirken kalb-i şerifleri bütünüyle Yüce Allah’a (celle celalüh) bağlanmıştı. Gözü, o yüce makamlarda sağa sola kaymamış, hep önüne bakmış, ulaştığı güzellikler karşısında hayâ ve edebinden terlemiş, başını önüne eğmiş ve bu hal içinde bütün makamları geçip ilâhi huzura alınmıştı. Ulaştığı manevi makam ve güzellikler onun sadece tevazu ve edebini artırmıştı. İşte onun izinden giden arifler de böyledir. Edebi korumayan kimse, geldiği yere geri gönderilir. Hak yolcusu edeple Hakk’a yaklaşır. Bu yolun her geçit ve durağında tek levha asılıdır: Edep Ya Hû… Buraya kadar büyüklerimizin kibar-ı kelamlarını ve internette araştırırken gerçekten adeta gönlümüzden geçenlerin yazıldığını görüp alıntı yaptığımız www.zehirliok.com’da -yazarın ismi yazılmadığı için sadece sitenin ismini yazıyorum- nazar ber kadem hali hakkında yeterli bilgi verildi kanaatindeyiz. Netice-i kelam olarak “nazar ber kadem” aslında müminin nazarının sürekli gönlünde olmasıdır. Çünkü müminin gönlüne Hakk’ın nazarı süreklidir. Rabbimiz “Kâinata sığmadım. Mümin kulumun gönlüne sığdım.” buyurmuştur. Eğer gönle nazar edebilmeyi öğrenirsek oradaki güzelliklerden zaten gözümüzü alamayız. Çünkü orda “En güzel” var. Selam ve dua ile…

26.06.2010/Cahit Yetgin’den

YÜKÜN AĞIR EŞEĞİN TOPAL

YÜKÜN AĞIR EŞEĞİN TOPAL..

 

 

Vaktiyle bir meczup vardı. Onu bağlamışlardı.

 Dudaklarını oynatıp Allah’a gizlice bir şeyler söylüyordu.

Orada bulunan bir adam, meczubun ağzından çıkan yüce sırrı anlamak için dudağına kulak verdi. Meczup Allah’a diyordu ki:

“Bu senin divanen bir müddettir, seninle aynı evde oturmaktaydı. Fakat sen, eve onunla beraber sığmadın. Evde ya sen oturmalıydın, ya o. Hükmüne uydum ve evden çıktım işte. Mademki sen varsın, bu meczup yok artık.”

Ey oğul!

Bu yolda bundan başka yol yok. Bizden ve benden daha kötü bir şirk ve günah yok.

 Bu daracık evden çık!

Yükün ağır, eşeğin de topal.

Pılını pırtını topla da buradan mekânsızlık âlemine göç! Aşk burağına bin!

Bilmiş ol ki, aşk yükünü ancak can beygiri çeker. Fakat ebediyet meydanına varmaya imkân yok, kolay değil bu. Sen, o kapıya kapılanmaya bak! Belki padişah, ansızın seni, seçkin kulları arasına alır da kendine yaklaştırır. Ancak senin, bu kapıda bulunman gerek. Bunun başka yolu yoktur.
Bu kapıda beklersen(M.ALİ AKTAR) bir gün elbette padişahın huzuruna kabul edilirsin…ŞÜPHEN OLMASIN YETERKİ SABIRLI OL VE ÇABA SARF ET…….!iÇERİ ALMAK O’NUN ŞANINDADIR ELLERİ BOŞ ÇEVİRMEZ..AMENNA VE SADAKNA..

İlahiname – Ferîdüddin Attâr

 

 

ASLAN DEDE (Meczûb)

 



*
Osmanlı son dönemlerinde bir meczup.

 

Evliyânın büyüklerinden. İsmi,  Aslan Dede olup, Meczûb diye tanınır.

 ü teâlânın aşkı ve evliyâlık hâlleri ile kendinden geçmiş olarak bulunan evliyâdan idi. Doğum târihi bilinmemekte ise de 1638 (H.1048) de vefât ettiği ve vefâtında yüz yaşını geçmiş olduğu bilinmektedir.

Zamânının usûlüne göre ilim tahsîl ettikten sonra, çeşitli vazîfelerde bulunan Aslan Dede,  bir müddet kâdı vekilliği yaptı. Daha sonra tasavvuf yoluna yöneldi. Mevki ve rütbeyi terketti. Çok riyâzet ve mücâhede yaptı. Yâni nefsin arzularına uymamak, onu terbiye etmek için çok çetin sıkıntılar çekti.

Yapayalnız bir kimse idi. Câmilerde yatar kalkardı. Bir de küçük bir kulübesi vardı. Ara sıra orada kalırdı. Gece-gündüz hücresinde bulunur,  dışarı pek çıkmazdı. Devamlı ibâdet ve tâat ile meşgûl olurdu. Çok az konuşurdu. Zarûret olmadıkça ağzını açmazdı. Muhammed Acemî isimli bir zât,  kendisine hizmet ederdi.

Aslan Dede,  birçok büyük zâta hocalık yaptı. Sesi ve yazısı çok güzel idi. Kadri yüce bir zât olup,  herkesten hürmet görürdü. Hediye olarak gelen malların hepsini ihtiyaç sâhiblerine dağıtır,  kendisi fakirlik ve sâdelik içinde yaşamayı tercih ederdi. İnsanlar onun bu hâlini görürler ve gıpta ederlerdi. Önceleri Antakya’da ikâmet ederdi. Sonra Haleb’e yerleşti.

Menkıbe ve kerâmetleri çok olup,  bir çok kimse bunlara şâhid olmuştur.

Yemen’de,  Aslan Dede’nin büyüklüğünü,  kerâmet sâhibi olduğunu bilip,  onu çok seven,  Muhammed Zücâc isminde sâlih bir kimse vardı. Bu zât, Antakya’da bulunan Ahmed ismindeki bir tanıdığına mektup yazarak,  Aslan Dede’yi ziyâret ederek ellerinden öpmek istediğini,  fakat mühim vazîfede bulunduğu için gelmesinin mümkün olmadığını,  Aslan Dede’yi ziyâret edip,  selâmını söylemesini ve kendi yerine elini öpmesini bildirdi.

Antakya’da bulunan Ahmed Efendi mektubu alır almaz,  doğruca Aslan Dede’nin yanına gitti.  Ahmed Efendi henüz bir şey söylemeden,  Aslan Dede; “Merhabâ! Bize Yemen’deki dostumuzdan selâm getiren…” dedi ve bunu dört defâ tekrar etti. Sonra; “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü.” dedi ve bunu da dört defâ tekrar etti.

Zamânın sultânı Dördüncü Murâd Han, 1638 senesinde Bağdât’ı fethe giderken,  Aslan Dede’yi de yanında götürdü. Harb esnâsında,  Aslan Dede’nin, daha önce görülmeyen,  tanınmayan bir çok asker ile birlikte düşmana karşı hücum ettiği görüldü. Nihâyet, ü teâlânın izni ile Bağdat fethedildi. Fetihten sonra Dördüncü Murâd Han; “Görünürde Bağdat’ı biz fethettik ise de,  gerçekte onu fetheden Aslan Dede’dir.” demiştir.
Aslan Dede,  fetihten sonra aynı sene içinde vefât etti.

SATILIK DÜKKAN

Talebelerinden birinin evinin bitişiğinde kullanılmayan bir dükkân vardı. Orayı satın alıp evini genişletmek istedi ve arzusunu o yerin sâhibine bildirdi. Dükkân sâhibi bu teklifi kabûl etmedi. Orayı kullanmadığı hâlde,  satmak da istemedi. Teklifini reddetmesine o talebe üzüldü. Aslan Dede sık sık talebesinin evine giderdi. Bu hâdiseden sonra yine geldiğinde,  o komşu ile konuşmalarını kendisine haber vermediği hâlde, bunu kerâmet olarak anladı ve onun almak istediği dükkân tarafına giderek,  sırtını duvara dayayıp bir müddet oturdu. Sonra kalkıp iç odaya geçerek sohbete başladı. Sohbetten sonra da evine gitti. Aynı gün, dükkân sâhibi gelip,  dükkânı satabileceğini söyledi. Hayretini görünce de; “İnanmıyor musun? İçimde,  bu dükkânı mutlaka sana satmam îcâbettiği gibi bir his meydana geldi. Bunun için satmak istiyorum.” dedi. O da adamın bu hâline çok şaşarak bunun hocasının kerâmeti olduğunu anladı.

ŞEYH ŞABAN-I VELİ Hz.leri

  

  Allah Dostlarından Parıltılar

ŞEYH ŞABAN-I VELİ Hz.leri

 

Şeyh Şa’ban-ı Veli hakkında sınırsız efsane anlatılmaktadır. Anlatılan bu olaylardan bazıları şunlardır;
Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Şeyh Şa’ban-ı Veli’yi hayırsever bir kadın yanına alarak evlat edinmiş onun eğitimiyle ilgilenmiştir. Mahalle mektebinden sonra İstanbul’a eğitime giden Şeyh Şa’ban-ı Veli burada iyi bir medrese eğitimi görür. Buna rağmen büyük bir arayış içindedir ve bu arayış sırasında bir gün rüyasında “Sılaya dön, kurtuluş oradadır” diye bir ses duyar. Ertesi gün birkaç molla ile yola çıkan Şeyh Şa’ban-ı Bolu’ya geldiklerinde övgüsünü çok duyduğu Hayrettin Tokadi’nin yanına gitmek ister.

Gece Hayrettin Tokadi’nin dergahının yanında konaklarken, zikir sesleri işitirler. Diğer mollalar zikir yapılan yere gitmek isterler Şeyh Şa’ban-ı Veli zikirin zincir olduğunu bağlayıcı olduğunu, bağlanabileceğini söyler. Mollalar ısrar edince zikir yapılan yere giderler. Zikir bitince diğer mollalar dergahtan ayrılırken Şeyh Şaban ayrılmaz geceyi orada geçirir. Ertesi gün Hayrettin Tokadi’nin elini öperek dergaha girer ve 12 yıl dergahta hem eğitim görür hem hizmet eder. Şeyh Şa’ban-ı’nın Halveti tarikatın bir üyesi olması sonradan kendi kolunu oluşturmasının başlangıcı bu efsane ile anlatılır.

Şeyh Şa’ban’ın Kastamonu’ya gelişi de başka bir efsaneyle anlatılmaktadır. Şeyh Şa’ban-ı Hayrettin Tokadi Efendi’den icazet aldıktan sonra memleketi Kastamonu’ya döner. Memleketine gelince yaşlı bir çınar ağacının kovuğuna yerleşir. Kastamonu’da oturan İsa Dede Efendi bir türlü şehire gelmesini sağlayamaz. Yıllarca bu kovukta yaşadıktan sonra, ısrarlara dayanamayarak kovuktan çıkıp kente yönelir. Çınar da arkasından yürür. Bunun üzerine Şeyh Şa’ban-ı “Oldu mu ya oldu mu ya? Ben bunca zaman sürdürdüğüm manevi sefaya seni de ortak ettim. Yaşadığım güzellikleri seninle paylaştım. Sen de şimdi benim gizlerimi ele veriyorsun “ diye ağaca sitem eder. Ağaç olduğu yerde kalır. Şeyh Şa’ban Seyit Sünnet Mescidine yerleşir. Başka bir anlatıma göre Hz.Hızır, Seyit Sünneti Efendiye vefatından 40 yıl sonra yerine oturacak bir evliyanın geleceğini müjdelemiştir. Kastamonu halkı çınar kovuğunda yaşayıp ibadetle vaktini geçiren ve keramet ehli olduğu belli olan bu zatın müjdelenen evliya olduğunu anlamıştır.

Şeyh Şa’ban’ın öğrencilerinden olan Muhyiddin Efendi’nin anlattığı rivayet edilen bir efsaneye göre, Şeyh Şa’ban öğrencileriyle ders yaparken bir adam huzura gelir. “Efendim, yol üzerinde bir değirmenimiz vardı. Bir arkadaşımla değirmenin taşını değiştirecektik. Yeni taşı kaldırdık tam koyacakken derenin dibine yuvarlandı. Dereden tekrar çıkarıp yerine koymamız mümkün değildi. Çünkü taş çok ağırdı. Ne yapacağımızı düşünüp dururken, hatırımıza siz geldiniz ve – Yetiş ey Şaban-ı Veli Hazretleri, diye imdat istedik. O an bir el değirmenin taşını aşağıdan aldığı gibi getirip yerine koydu. İşte orada gördüğüm el ile bu öptüğüm el aynı eldir” demiştir.

Şeyh Şaban’ın öğrencilerinden Mehmet Efendi’nin anlattığı rivayet edilen bir efsaneye göre, Horasan evliyalarından biri, 3 öğrencisine Anadolu’da Şeyh Şaban isimli bir evliyanın yaşadığını ve gidip ondan feyz almaları gerektiğini söyler. Yola çıkan dervişler Kastamonu’ya yaklaşırken, Şeyh Şa’ban-ı Veli kendi dervişlerini yanına çağırıp onlara bir ayna verir ve Horasan’dan gelen 3 dervişi yolda karşılamalarını ve aynayı onlara vermelerini söyler. Kastamonu’dan yola çıkan dervişler bir süre sonra, Horasan’dan gelen dervişler ile karşılaşırlar ve onlara Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin hediyesi aynayı verirler. Aynayı her alan derviş aynaya baktığında Şeyh Şaban’ın tebessüm ederek kendilerine baktığını görür. Bunun üzerine Horasan’dan gelen dervişler biz göreceğimizi gördük, anlayacağımızı anladık, Şeyh Şaban’ın teveccühlerine kavuştuk diyerek, Kastamonu’ya gelmeden geri memleketlerine dönerler.

Şeyh Şaban Veli’nin yanına bir gün bir fakir gelir. Çok fakir olduğunu, bir eşeğinin olduğunu onun da öldüğünü söyler. Çocuklarının geçimini temin edecek hiçbir şeyin kalmadığını, namerde muhtaç olmak istemediğini söyler. Bunun üzerine Şeyh Şaban elini açarak Allah’tan bu fakirin dileğinin gerçekleşip, geçimini temin edecek yolun bulunması için dua eder. Duanın bitiminde dergahın kapısı açılır ve atın üzerinde bir adam yedeğinde bir katırla içeri girer. Şeyh Şaban’a yedeğinde katırı hediye etmek istediğini söyler. Şeyh Şaban’da fakire dönerek, Allah ölen eşeğin yerine daha iyisini hediye etti, bu katır senin der. Olayın ne olduğunu anlamayan adama fakirin durumu anlatılınca, adam aslında katırı yarın getireceğini, ama içinden bir sesin mutlaka bugün götürmesi gerektiğini söylediğini anlatır. Böylece fakir adam geçim kaynağı olacak bir katıra kavuşmuştur.

Kürekçi Mustafa isimli birinin başından geçtiği rivayet edilen bir efsanede, kürekçi 1200 akçe birine borçlanmıştır. Ne kadar çalışsa da kazancı bu borcu ödemeye yetmemektedir. Bunun üzerine bir türbeye gidip burada dua edip borçlarından kurtulmayı diler. Türbeden çıkışta aklına Şeyh Şaban’ı Veli’ye gitmek gelir. Dergaha gelir, Şeyh Şaban’ın huzuruna çıkar, Şeyh Şaban yalnızdır. Şeyh Şaban kürekçiyi görünce oturduğu minderin altını göstererek burada ki akçeleri almasını söyler. Şaşıran kürekçi minder altındaki akçelerden bir miktar alınca, Şeyh Şaban tamamını almasını söyler. Oradaki akçelerin tamamını alan kürekçi, dua ederek huzurdan çıkar. Dışarı çıkıp akçeleri saydığında tam borcu olan miktar kadar olduğunu görür. Hemen borcunu öder ve o günden sonrada hiç borçlanmaz.

Murat Halife adlı bir imam bir gün dergaha gelir. O sırada öğrencileri ile sohbette olan Şeyh Şaban’ın konuşmalarını dinler. Çok etkilenir. Bir an Şeyh Şaban’ın başının caminin kubbesi büyüklüğünde görür. Hemen yaklaşıp Şeyh Şaban’ın elini öpmeye başlar ve dizinin dibine oturur. Öğrencilerden biri yanındakine, niye hocamızın elini durup durup öpüyor acaba niye sorunca, diğer öğrenci gönül gözü açıldı da ondan. Ya hocamızın başının Arş-ı alaya değdiğini görse zevkten mahvolurdu demiştir.

Anlatılan bir başka habere göre Şeyh Şaban bir yıl kendine ait bir odada halvete girerek günlerce dışarı çıkmamış. O sıralarda da Hac mevsimiymiş. Kastamonu’dan bir kişi Hac görevini yerine getirmek için Kabe’ye gitmiş, görevini yerine getirip memleketine döneceği zaman hastalanmış. Uzun zaman hasta yatmış, bir türlü iyileşip de memleketine dönememiş. Memleket hasretiyle yanıp tutuştuğu bir an, yanına biri gelerek hacının ağlama nedenini sormuş. Sıkıntıyı öğrenince,

 - Kabe’nin Hanifi mihrabının yanında beş vakit namaz kılıp kaybolan biri vardır. Oraya git ve onu bul. Bulunca da ellerine yapış derdini anlat. Kendini gizlerse de sen ısrarla derdine çare olmasını iste

 demiş.

Hacı peki diyerek Hanefi mihrabının yanına gitmiş. Namaz kılarken dikkatle etrafını kontrol etmiş. Bir ara memleketinden tanıdığı Şeyh Şaban’ı görmüş, namazdan sonra yanına giderim diyerek, hem namazını kılmış hem de derdine derman olacak kişinin kim olduğunu anlamaya çalışmış. Namaz bittikten sonra Şeyh Şaban’a baktığında onun kaybolduğunu görmüş. O zaman aradığı kişinin Şeyh Şaban olduğunu anlamış. Bir sonraki namazda, yine aynı yerde Şeyh Şaban’ı görünce hemen yanına gidip derdini anlatmış çare olması için yalvarmış. Şeyh Şaban sırrının açığa çıkmasından korktuğunu dile getirince, hacı sır saklayacağına yemin etmiş. Şeyh Şaban namazdan sonra kimsenin bulunmadığı bir yerde görüşerek hacının gözlerini kapatmasını söylemiş. O zat gözlerini açtığında kendisini Kastamonu’da evinin kapısından bulmuş.
Cahit Yetgin
www.cahityetgin01.tr.gg

BİRAZ DA İNSANLIĞIMIZI YAŞAMAK ADINA.. KISSALAR

MEMİŞ .. AMA NE MEMİŞ..

Yeşil paltolu genç adam caminin avlusuna geldiğinde, Keferdiz’de herkes çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Gecenin karanlığını ve sessizliğini ara sıra uzaklardan gelen köpek havlamaları bozuyordu. Yatsı namazını kılan insanlar birer birer çırada yanan ateşi üfleyip söndürmüş, buz gibi yorganın altına girmişti.

      İşte Keferdiz’in derin bir uykuya daldığı bu saatte yalnızca bir kişi uyanıktı. O yeşil paltolu genç adam, şimdi paltosunun cebinden çıkardığı kocaman demir kilitlerle minarenin kapısını açmış ve merdivenleri tırmanmaya başlamıştı. Zifiri karanlığa aldırmadan ezberlemişçesine birer birer merdivenleri çıkıp minarenin şerefesinden dışarı adım atmıştı. Elini kulağına götürüp, sessizliği bir müddet dinledikten sonra derin bir nefes alıp büyük bir huşu içerisinde ezan okumaya başladı;

      -Allahuekber, Allahuekbeeerrrrr….

      …..

      Yeşil paltolu genç adam ezanın tamamını kusursuz bir şekilde okuyup  merdivenlerden aşağıya indiğinde birinin gür sesiyle bas bas bağırdığını duydu;

      -Memiiiişşşşş…!!!!  Memiiişşşşş…!!!

      Karşısında duran ak sakallı, nur yüzlü bu adam Keferdiz’in sevilen sayılan ilim irfan sahibi hocası Bekir Hoca’ydı.

      Bekir Hoca ezan sesini duyduğunda yine Memiş olduğunu anlamış, hemen koşa koşa camiye gelmişti. Son zamanlarda Memiş vakitli vakitsiz ezan okur olmuştu. Bekir Hoca bazen anahtarı saklasa da Memiş’in elinden kurtulamamış, Memiş ne yapıp ne edip anahtarı bulmuş yada zorla almıştı.

      Yeşil paltolu genç adam karşısında kendisine basa bas bağıran Bekir Hoca’ya öylece durup bakıyor ve adeta gözlerinin içi gülüyordu. Bekir Hoca Memiş’in bu halde bile gülen gözlerini görünce birden siniri gitti, yumuşadı ve aklına İmam-ı Azam geldi. Bir gün İmam-ı Azam Ebu Hanife(rh.a) Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders verirken kapıdan başını uzatan İbrahim b. Edhem (k.s)“ Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir.

Dersi kesen İmam-ı  Azam, üstü başı pejmürde,garip kılıklı bu adamın selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar:

-Ya İmam!.. İbrahim bin Edhem meczup,siz ise bir büyük İslam Alimisiniz. Bunca hürmet niye?…

İmam şöyle cevaplar:

-Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul! 

                *       *       * 

      İşte yaz kış üstünden çıkarmadığı yeşil paltosuyla kimine göre deli, kimine göre veli, kimine göre ise bir meczup olan o kişi bundan yıllar önce Keferdiz’de yaşamış olan Memiş’ti.

             *       *      *

      Hangimizin hafızasında bir Memiş hikayesi yoktur ki? Hangimiz Memiş adını duyduğumuzda tebessüm etmeyiz ki? Keferdizli olup ta Memiş’i duymamış olmak mümkün mü? O bizim belki de geçmişten geleceğe uzanan bağımız, bir değerimiz, kültür mirasımız….

      İletişimin çok zor olduğu yıllarda Keferdiz’deki yaşlılar gurbete çalışmaya yada askere giden çocuklarının ne zaman geleceklerini Memiş’e sorarlarmış. Rivayet odur ki Memiş çok zaman doğru bilirmiş.

      Ya peki belki de hayatında Keferdiz’den dışarı çıkmamış olan Memiş’i Hac’da görenlerin anlattıklarına ne demeli?

      

               *      *     *

      İşte beni etkileyen bir Memiş hikayesi;

      Keferdiz’de kadının biri katmer yapmış, çocukları yerken, çocuklardan biri;

      -Ana, ana şu tabağa birkaç tane katmer koy da Memiş’e götüreyim o da yesin diyor. Kadın belli ki çok gaddar, bir yandan tabağa katmerleri koyarken bir yandan da söyleniyor;

      -Memiş  pohğ yesün…!

      Çocuk katmer dolu tabağı alıp Memiş’e götürüyor, önüne koyuyor, buyur ediyor ama Memiş ağzına sürmüyor. Çocuk soruyor;

      -Memiş  niye yemiyorsun, beğenmedin mi?

      Memiş’in cevabı tüyler ürpertici;

      -Ben o tabaktakini yemem çünkü o tabak pohğ oldu…!!! 

 

 

LADİKLİ AHMET AĞA İLE İLGİLİ, BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCA’DAN BİR HATIRA

 

  Abdurrahman Büyükkörükçü Hoca’nın anlattığı hatırayı dinleyince Hızır’ın (as) yanımıza gelmesinin biraz zor olacağını düşündüm.

Ahmet Amca’nın işlerini gören bir zat Hoca’ya anlatmış. “Ahmet amca bir kaç gün Hızır ile irtibat kuramadı ve buna o kadar üzüldü ki evin damına çıkarak bağıra bağıra ağladığını hatırlıyorum.

Bir süre sonra irtibat sağlanınca durumu Hocası’na sorduğunda, “yolda yürürken kaldırım kenarında gördüğün kibrit kutusu üzerinde kız resmi vardı, o resme gözün değdiği için rabıta kesilmiştir, cevabını alır.”

Vay anam vay! diyesi, geliyor insanın. Abdurrahman Hoca babası Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın Ladikli Ahmet Ağa ile hatıralarından anlattı.

 Diğer konuşmacılar da bu mertebelerin halinden ziyade oraya ulaşmanın sırlarından bahsettiler.

 O güzel insanları ağzı açık hayal aleminde dinlemek yerine onlarla nasıl benzeşiriz bu konunun sorgulanmasını istediler.

Yolun zirve insanını Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize dikkat çekildi ki hepsinin derdi O’na  benzemekti. 

                                                                                                               * Allah dostlarından Ladikli Ahmet Ağa.

 

Şeyh Ahmet Yekdest Cüryani Hz.(K.S)

Çok büyük bir zat bir eli kesiktir.‏

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Ahmed’dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1707 (H. 1119) senesinde Mekke’de vefat etti.

Ahmed Cüryani, 1658 (H. 1069) senesinde Cüryan’dan Hindistan’a gidiyordu. Yolda çoluk-çocuğunun taun (salgın veba) hastalığından vefat ettikleri haberini aldı. Bu acı haberden sonra yolda eşkiya kafileyi basıp, yanındaki mallarını aldılar ve sol elini bileğinden kestiler. Bu yüzden ona tek elli manasına “Yekdest” denildi. Ahmed Yekdest Cüryani çok üzgün bir halde Hindistan’ın Serhend şehrine gitti. Orada İmam-ı Rabbani hazretlerinin oğlu Muhammed Masum-i Faruki hazretlerini tanıyıp talebesi oldu. Sohbetlerinde ve derslerinde bulunup, tasavvufta yetişti. On bir sene hocasının kahvesini pişirip ona hizmet etti.

Evliyalık derecelerinde o derece yükseldi ki, Muhammed Masum-i Faruki’nin dokuz yüz bin talebesi arasından yetiştirdiği yedi bin mürşid-i kamilden biri oldu. Hocası onu insanlara Allahü tealanın dinini anlatmak ve irşad etmek üzere Mekke’ye gönderdi. Ahmed Yekdest Cüryani otuz dokuz sene Mekke-i mükerremede kalıp bu vazifeyi yerine getirdi ve pekçok talebe yetiştirdi. Onun yetiştirdiği alimlerin bazıları; İstanbul’da medfun bulunan büyük evliyadan olan Mehmed Emin Tokadi, Tatar Ahmed Efendi, Hacı Muzaffer Efendi, Şeyhülislam Seyyid Mustafa Efendi, Dördüncü Mehmed Hanın baş çuhadarı Kahramanağa, Kadı Ziyaüddin Efendi, Ruznamecibaşı Muhammed Kumul Efendi, Muhammed Semerkandi ve Darüsseade Ağası Beşir Ağadır.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

 

 

“SEN BENİ DÜNYAYA ÇAĞIRIYORSUN!!”

Gece geç saatlere kadar ders ve ibadetle meşgul olduklarından, sabahleyin namaza kalkmaları zor oluyordu.

 

 

 

Bediüzzaman, “Kardeşim, keşke bir horozumuz olsaydı, sabahları öter, biz de rahat uyanırdık.” dedi.
Molla Hamid hemen atıldı:
Efendim bizim evde horoz var, ben getiririm

 

Bediüzzaman biraz düşündükten sonra:
“Bu horoza bir de hanım lazım, yalnız kalamaz, canı sıkılır” dedi.

Molla Hamid:
Efendim, bizde tavuk çok, bir iki tane tavuk getiririm, ne olacak?”
 
“Bunlara kümes de lazım, ne yapacağız?”
“Efendim benim biraz marangozluğum vardır, hallederim.”
 

“Peki, yem lazım, onu ne yapacağız?”

“Efendim biz çiftçiyiz, ambarlarımız buğday dolu, getiririm, merak etmeyiniz.”
 

Bediüzzaman daha fazla dayanamadı ve şöyle dedi:

Hamid, ben kendimi dünyadan uzaklaştıracak şeylerle meşgul etmek istiyorum. Sen ise beni dünyaya çağırıyorsun. Yok, yok, horoz falan lazım değil.”

 

 

 (Cahit Yetgin Üstadımın İletilerinden)

(18.07.2010)

SOFU DEĞİL, SÂFÎ OLMALI

SOFU DEĞİL; SÂFÎ OLMALI

 

 

SÂFİ OLMAYAN MÜRİD, TALİP, OLAMAZ.

SOFU ANCAK ŞEYTANLAŞMIŞ İNSAN OLUR.

ÖNCE FITRAT TEMİZ OLMALI.  HELÂL LOKMA İLE EKİLMELİ VE HELÂL LOKMA İLE BESLENMELİ VÜCUT.

ONDAN SONRA İLİM ONDAN SONRA DA ÇİLE, HALVET, UZLET DAHA SONRADA MANEVİ HAZ…

 
YOKSA BİR TARAFTAN ELİNDE TESBİH,  AĞZINDA ALLAH,  DİĞER TARAFDAN YALLAH OLUR Kİ ALLAH MUHAFAZA.
TARİKAT DA DERS ALMAK MARİFET DEĞİL.BİR DEFA 40 GÜNLÜK ÇİLE ÇEKMEK ŞART O DA BAKALIM ÇİLEDEN NASIL ÇIKACAK ACABA ?(ÇİLEDEN Mİ ÇIKACAK..? ) AZ YE , AZ UYU,  AZ KONUŞ FELSEFESİNE UYMAYAN DEMESİN Kİ BEN TARİKATLIYIM.
HELE HELE TİCARETLE UĞRAŞIYORSA TARİKATLI.. ELİNDEKİ TERAZİ TEZZEKTEN, BOKTAN GIRAMI İSE YANDI KETEN HELVAM..

HELE ŞUAYİP A.S. IN KAVMİNİ MEDYEN-EYKE NİN BAŞINA GELENLERİ OKUMAMIŞ İSE AYETLERDE BİR DE İNANMIYORSA VAY HALİNE.
HELE YILLIK ZEKAT VERMİYORSA…?

İŞÇİ HAKKI YİYİYORSA…

VERGİ KAÇIRIYORSA…? CİMRİ İSE….?

 
HELE HELE FAİZE BULAŞMIŞ İSE…..?

 
BU ADAMLARA KİM TARİKAT DERSİ VERİR ŞAŞARIM….?

(02.11.2010 Cahit Yetgin’den)

____________________________________________________________________
____________________________________________________________________
 
 
 
CARİYENİN RÜYASI VE HALİFE
 Emevî halifelerinden Ömer bin Abdülaziz, son derece müttekı bir hükümdardı. Çok mütevazi bir hayat yaşar, hatta değiştirmek için bile iki takımdan fazla elbise bulundurmazdı. 

Milletine gayet adaletle hükmeden Ömer bin Abdülaziz’in cariyelerinden birisi, bir gün bir rüya görmüştü. Halifenin huzuruna çıkıp anlatmak istedi. Halife, cariyesine rüyasını anlatmasını söylediğinde, cariye şöyle anlattı:
— Ey Emîrel – mü’minin rüyamda kıyamet kopmuş, insanlara Sırat Köprüsünden geçmeleri için emrediliyor, bazıları geçiyor, bazıları geçemiyor. Bu arada sıra sizden evvel geçen halifelere geldi. Evvel Abdülmelik Ibni Mervan’a «Geç!» dediler. Dikkat ettim gecemeyip düştü.

Ondan sonra sıra ile diğer halifelere «Geç!» diye emrolundu. Bunların bazıları geçti bazıları geçemedi.

Nihayet sıra size gelmişti, diye anlatırken, cariye daha sözünü tamamlamadan, Ömer bin Abdülaziz «Allah!» diye bağırmaya başladı.

 

Rüyayı anlatan cariye, ne yapacağını şaşırmış vaziyette:

Ey Emîrel – mü’minin siz vallahi Sırattan çabuk geçtiniz, dedi ama, Ömer bin Abdülaziz cariyenin bu sözünü duyamamıştı. Çünkü Allah korkusundan heyecana kapılmış ve tamamen kendinden geçmişti.

Allah (C.C.) rahmetine gark eylesin.

 

___________________________________________________________

 

BEHLÜL’E GÖRE ÜÇ KAFA
 
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. “Bu kafaları kaça satıyorsun?” diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi.
Behlül’ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak:

— Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi.

 

 

Behlül Dana Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı:

-Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü bu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz,

 -İkincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır.

-Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi.
Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında…

Selam saygı ve dualarla..

Dualar bekleyerek…

“YA RABBİ ! SENDEN BAŞKA HERŞEY BOŞMUŞ..”

 

NİYÂZİ-İ MISRÎ: YA RABBİ ! SENDEN BAŞKA HERŞEY BOŞMUŞ.. 

 

 

Niyazi-yi Mısri (k.s.) için anlatılan bir kıssada onun tasavvufa ilk giriş yıllarından bahsedilmektedir.

Çok zengin bir zat olan Mısri bu yola girdikten sonra tüm varlığını,kendi davası yolunda harcar ve bir o kadar daha da borçlanır.Fakat bunların hiç birine ehemmiyet vermeden vazifesini ifa etmeye devam eder.

Birgün üstadı dergâhta bulunan tüm müridleri toplar ve hepsinden Niyazi-yi Mısrîyi terslemelerini, ona selam vermemelerini ve hiç itibar göstermemelerini emreder. Herkes bu emri yerine getirirken, bir tek Şeyhi ona iyi davranmakta ve onunla ilişkisini devam ettirmektedir.

Bu hal epey bir müddet böyle devam ettikten sonra bir gün üstadı onu yanına çağırarak, huzurundan kovar ve artık onunla işi kalmadığını ve bu tekkeyi terk etmesini ondan ister.

Mısrî perişen olmuş, afallamış ve bütün dünyası yıkılmış bir halde orasını hıçkıra hıçkıra ağlayarak terk eder. Bir mağaraya sığınır.Ağlayarak gözyaşları içerisinde Allah’a ellerini açarak dua etmeye başlar;’Ya Rabbi! Senden başka herşey yalanmış! Sadece Sen varmışsın!.Senin dışında herşey boşmuş! Ben sadece sana sığındım ve Sana yöneldim.’

  Bu yöneliş öyle içtendir ki onun üzerine çok büyük bir nur ve feyiz iner. Çok yüce bir mertebe elde eder. Yüce Allah ona rahmet nazarı ile bakmış ve onu yüceltmiştir. İçi imanın kemali ile dolmuştur. O zamana kadar yaptığı ibadet ve hizmetler ile elde edemediği bir makama ulaştığını görmüştür.Tam bu anda geri döner ve bir de bakar ki,mağaranın içinde şeyhi ve tüm müridler onu izlemektedirler.Onun peşinden gelmişlerdir.Şeyhi ona;’ İşte tüm bu yapılanlar,senin bu mertebeye ulaşman içindi.‘ diye söyler.   Bu yüce zatlar kalplerin tabipleridirler.İnsanların eğitimi ve yüce ahlaki değerlerle boyanmaları için birer rehberdirler.

 

Onlarla birlikte olmak,onların yoluna girmek en büyük kazançtır.

Kişinin yalnız, tek başına kaldığı sürece, nefisini yenmesi ve şeytanın hilelerinden kurtulması mümkün değildir.Bu yola giren insanın imanı zayıfsa kuvvetlenir.İbadetlerde eksikleri varsa, onlar tamam hale gelir.

 İbadetlerini tam olarak yapan biri ise, gerçek ihlasa ulaşır.İhlas sahibi ise yakin sahibi olur.Yakini varsa, hal sahibi yüce makamlara eren birisi olur.Kalbi selim bir halde Rabbi Rahimine kavuşur.En önemlisi de nefsine muhalefet etmiş,onu serbest bırakmamış ve Allah’a (c.c.) tam kul olması için,onu bir mürşid eline verip, ıslah yoluna sokmuştur.

Cenab-ı Hak cümlemizi masivadan kurtarsın…

Kalplerimizi, gönüllerimizi şeytani düşünce ve vesveselerden uzak kılsın…

Rabbimiz bizleri, sevenlerinin.. Sevdiklerinin… Aşıklarının.. Sadıklarının  kervanına katıversin.

Amin..Amin..Amin….

GAFLETTEN HUZURA

  

GAFLETTEN HUZURA..

  

 

 Gaflet, sözlük anlamı olarak; aymazlık, dalgınlık, dalgı, ihtiyatsızlık olarak belirtilir.

Tasavvuf ıstılahında ise gaflet; Allah (C.C) ve Resûlullah’ı (S.A.V) dalgınlıkla dahi olsa; bir lâhza, bir an (bir saniye) bile olsa unutmak demektir.

Bunun zıddı huzurdur. Daima Allah (C.C) ile gönlü , ruhu, aklı, kalbi ve bedeni birlikte hissetmektir huzur.

Her an Allah’la birlikte ve O’nun (C.C) gözetim, denetim ve koruması altında olduğunun farkında olmaktır huzr ile  huzurda olmak.

Allah ostları, bir lahza Allah ve Resûlünü hatırlarından çıkardıklarında, ” eyvah ben ne yaptım” deyip, kendilerini affettirmek için saatlerce hatta günlerce Allah’a (C.C) yalvarırlar, tevbe istiğfar ederlermiş.

Gönül erleri, Hak dostları, “halk içinde görünürde halkla olmakla birlikte, esasta daima Hak’la birlikte” olurlarmış.

Kemâlât ve marifet ufuklarında gezerken bu büyükler, nefislerini, Hakk’ın darbesiyle silindir gibi ezip onu etkisiz hale getirirlermiş. Onun için büyük şahsiyetlerde, mana ummanı Evliyaullah’ta kibir, haset, hırs gibi nefsaniyat olmazmış. Bunlardan biri bile kemâlâta mani olurmuş çünkü..

Hak dostlarının her an, her saniye Allah’ı görüyormuşçasına yaşamaları; ibadet etmeleri, zikir ve fikir üzere; AŞK üzere olmalarına HUZUR denirmiş.

Bu huzur; elbette naylon bir huzur değil gerçek ve gerçekten HUZURmuş.

Yaradan Rabbimizle birlikte, Resûl-i Ekrem (S.A.V)’in maneviyatı; evliyanın ruhaniyeti ile birlikte olmanın bilinciyle, şuurla ibadet, taat, zikir, fikir, ilim, amel, ihlas… İç aydınlığı artıracağından, gönlü, ruhu ferahlatırmış.. Buna da “Huzur” denirmiş..

Burada HUZUR sözcüğü derinlemesine düşünüldüğünde, HUZURDA olmaktır.

Allah’ın (C.C) huzurunda olmak.. Her an “huzurda” olarak, sınırsız GÜÇ’ün (C.C), sınrsız RAHMET’in, MERHAMETİN, AZAMETİN.. Sahibi, Yüce Yaratıcımız ALLAH’ın (C.C ) huzurunda olmak.. Bunun şuurunda adım atmak, nefes almak, bakmak, görmek, konuşmak…  Ölümlü olduğumuzu hiç bir an hatırdan çıkarmamak..

 İşte gerçek huzur bu. Nereden anlıyoruz? Allah ve Resûlünü AŞK’la takip eden Allah  ve Resûlullah dostlarının yaşadıkları hayattan anlıyoruz. Çünkü onlar böyleydi.. (Allah onlardan razı olsun)

 En fazla 80 yıllık dünya hayatında herkes rolünü oynuyor.Ve bu oyun bir gün bitecek.. Rolünü iyi oynayanlar, bu çöpçü rolü, işadamı rolü, zengin-fakir rolü, makam-mansıp rolü olabilir. Herkes rolünü çok iyi oynamak durumunda. Rolün akışına kapılıp, mesela padişah rolündeki kendini “gerçekten padişah” olarak görmeye başladığı an, tehlike başladı demektir. Fakir de isyana kalkıştığında aynı tehlike sözkonusu.. Zengin rolünü oynayan da kendini rolün akışına kaptırıp, kendini FiRAVUN zannetmeye başladığında yandı keten helva..

 ”Sonlu dünya” bir gün herkesi bağrına alacak.. Berzah, kıyamet, ruhların bedenle tekrar buluşması, haşir, mizan, dünyada yaşanılan her şeyin, ama her şeyin, alınan her nefesin hesabının sorulacağı ilahi adaletin kıl kadar fire vermeksizin tecelli edeceği  o büyük dehşetli gün… Eşi benzeri görülmemiş sınırsız nimetler.. Cennetler..

  

 

Eşi benzeri görülmemiş sınırsız azap yerleri.. Cehennemler.. Allah dünyada gaflete düşürüp cehennem ehli yapmasın bizi..

Rabbim o günle ilgili, “dünya gafletinden”  bizleri korusun.

 ”Gafil olmayıp” “Huzurda ve huzurlu” olmanın veya olmamanın biz fani varlıkları nerelere götüreceği ile ilgili düşünmemiz gerekenler var elbet..

 Dünyanın, teknolojinin, lüksün, israfın, pençesinde debelenen çağımız insanının muhtaç olduğu kudret, HUZURU VE HUZURDA OLMAYI yakalayabilmesi olayıdır.

Aksi takdirde, ışıltılı ve aldatıcı dünya ve içindekiler, derin bir GAFLETE sürüklüyor insanı..  Bu ise gerçek ve sınırsız ölüm sonrası hayatın feda edilmesi demektir ki GAFLET’in en büyüğüdür. Allah muhafaza buyursun..

Yola çıktığınızda, insanların toplu bulunduğu yerlerde lütfen çevrenizi gözlemleyin. Kaç kişi var Allah ve Resûlullah ile birlikte yani huzurlu ve huzurda olan?? Bunu anlamak için evliya olmanız gerekmez, ferasetinizle, duran, yürüyen, konuşan.. insanların durumu bunu size ayan beyan belirtecektir..

Malesef insanlar, kendilerini, gerçek geleceklerini (Ahireti) unutmuşlar; para, ev, araba, arsa, çocuklara torunlara ev para, kat, yat.vb biriktirmek için gafilce, cahilce, hatta insanlığından taviz vererek ACINASI BİR ŞEKİLDE koşturup duruyorlar.. Yazık ki ne yazık..

Unutmayalım, dünyaya şuursuzca-aptalca(gafilce) kapılan insan, pekmeze kapılmış sineğe benzer.

 Gaflet pişmanlığa yol açar.

Gaflet nimetin elden gitmesine sebep olur.

Gaflet faydalılığı engeller.

Gaflet kıskançlığı azdırır.

Gaflet kınanmaya dünya ve ahirette nedamete sebep olur.

Gaflet, Dünyada insanı yokuş aşağı giden freni patlamış araba gibi yapar.

Gaflet, ahirette insanı geri dönüşü olmayan bir hesaba ve azaba sürükler..

 

Uyun-ut Ahbar adlı eserde Şakik el-Belhî’nin (rehimehullahu) şu sözleri nakledilir:

İnsanlar şu üç sözü söylerler, ama davranışları sözlerine ters düşer:

 

 

Birincisibiz Allah (c.c.)´in kuluyuz” derler, fakat başıboşlar gibi davranırlar, bu durum sözlerine ters düşer.

İkincisi Allah (c.c.) bizim rızkımıza kefildir” derler, fakat kalpleri yalnız dünya ile dünya varlığı biriktirmekle tatmin olur. Bu davranış da sözlerine ters düşer.

 
Üçüncüsü Ölümden kurtuluşumuz yoktur” derler, fakat hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ederler, bu durum da hiç şüphesiz sözlerine ters düşer.

 

 

Ey kardeşim, sen kendine bak!

Hangi vücutla Allah(c.c.)’ın huzuruna dikileceksin, hangi dille O’na cevap vereceksin, her şeyi inceden inceye sana sorduğunda ne cevap vereceksin?

 

 Sorulara cevap ve cevaplara doğruluk hazırla. Allah(c.c.)’dan kork, çünkü “O, iyi-kötü bütün davranışlarından haberdardır.” (*)

 

Allah cümlemizi gafletten, huzura yönlendirsin..

 

m.ali aktar/11.01.1011_02.55

 

(*)Kalplerin Keşfi – İmam Gazali

 

 

 

 

Nazar Et Ey Dost

 

Nazar Et Ey Dost… 

                                                 

Selam olsun gönüller bağına,

 Binler kere şükür yaradana,

Ne mutlu nefse karşı durana,

Nazar et ey dost! Muhtacım sana.

 

Yürüyemez çömez, düşer kalkar,                                                                                                                                                                                             

Elinden tutacak  dostun arar,   

Düşer kalkar, kalkar düşer  ağlar,

Nazar et üstadım, düşkünüm, bîzâr.

 

Kirliyim, günahkârım ve âsi,

Neyleyim kapındayım Ya Bâkî,

Nedamet duyana Sensin  Şafî,

Nazar et üstadım, ola kalp sâfî.

 

M.Ali aşkın deryasın sorar,

Gönül meftûn, âh ile Rabbin arar,

Ruh incisi her daim gözden akan,

Nazar et ey dost, ağlat beni  zâr zâr.

 

m.aliaktar/04.01.2011_22