KALB-İ SELİM İLE ALLAH DİYELİM

ALLAH VAR… KEDER YOK…

ÂLEMLERE RAHMET HAZRET-İ MUHAMMED S.A.V.

 

Âlemlere Rahmet Hazret-i Muhammed
sallâllahu aleyhi ve sellem
 
Allah Teâlâ, en sevgili kulu ve Rasûlü olan Efendimiz (s.a.v.) hakkında; (Rasûlüm!) Biz Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107) buyuruyor. Hakîkaten O’nun bütün âlemleri kuşatan “rahmet” vasfını kâmil mânâda idrâk edebilmek de, ifâde edebilmek de beşer tâkatiyle mümkün değil.

Zira Efendimiz (s.a.v.), ilâhî rahmetin müstesnâ bir feyz ve bereket menbaı olarak insanlığa armağan edildi. O, insanlığın kurtuluşu için âdeta çırpınış hâlindeydi. Taşlanmayı göze alarak Tâif’e kadar gitti. Zira bütün insanlığı kendisine zimmetli ve kendisini de bütün insanlıktan mes’ûl gördü. Ümmetinin dertleriyle dertlendi. Mazlumları huzura kavuşturan müşfik bir sığınak ve barınak; muzdarip ve yorgun gönülleri ferahlatan bir rahmet esintisi oldu… Bütün bunlar, Allah Rasûlü (s.a.v.)’in rahmet ufkunu gösteren fazîlet tablolarından sadece birkaçı…

Yine O’nun, ümmetine olan merhametini Rabbimiz şöyle beyân ediyor:

“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı raûf (çok şefkatli), rahîm (çok merhametli)dir.” (et-Tevbe, 128)

Efendimiz (s.a.v.)’in ümmetine duyduğu muhabbet, şefkat ve merhamet, bir annenin evlâdına olan merhametinden çok daha fazla idi. O, dünyayı şereflendirmesinden evvel de rahmetti, hâl-i hayâtında da rahmetti, kabir âleminde de rahmettir, kıyâmet gününde de rahmet olacaktır.

Nitekim O Rahmet Peygamberi (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Sağlığım sizin için hayırlıdır: Siz benimle konuşursunuz; ben de sizinle konuşurum! Vefâtım da sizin için hayırlıdır: Amelleriniz bana arz olunur, hayırlı amellerinizi gördüğümde, ondan dolayı Allâh’a hamd ederim; kötü amellerinizi gördüğümde ise sizin için Allah’tan mağfiret dilerim.”(Heysemî, IX, 24)

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbi! Ümmetim, ümmetim!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî,Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)

Yani ümmetini çok seven Efendimiz (s.a.v.), kabir âleminde bile kıyâmete kadar duâ ve niyazlarıyla ümmetine yardım hâlinde olduğunu bildiriyor. Demek ki Efendimiz (s.a.v.), bugün zâhiren ve bedenen olmasa bile, rûhâniyetiyle dâimâ aramızda bulunuyor. Rabbimiz, O’nun hürmetine ümmet-i Muhammed’e nice lûtuflarda bulunuyor.

Yakın zaman önce yaşanmış olan şu hâdise, Efendimiz (s.a.v.)’in “rahmet” vasfının her an cârî olduğuna ve O’na tevessül ile yapılan duânın Hak katındaki makbûliyetine dâir, ne kadar da ibretli bir misaldir:

1988 senesinde, Medîne-i Münevvere’deki Cuma Câmii’nin inşâsı sırasında yaşadığı ibretli bir hâtırayı, Mimar Mahmud Sâmi Kirazoğlu kardeşimiz şöyle naklediyor:

Malzeme deposu sorumlularımızdan Yemenli Ahmed Efendi’nin uzun bir müddettir Perşembe günleri işe gelmediğini tespit ederek, hafta başında kendisini çağırttım. Ona:

“–Burası Cuma Mescidi’nin inşaatıdır. Bizim gâyemiz, rızâ-yı ilâhîye uygun amellerle herkesin helâl kazanmasıdır. Bu hayırlı işi, samimiyet, ciddiyet ve bir ibadet heyecanıyla sürdürmek durumundayız.

Kıymetli Ahmed Efendi, seni üzgün görüyorum. Bir sıkıntın mı var? Senin her problemin için hizmete hazırım, derdin neyse anlat!” dedim.

Yaşlı gözler, boğaza düğümlenen kısık sesli cümleler ve çaresizlikten dertli bir gönülle, yavaş yavaş anlatmaya başladı:

 

“–Benim 14 yaşında, anadan doğma kötürüm bir kızım var; adı Ümmügülsüm. Çok küçükken hastalığının farkına vardık. Sonra, gitmediğimiz hoca, doktor, çıkıkçı, hastahane, kaplıca, fizik tedavi uzmanı ve kullanmadığımız ilâç, bitki kalmadı. Başka ülkeler de dâhil, pek çok yeri dolaşarak, imkânsızlıklar içinde, her türlü çâreye başvurduk; ancak nâfile. Bir arpa boyu bile yol alamadık. Kızım, yaşı ilerledikçe şekilden şekle giriyordu. Hem kendisi hem de biz, bu hâli kabullenemiyorduk, alışamıyorduk bir türlü.

Riyad’da, yabancıların kurduğu, ancak özel zevâtın girebildiği, tam teşekküllü bir ihtisas hastahanesi var. Allah (c.c.) nasîb etti, bir hayır sahibi vâsıtasıyla girebildik elhamdülillâh. Altı aydır orada her türlü tedavi yapıldı, ancak yine de bir gelişme olmadı. Annesi şu an yanında refâkatçi kalıyor. Ben de her Çarşamba, akşam uçağı ile gidip Cumaları gece vakti dönerek, Cumartesi iş başı yapıyorum. Size gelip durumu bildirerek özür dileyecek, helâllik alıp izin isteyecektim. Lâkin ilk zamanlar çekindim, sonra da gelemedim, affedin.”

Bir an Ahmed Efendi’nin hâlini düşündüm. Üç gidiş-geliş uçak bileti, 2 aylık maaşı kadardı. Daha önce yapmış olduğu masrafları da düşünürsek, epey bir borç altına girdiği belliydi garibin. Seneler önce bir mevlid esnâsında rastlamıştım kendisine. Kasîde okunurken ağlıyordu. “Nerede ağlayacağını bilen, ağlamanın bu denli yakıştığı, ne güzel, gönül ehli bir insan.” diye geçirmiştim içimden. Bunları düşünürken, bir yandan da nasıl yardımcı olabileceğimi sordum, borcunu da Allâh’ın izniyle hâlledebileceğimizi söyledim. Duâ edip sevinirken, yaşlı gözleri uzaklara, sanki Riyad’a bakıyordu.

“–Şimdi farklı bir durum var, onu arz edeyim.” dedi ve şöyle devam etti:

“–Evvelki gün, altı aydır kızımı birçok testlerle, şoklarla, her türlü tedaviye çalışan bölüm başkanı, gayr-i müslim, ecnebî bir profesör, beni odasına götürerek karşısına aldı, üzgün ve mahzun bir ifâdeyle dedi ki:

«–Sizleri aylardır izliyorum. Bir anne-baba olarak, maddî-mânevî yapılabilecek her şeyi yaptınız, gücünüzün üzerinde bir fedâkârlık gösterdiniz. Biz de elimizden gelen, tıbbın ulaşabildiği bütün teknikleri denedik. Sonradan olma bir rahatsızlık olmadığı için, baştan beri imkânsız görünmesine rağmen, sizin gözlerinizdeki ümit ışıltısına, gönlünüzdeki engin şefkate duyarsız kalamayarak samimiyetle çalıştık. Maalesef başaramadık. Tıp şu noktadan sonra artık çaresiz, tıbbın verebileceği bir şey kalmadı. Şifâ bulması için Amerika’da, hattâ Ay’da bile bir ihtimal zerresi olsa, size “alın götürün, onu da deneyin” diyeceğim ama, artık yok. Ancak, bütün bu yoklara rağmen bir şey var! O da şu:

Senin Peygamber’inin Allâh’ın Sevgilisi olduğunu ve O’nun çok merhametli bir Peygamber olduğunu söylüyorlar. O’na gidip niçin bir cân u gönülden yalvarmıyorsun? O isterse, Allah O’nu kırmaz, dileğini kabul eder. Unutma bu, senin son ve tek çâren artık.»

Ecnebî doktor yine devamla:

«–Sizleri kardeşim gibi sevdim, insânî duyguların, mâneviyâtın, inancın, şefkatin, azmin, aşkın ne olduğunu sizde gördüm. Kızınızı, kızım gibi sevdim. Her gün ziyaretimde, bana tam teslim olmuş bir durumda, beni içimden ağlatan, her şeye rağmen ümitle ışıldayan gözlerini, o melek gibi mâsum sîmâsını unutmayacağım. Resmini çektim, iznin olursa cüzdanımda taşıyacağım. Bu vak’a benim meslek hayatımda ve yaşantımda bir dönüm noktasıdır.

Zaman zaman senin elinde gördüğüm ipe dizili boncuk taneleri ile -ki sonra adının “Sübha” yani tesbih olduğunu öğrendim- ne yaptığını sorduğumda:

“–Allâh’ımın ismini binlerce defa tekrar ediyorum. Peygamber’ime selâm ediyorum.” demiştin. İnsan neyi severse onu çok söyler! Bu samimî sevginin boşa çıkmayacağına bütün kalbimle inanıyorum. Bir gün ülkeme dönsem bile arada bir sizi arayacağım, sesinizi bana duyurun. Yolunuz açık olsun, güzel haberlerinizi bekleyeceğim.» diyerek beni uğurladı.

O an, bambaşka bir hâlet-i rûhiye içine girdim. Üzüntülüyüm, mutluyum, şaşkınım, ümitliyim, zıt duyguları aynı anda yaşıyorum.”

Ahmed Efendi sözlerine şöyle devam etti:

“–Mahmud Ağabey, kızımı Pazartesi sabahı taburcu edecekler, müsâade ederseniz, Pazar günü erkenden gidip, muâmeleleri tamamlayıp, evrak, filim, rapor vs. ne varsa toparlayıp Medîne-i Münevvere’ye geleceğiz inşâallah.” dedi. Ben de:

“–O hâlde hemen harekete geçelim; senin gidiş, üçünüzün de dönüş biletlerini ayarlayalım. Seni havaalanına götürecek ve karşılayacak araba da hazır, başka bir ihtiyaç olursa, onu da hâllederiz bi-iznillâh.

Fakat profesörün sözleri çok mânidar. Döner dönmez bu ikâzı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekir. Kendisiyle tanışmak isterim.” dedim.

Pazartesi günü, şoför karşılamaya gitti, sonra yanıma tekmil vermeye geldi. Şoföre:

“–Ne yaptın, evlerine teslim ettin mi, öğlene de yemek ayarlayalım.” dedim. Şoför ise:

“–Ahmet Efendi ve âilesi doğrudan Harem-i Şerîf’e gitmek istediler. Kızı tekerlekli sandalyesine bindirdik, üçü de ağlıyordu. Benim de içim parçalandı. Kız, ufacık, sanki on yaşında gibi. Bu zamana kadar belinden aşağısı hiç tutmamış, dayanmadan oturamıyor bile. Ancak yüzüstü, kollarını dikerek sürünebiliyormuş, çok acı!” dedi.

“–Biliyorum, babası bana birçok resmini gösterdi. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” dedim.

Aradan takriben yarım saat geçti, bir gürültü patırtı koptu, dışarı çıktım. Ahmed Efendi karşımda, feryâd ü figân ağlayarak koştu, boynuma sımsıkı sarıldı, yapıştı, bırakmıyor. Ne dediğini anlamıyorum.

“–Yâhu ne oldu? Hayırdır inşâallah, gel şuraya otur, bir şeyler iç. Bu ne hâl?” diye sordum. Kendini yere attı; secde ediyor…

Sübhânallah!.. Ortada iyi bir şey olduğunu hissediyordum ama, ne olduğunu anlayamıyordum.

“–Dur bir dakika! Şu işin, arabadan indikten sonraki safhalarını anbean anlat bakalım. Oraya kadarını takriben biliyorum.” dedim.

Yaşlı gözlerle anlatmaya başladı:

“–Kızı tekerlekli sandalyesine bindirip annesiyle beraber Bâb-ı Nisâ’ya (Hanımlar Kapısı’na) bırakıp doğrudan, Bâb-ı Cibrîl’den huzur-i Rasûlullâh’a vardım. Şebeke-i Saâdet’e yapıştım, kimseyi gözüm görmedi. Kimse de beni görmedi. Ben ellerimi kaldırdım; «Yâ Rab! Ben kızımın şifâsı için 13 senedir duâ ettim. Özellikle onun için hac ve umreler yaptım. Gözyaşlarımla şebeke-i Rasûlullâh’a yapışarak yalvarıp yakardım. Gecelerim gündüzlerim duâlarla, ibadetlerle geçti. Gücümün üstünde sadakalar verdim. İyi niyetinden şüphe etmesem de, gayr-i müslim bir kulunun; “Niye Peygamber’ine gidip candan bir duâ etmiyorsun?” îkâzı bana çok ağır geldi.» diyerek Rabbime uzun uzun duâ ettim.

Sonra Efendimiz (s.a.v.)’e yöneldim:

«Yâ Rasûlâllah, Sen Rahmeten li’l-Âlemîn’sin, Sen’in huzuruna geldim, ama maddî-mânevî tükenmiş olarak geldim. Artık mecâlim ve tâkatim kalmadı. Bundan sonra kızımı Sana teslim ediyorum. Ben artık çâresizlikler içerisinde ne yapacağımı bilemiyorum…» diye naz ve niyâz içinde hıçkırarak, yalın ayak dışarı attım kendimi.

Bu mânevî sekir hâlindeyken, yavrum Ümmügülsüm’ün «BABAA, BABAA!» diye haykıran sesi kulağımda çınladı. Bir de arkama baktım ki, doğru dürüst sürünemeyen kızım, hanımlar tarafından koşarak geliyor. Arkasında annesi de ona yetişmeye çalışıyor. Kızımla kucaklaşıp ağlaştık. «Yâ Rabbi, bu ne tecellîdir!?» dedim. Hemen tekrar Harem-i Şerîf’e girip Efendimiz’e şükran duyguları içerisinde salât ü selâmlarda bulundum, Mevlâ’ma şükrettim. Sonra da sana müjde vermeye geldik. Mahmud ağabey, işte arabadalar, gel kendi gözlerinle gör!..”

Efendimiz (s.a.v.)’in rahmet ve şefaatine mazhar olan yeğenimiz, elimi öpmeye gelmişti. Şaşkın ve mutlu bir vaziyette gözyaşlarımızla ağzımızdan; «سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ» hadîs-i şerîfi döküldü.

“–Bugün bayram oldu!” dedim. “İş paydos! Şükür kurbanları kesip, fakirleri de toplayıp akşama ziyafet verelim, Hatm-i Kur’ân cemiyeti yapalım. Harem-i Şerîf’te yatsıyı edâ ettikten sonra buluşalım.” dedim.

Onları eve gönderip arkalarından da giderek, fakir ama gönlü zengin bu güzel insanların evinde gerekli ihtiyaçları tespit edip akşam için hazırlık yaptık. Akrabalar, eş-dost toplanmıştı. Önceleri şifâ dilemek için kalkan eller, şimdi şükür için kalkıyordu. Her tarafı huzur kaplamıştı. Îmânın, teslîmiyetin, ümit kesmemenin, saf bir gönülle ve usûlüne uygun, hattâ naz ile edilen tevessül ve duânın neticesiydi bu. Tıbben imkânsız denilen bir vak’ada; kulun, Efendimiz (s.a.v.) vesîlesiyle Allâh’a niyâzı neticesinde, ikrâm-ı ilâhîye mazhar oluşunun, çok açık ve net bir tablosuydu bu.

Yemenli Ahmed Efendi ile sabah buluştuğumuzda kendisine:

“–Şimdi bizi bekleyen, bir büyük hizmet daha var. Hadi bakalım, bu işe sebep olan doktor beye teşekkür borçluyuz. Bu iş, telefonla da olmaz. Sizlerde zihnî bir problem olduğunu düşünebilir. Birkaç gün istirahat ettikten sonra, Ümmügülsüm’ü de alarak yine üçünüz, doğru Riyad’a gideceksiniz. Bilet ve otel masraflarını biz inşâallah ayarlarız. Doktorun, o güzel düşüncesinin bu kadar çabuk tahakkuk ettiğini kendi gözleriyle görmesi lâzım. Hattâ sırf o değil, altı aydır kızının hizmetinde bulunan diğer doktorlar, hasta bakıcılar, hizmetkârlar, idârî personel vs. hepsi görmeli. Tıp literatürüne geçecek bu hâdise, nice hidâyetlere vesîle olabilir…” dedim.

Bir hafta sonra üçünü uğurladık. Doktor beyin yanından beni aramalarını ricâ etmiştim. Mutluluk gözyaşları içinde doktorla aramızda şu telefon konuşması geçti.

Doktor dedi ki:

“–Mesleğimizin gâyesi, işte böyle hizmet olmalı.” 

Ben de mukâbeleten:

“–Her insanın gâyesi, aslında «Yaratan’dan ötürü yaratılanlara hizmet» olmalı.” dedim. Doktor:

“–Sizinle nasıl görüşebilirim?” diye sorunca:

“–Müsâit zamanınızda gelirim.” dedim.

“–Öyleyse hemen bekliyorum.” dedi.

Ben de ertesi gün gittim. Tanıştık, sarıldık. Medîne gülü ve hakkında hadîs-i şerîf olan Acve hurması götürdüm. Özelliklerini anlattım, sevindi. Ümmügülsüm’le de ilgili çok şeyler söyledi:

“–Telefonla müjdeyi aldıktan sonra teşekkür için gelmelerini bekliyordum, çok duygulandım.” dedi.

“–Takdir etmek, kıymet bilmek, kadirşinaslıktır. Bundan yoksun olan, hamd etmeyi de, şükretmeyi de bilmez.” dedim ve devamla:

“–Buradan hareketle ben de bir şey düşünüyorum. Senin, «O, Allâh’ın Sevgilisi’dir, Allah O’nun arzusunu kırmaz.» dediğin Zât da senin arzunu kırmadı. Acaba O da senden bir teşekkür bekler mi, ne dersin?” dedim.

“–Beni oraya kabul etmeleri için ne yapmam lâzımsa hazırım. Borcumu ödemeliyim.” dedi. Ben de hemen:

“–Bir tek cümle; «Kelime-i Tevhîd»!” dedim.

“–Öğret!” dedi ve ayağa kalktı. Kelime-i Tevhîdi tekrarlayınca sevinçle boynuma sarıldı. Başladık beraberce ağlamaya.

“–Ben bu kelime-i tevhîdi çok sevdim, bir defa ile kalmayıp hep söylemek istiyorum. Ahmed Efendi’nin elindeki tesbihle Allâh’ın güzel isimlerini tekrar tekrar zikretmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Ben asıl şimdi doğdum, ilk nefes ve ilk anne sütü ile yeni bir hayata başladım. Çok açım, susuzum, beslemeye devam et beni, ne olur bırakma!” dedi.

“–Sen istesen de bırakmam. Bu bir lûtf-i ilâhîdir. İçeri ilk girdiğimde yüzündeki îman nûrunu görmüştüm. Peygamber Efendimiz’in en sevdiği, Ebû Bekir (r.a.) Efendimiz’dir. Senin ismin de Ebû Bekir olsun mu?” dediğimde, gözyaşları daha da çoğaldı. Ben devamla:

“–İşte şimdi «nûrun alâ nûr» oldu.” dedim. Hemen bir câmiye gidip, imam efendiden işi resmîleştirip ikâmesine, hüviyetine ve pasaportuna «Dîni: İslâm» olarak işletmek üzere muâmelelere başladık. İşler tamamlandıktan sonra Medîne-i Münevvere’ye beklediğimi söyleyerek vedâlaştık.

Doktor, birkaç gün sonra Medîne-i Münevvere’ye geldi. Havaalanına karşılamaya gittim, yanında iki doktor asistanı da vardı. Tanıştırdı, kucaklaştık. Yeni müslüman olmasına rağmen onların da hidâyetlerine vesîle olmuştu. Büyük bir sevinç içinde:

“–Allâh’ın izniyle bu hidâyet zinciri böyle devam edip gider inşâallah!” dedim.

Otele uğrayıp abdest tazeledikten sonra ziyaretlere başladık. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in huzûr-i âlîlerinden ayrılamadılar.

“–Hayatımızda secde kadar zevk aldığımız bir şey yaşamadık.” dediler. Kendilerine namazla ilgili kısa bilgiler verdim. Hazret-i Hamza Efendimiz’i, Uhud’u, Kuba, Kıbleteyn ve Yedi Mescidleri, Cennetü’l-Bakî’yi ziyaret ettik.

Ahmed Efendi ve kızı ile akşam yemeğini birlikte yedik. Eski günleri yâd ettik. Cuma namazını Kâbe-i Müşerrefe’de kılmak üzere umre niyetiyle sabah namazından sonra hareket ettik. Yolda belli noktaları anlatarak ve sohbet ederek gittik. Kâbe’yi görünce ilk duânın makbûliyetini anlattım. Efendimiz (s.a.v.)’in en çok namaz kıldıkları yeri, kâinâta teşrif ettikleri evi, Cebel-i Nûr’u, hac güzergâhını vs. ziyaret ettik elhamdülillâh. Gece Medîne-i Münevvere’ye döndük. Sabah da Riyad’a uğurladık.

“–Çok ihtiyacımız var, sık sık buluşalım. Biz de geliriz, sen de gel.” dediler. Soru-cevap ve sohbet ihtiyacı had safhadaydı. İslâmiyetle müşerref olduktan sonraki ilk haclarını birlikte yaptık. Kalabalıklaşmışlardı, sayıları giderek artıyordu. Hattâ ülkelerinde de yakın çevrelerinde bulunanların hidâyetlerine vesîle oluyorlardı çok şükür. Bildikleri lisanlarda dînî kitaplar temin ediyorlardı. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ne yeni ümmetler arz ediyorduk elhamdülillâh. Rabbime sonsuz şükürler olsun.

Bu güzelliklerin müsebbibi olan -Allah (c.c.) ondan râzı olsun- Ümmügülsüm kızımızın zamanla boyu ve kilosu normalleşti, 1995’te evlendi. Evinin eşyaları ve diğer masraflarla ilgili, nasîbi olanlar hizmet etti. Şu anda iki oğlu, iki kızı var, mutlular.

Yemenli Ahmed Efendi’nin yaşadıkları, kendi ağzından üç kişi tarafından dinlenerek tercüme edilip, fakirin şâhit olduklarıyla birlikte aynen tarafımdan kaleme alınmıştır.

Mahmud Sâmi Kirazoğlu/15/1/2011

 

 

Şüphesiz ki bu hâdise de, duâlarda Efendimiz (s.a.v.) ile tevessül etmenin, yani O’nun hürmetine Allah’tan yardım talebinde bulunmanın kıyâmete kadar mümkün olduğuna dâir, inkâr edilemeyecek, yaşanmış bir misâldir. Allah Rasûlü (s.a.v.), zâhiren vefât etmiş olsa da rûhâniyeti devam etmektedir.

Nasıl ki Kur’ân-ı Kerîm târihî bir kitap değil ve hükmü kıyâmete kadar bâkî ise; Allah Rasûlü (s.a.v.) de şâhit, müjdeleyici ve irşâd ediciliğiyle dipdiri ve aramızdadır. Allah Teâlâ, kendi uğrunda öldürülen şehîdlere bile “ölüler” denilmemesini emretmektedir.1 Efendimiz (s.a.v.)’in makâmı ise şehîdlerle kıyaslanamayacak derecede ulvîdir. Dolayısıyla O’nu “ölü” saymak uygun düşmez. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), beşer olarak vefât etmiştir ama, risâleti ve rehberliğiyle aramızda yaşamaktadır. O’nun asıl vazîfe, salâhiyet ve tasarrufu da zâten bu yönüyledir.

Efendimiz (s.a.v.) buyurur:

“Bir kimse bana salât ü selâm getirdiği zaman, onun selâmına karşılık vermem için Allah Teâlâ rûhumu iâde eder.”  (Ebû Dâvud, Menâsik, 96)

“Kim kabrimin yanında bana salât ederse ben onu işitirim. Kim de uzaktan salât ederse o bana ulaştırılır.” (Beyhakî, Şuab, II, 215)

Sahâbeden Ebu’d-Derdâ (r.a.) da şöyle anlatır:

Bir gün Rasûlullah (s.a.v.):

“–Cuma günü bana çok salevât getirin! Zira o gün, meleklerin hazır ve şâhid olduğu bir gündür. O gün bir kişi bana salât ettiğinde onun salâtı mutlaka bana arz edilir. Salevât getirmeyi bırakıncaya kadar bu durum böyle devam eder.” buyurdular. Ben:

“–Vefâtınızdan sonra da mı?” diye sordum. Efendimiz (s.a.v.):

“–Evet, vefâtımdan sonra da! Allah Teâlâ peygamberlerin vücutlarını yemeyi yeryüzüne haram kılmıştır. Allâh’ın Nebîsi hayattadır ve dâimâ rızıklandırılır. buyurdular. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 65. Bkz. Ebû Dâvûd, Salât 201/1047, Vitir 26)

Velhâsıl, Cenâb-ı Hakk’ın “insan”da tecellî eden bir sanat hârikası olan Peygamber Efendimiz(s.a.v.), ilâhî kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm gibi kıyâmete kadar devam edecek bir mûcizedir. O, nasipli gönüllere rûhâniyetini bugün bile hissettirdiği gibi, kıyâmette de yanık yürekleri Âb-ı Kevser’iyle serinletecek, o çetin ve dehşetli günde Livâu’l-Hamd Sancağı altında ümmetine huzur tevzî edecek, Şefaat-i Uzmâ’sıyla ümmetinin günahkârlarının affına vesîle olacaktır.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede Efendimiz (s.a.v.)’in bizler için ne büyük bir rahmet ve nîmet olduğunu şöyle haber vermektedir:

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, onları (kötülüklerden)temizleyen, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuştur…” (Âl-i İmrân, 164)

Rabbimiz, Sevgili Rasûlü’nü yakından tanıyıp O’nun kıymetini bilmeyi ve O’na ümmet olma şerefinin şükrünü lâyıkıyla îfâ edebilmeyi cümlemize nasîb ve müyesser eylesin.

Bizleri Zât-ı İlâhîsine sâlih bir kul, Habîb-i Ekrem’ine lâyık bir ümmet kılsın!

Efendimiz (s.a.v.) hürmetine bizlere ilâhî rahmet, mağfiret, nusret ve inâyetini lûtfeylesin!

Sırât-ı müstakîme en büyük rehberimiz olan Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mânâ iklîminden kalplerimize ulvî nasipler, engin rûhâniyetinden ruhlarımıza rahmet esintileri ihsan buyursun!

Dünyada Kur’ân ve Sünnet üzere yaşayıp ukbâda şefâat-i Rasûlullâh’a erebilmeyi cümlemize nasîb eylesin!

Âmîn…

 Osman Nûri Topbaş

Altınoluk-Nisan/2011

İBNİ TEYMİYE

   Ehl-i Sünnet Alimlerinin İbni Teymiyye Hakkında Görüşleri.           

 

  Kimine Göre İslam Alimi, Kimine göre Sapık; Yüzünü Dünyaya Çevirerek İslamı İzaha Çalışan Dalâlette Bİr Zat

 

 

  
 
                                                     İbni Teymiye
 
  Hanbeli fıkıh ve hadis âlimi iken mezhepsiz oldu. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. 1263 senesinde Harran’da doğup, 1328 de Şam’da kalede hapiste iken vefat etti
 
    İbni Teymiye, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlamamış, tasavvufu inkâr etmiş, Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Kitapları, kendilerine Selefiyyeci diyen mezhepsizlere kaynak olmaktadır. Mezhepsizler, onu övmekte, İslam müceddidlerinin piri demektedirler. İbni Teymiye’nin şaki ve dalalette olduğu Seyf-ül-Cebbar ve farisi Tâlim-üs-sübyanda da yazılıdır. 

 

       Camiul-ezherdeki hanefi âlimlerinden Muhammed Bahitin (Tathir-ül-füad min-denisil itikad) kitabı, (Et-tevessüli bin-Nebi ve bis-Salihin), (Şevahid-ül-hak), (Cevahir-ül-bihar), (Seyf-ül-Cebbar) ve (Tâlim-üs-sübyan) kitapları, İbni Teymiye’nin dalalete düştüğünü vesikalarla ispat etmektedir. 
       İbni Battuta, ibni Hacer-i Mekki, imam-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, izzeddin bin Cema’a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, imam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlar, dalalet ve küfürlerini açıklamışlardır. Üstad Necip Fazıl da, (14. asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurdu) diyor. (Türkiye’nin manzarası)
      Dal ve mudil olduğu, Savi tefsiri 107. sayfasında da yazılıdır. 
     İslam âlimleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir.) [İbni Hacer-i Mekki - Fetava-yı hadisiyye]
      (İbni Teymiye öyle bir kimsedir ki, bozuk sözlerine ve çürük vesikalarına, büyük âlimler cevap vermişler ve düşüncelerinin çirkinliğini ortaya koymuşlardır. [Şam, Mısır ve Kudüs’de kadılık yapmış olan şafii fıkıh ve hadis âlimlerinden Muhammed] İzzibni Cemaa, onun için, Allahü teâlânın dalalete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslam âlimlerine ve bilhassa Hulefa-i raşidine karşı ahmakça itirazlarda bulunmuştur demiştir.) [İbni Hacer-i Mekki - El-cevher-ül-munzam]

 (İbni Teymiye’nin sözlerinin kıymeti yoktur. O, dalalettedir ve Müslümanları dalalete sürüklemektedir. Müslümanların icmasından ayrılmış, bid’at yolunu tutmuştur. İslam âlimleri, onun dalalette [sapık] olduğunu, sözbirliği ile bildirdi. Kutbüd-Berdiri, Şerhi Muhtasarda, bunu uzun yazmaktadır.) [Tahir Muhammed Süleyman - Zahiretül-fıkhil-kübra]

(Kitab-ül Arş onun en çirkin kitaplarındandır. Ona Şeyh-ül-İslam diyenin kâfir olacağını söyleyen âlimler vardır.) [İmam-ı Sübki] (Nebras haşiyesinde bildiriliyor.)

(İbni Teymiye’ye uyanın malı ve canı helaldir.) [Miratül-cenan, Nebras haşiyesi]
İbni Teymiye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” diyor. Essırat-ul-müstekim kitabında da, ibni Abbas gibi büyük sahabilere kâfir demiştir. (Keşfüzzunun)
El-ubudiyyet kitabında ise, Allahü teâlânın ismini zikretmenin bid’at ve dalalet olduğunu bildirmekte ve tasavvuf âlimlerine çirkin iftiralar yapmaktadır. 
 (Arş kadimdir) diyor. (Akaid-i Adudiyye şerhi)
(Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner” dedi.) [İbni Battuta -Tuhfetünnüzzar tarihi]
       Abduh’un yetiştirdiklerinden olup, onun yolunda giden Abdürrazık paşa bile diyor ki:
(Vehhabilik, bir bakımdan ibni Teymiye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi denilen Abduh’daki dinde reform fikirleri de, ibni Teymiye’ye bağlıdır.)
(Kaza namazı kılmak lazım değildir) derdi. Halbuki dört mezhepte de farzdır.
        Cehennem azabı sonsuz olmadığını söylerdi. Kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarına dair bir çok âyet-i kerime vardır. (Bekara 81, Ahzab 65, Fussilet 28, Zuhruf 74)

       (Ömer çok yanılmıştır) diyerek, imam-ı Ahmed’in bildirdiği “Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömer’in dili üzerine koymuştur.” Hadis-i Şerifine karşı gelmiştir. Eshab-ı kiramın çoğu, ictihad ile anlaşılacak işlerde yanılmış olsa da, onların yanılmaları, ictihadi mesele idi. İctihadda müctehidin yanıldığı bilinemez. Çünkü ictihad ictihad ile nakzedilmez. Bunun için, müctehid olan o büyükler tenkit edilemez. Dört mezhebin ictihadları farklı olduğu halde, benimki doğru diyerek biri ötekini tenkit etmemiştir.

       Sadreddin-i Konevi, İbni Arabi hazretleri gibi tasavvuf büyüklerine de saldırmıştır. “Gazali’nin kitapları uydurma hadis ile dolu” derdi. (Hadika)

        İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:

(İbni Teymiye, tasavvufu inkâr eder, evliyaya, ariflere dil uzatırdı. Kitaplarını okumaktan, yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır.) [Tabakat-ül-kübra]

        İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki:

     (İbni Teymiye kibirliydi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi.) [Kam-ul Muarıd] 

     (İbni Teymiye’nin hedefi, Luther adındaki papazın hedefine benzer. Fakat, Hıristiyanlığın reformcusu muvaffak oldu. İslamınki olamadı.)

          İbni Hacer-i Askalani hazretleri buyuruyor ki:

*İbni Teymiye; “Kabri Nebeviyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır. [Hz.] Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. [Hz.] Osman malı çok severdi” diyerek eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı.) [Ed-Dürer-ül-Kamine]

        İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:

*İbni Teymiye, Peygamberlerin masumiyetini (günahtan korunmuş olduklarını) reddetmiştir. Halbuki, masumiyet Peygamberlerin sıfatlarındandır.

             Başta Peygamber efendimizin kabri şerifleri olmak üzere eshab-ı kiramın, velilerin, âlimlerin ve salih Müslümanların kabirlerinin ziyaret edilmesine karşı çıkmış, bunları şefaate vesile kılmayı da haram saymıştır.) [Fetava-i Hadisiyye)
          İbni Teymiye, Furkan isimli kitabında dini üç kısma ayırmaktadır. Selefilere göre bu üç prensip vazgeçilmez esaslardır. İslamiyet ancak bu üç kaide gereğince, aslına uygun olarak bilinebilirmiş. Yoksa İslam pınarını, etraftan karışmış bulanık sulardan yani mezhep imamlarının ictihadlarından arındırmak mümkün değilmiş. Çünkü fıkıhçılar, kelamcılar ve tasavvuf ehli, dinin aslına ilaveler yapmışlar, bu bakımdan din çok genişletilmiş ve içinden çıkılmaz bir hâl almışmış. Dine yapılan bu ilaveleri çıkarmak gerekirmiş.

      Selefilerin sımsıkı bağlandıkları üç prensip şöyle:

1- Münezzel din: Kur’an-ı Kerimden ve sahih kabul ettiği hadis-i şeriflerden kendi anladıkları.

2- Müevvel din: Mezhep imamlarının Kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler.

3- Mübeddel din: Geçmiş dinlerin hükümleri ve uydurma saydığı hadis-i şerifler.

             İbni Teymiye’ye göre, Münezzel dine uymak bütün müslümanlara farzdır. Çünkü Allahü teâlâ bir müctehidin Kitap ve Sünnetten neyi anladığını bir başka mükellefe sormaz. Hatta onu mükellef de tutmaz. Herkesi Kitap ve Sünneti anladığı ölçüde sorumlu tutar. Bu bakımdan herkes, Münezzel din ile amel etmelidir.

      Müevvel dine, tevil edilmiş olana, ictihaddan aciz olan mukallitlere caizdir. Ama müctehid olanlara bu caiz değildir.

      İbni Teymiye’nin selefiye yolunu savunan bütün mezhepsizler, kendilerini birer müctehid zannettikleri için, mezhep hükümleri onlar için muteber değildir, Kitap ve Sünnetten anladıklarına tâbi olurlar. Kendilerine selefiyiz diyen bugünkü mezhepsizler, kraldan çok kralcı olup, İbni Teymiye mukallit halk için müevvel din ile [mezhep imamlarının hükümleriyle] amel etmeyi caiz görürken, onlar cahillerin de, mezhep hükümleriyle amel etmesini caiz görmezler, herkesi Kitap ve Sünnete el atmaya iterler.

        İbni Teymiye’nin Mübeddel din diyerek eski dinleri bir kalemde silip atması caiz olmaz. Çünkü geçmiş dinlerin iman yani inanılacak hususları (yani amentüdeki esaslar, insanlar tarafından bozulmadan önce) bütün dinlerde aynı idi. İslamiyet bozulan bu hususların doğrusunu bildirmiş, amele ait hükümlerin de, hepsini değil bazılarını nesh etmiştir.

        Uydurma hadislerle amel edilen bir din yoktur. Uydurma hadis meselesi de ayrı bir konudur. Bir müctehidin usulüne göre, uydurma sayılan bir hadis, başka bir müctehidlerin usulüne göre sahih olabilir. İbni Teymiye, aklının almadığı hadis-i şeriflere hemen uydurma damgasını basmıştır. Fıkıh, kelam ve tasavvufun ortaya koyduğu hükümleri, usulleri, uydurma hadislerden çıkarıldığı havasını uyandırmak istemiştir. Onun bu mugalatasına İslam âlimleri gerekli cevaplar vermiştir.

         Mezhepsizler, imamları olan İbni Teymiye’nin görüşlerine uyar ve onun usulüne uyup Kitap ve Sünnetten ahkam çıkarmaya çalışırlar. Bunu da gayet normal sayarlar ve buna münezzel din derler.

        Biz de mezhep imamımız olan imam-ı a’zam hazretlerinin hükümleriyle amel edince, onun usullerine uyunca, Allah’ın gönderdiği din ile değil, mezhep imamlarının çıkardığı din ile amel ettiğimizi söylerler.

       İbni Teymiye’ye uyup Kitap ve Sünnete el ve dil uzatan mezhepsizler, bizim de imam-ı a’zama uymamıza ne hakla karşı çıkarlar ki?

 

(Alıntı)

 

 

 


 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

 

 

 

  

 
 
 
 
 

 

SİZLERİ TENKİT EDENLERİN ELLERİNDEN ÖPÜN

“SİZLERİ TENKİT EDENLERİN ELLERİNDEN ÖPÜN” View Image

“Ne iş yaparsanız yapın niyetinizde Allah(c.c.) rızası olsun.

 Kalbinize Allah(c.c.) rızasını yerleştirin. Yaptığınız her işte bu olsun.

Halim olun, yumuşak olun, tevazu sahibi olun,

Sizleri tenkit edenlerin ellerinden öpün, onları anlamaya çalışın.

Size gelenlerin anlattıklarını karşı tarafı dinlemeden hüküm vermeyin.

Hakkaniyet sahibi olun, dinleyin, kızmayın, üstünlük taslamayın.

Her iki tarafı dinleyin öyle karar verin.

Şeriata kesinlikle uyun. Hissi ve duygusal davranmayın.

Sıkıntınızı Allah (c.c) bilsin. Başkalarının lafları sizleri yıldırmasın. Her türlü sitem, sıkıntı, suçlama olacak. Bunları yaşayacaksınız. Yaptığınızı Allah (c.c) rızası için sevdiğiniz zatın hatırı için yapın. Mükafatını Allah (c.c) versin. Sabırlı ve mantıklı olun. Hep beraber istişare yaparak karar verin.

Siyaset yapmayın, ancak çevredeki Müslümanlara hizmet edenlere de yardımcı olun.

Su üstünde kalabilmek için tezek olmak lazım. Taş olursanız dibe batarsınız.”

(Gavs-ı Sani Hazretleri)

 

View Image

 

HAZRETİ MEVLÂNA’DAN…

 

        *** YÜZBİNLERCE LA HAVLE OKUYAN TESBİH ÇEKEN ŞEYTANI SEYRET, EY ADEMOĞLU…! YILANIN İÇİNDEKİ ŞEYTANI GÖR. MESNEVİ TERCÜMESİNDEN cild 2 SAYFA 275 Hz. MEVLÂNA dan

       *** BOĞAZLARINA DÜŞKÜN, YEMEYE ALIŞKIN, KÖPEK GÖNÜLLÜ SUFİLER, KEDİ GİBİ YALANIRLAR. YÜZLERİNİ YIKARLAR. ALEME TEMİZ GÖRÜNÜRLER. MESNEVİ TERCÜMESİNDEN cild 2 sayfa 289 Hz.MEVLÂNA dan
          
        *** BEN UNU KEPEKTEN AYIRD EDERİM. ŞUNLAR İNSANDIR, MANA ERİDİR, RUHTUR. ŞUNLAR DA  İNSAN DEĞİL, İNSAN KILIĞINDA, MADDEDEN, ŞEKİLDEN, KALIPTAN
İBARETTİR DERİM.  MESNEVİ TERCÜMESİNDEN 2.CİLT SAYFA 417 HZ.MEVLÂNA dan.

    *** EĞER ŞEHVET DUYGUSU, SOY ÜRETMEK İÇİN VERİLMESEYDİ. HZ.ADEM BU AŞAĞI DUYGUDAN UTANIR DA, KENDİSİNİ HADIM EDERDİ.MESNEVİDEN 1.CİLT SAYFA 239 DA DİP NOT 259 DA.HZ.MEVLÂNA dan.

     *** VELİLERİ İNKAR EDENLERİN BAŞINA LANETLE TOPRAK YAĞSIN.MESNEVİDEN CİLT 2 SAYFA 509 HZ.MEVLÂNA dan.

     *** HİLE HUYU BOZUK, KÖTÜ İNSANA MAHSUSTUR. MESNEVİDEN CİLT 6 SAYFA 515 HZ.MEVLÂNA dan 

    *** LÛT A.S.KAVMİNDE İŞLENEN LİVATA, OĞLANCILIK HADİSESİNİ.HZ.MEVLANA MESNEVİSİNDE CİLT 6 SAYFA 627-628-629 DA….3856.BEYİTTE.TECAVÜZE UĞRAYAN GENÇ DELİKANLI…EN İYİ,GÜVENİLİR YER OLAN TEKKEDE BİLE, BİR AN OLSUN AMAN BULAMADIM, RAHAT EDEMEDİM…3843 den 3865 arası beyitte anlatıyor…..! Mesnevi den ALINTI.HZ.MEVLANA.
          Çocuklarınıza göz kulak olunuz.Anneler,Babalar,İşte Mevlanayı okudunuz gerisini siz düşünün.Cahit Yetgin den görüş ve tavsiyeler.

        NAMUSLU İNSANLAR.NAMUSSUZLAR KADAR CESUR OLMADIĞI MÜDDETÇE.O MEMLEKETE KURTULUŞ YOKTUR.İSMET İNÖNÜ den.

Alıntı/www.cahityetgin01.tr.gg

ÇAYDANLIK VE BARDAK

 

 

 

ÇAYDANLIK VE BARDAK

 

Ne kadar kibirli dursa da,

Bardağın önünde eğilir çaydanlık,

Öyleyse bu büyüklenme niye?

Bu kibir, bu gurur niçin?

Mütevazi ol.. Hatta bir adım bile

Geçme gurur kapısından.

Bardağı insan bunun için

Öper daima alnından.

Erkin Vahidov

Not: Çayın alt demliği evdeki kaynanadır;

devamlı kaynar durur…

üst demlik evdeki gelindir;

alt demlik kaynadıkça o olgunlaşır,demlenir…

gelinin kocası ise bardaktır;

biraz kaynana doldurur onu biraz da gelin…

çocuklar çayın şekeridir; tat verir…

Görümce ise çay kaşığıdır;

Arada bir gelir ve karıştırır gider…

Kaynataya gelince;

o da bardak altıdır; okka gibi yerine oturur..

.

ŞEYH EDEBALİ ‘ NİN NASİHATI

*Osman Bey’in Kayınpederi, Osmanlı’nın ilk Şeyhü’l-İslam’ı, Allah Dostu ŞEYH EDEBALİ (K.S)ŞEYH EDEBALİ ‘ NİN NASİHATI

 

Bak DOSTUM!

 

Cahil ile dost olma
İlim bilmez, İrfan bilmez, Söz bilmez, Üzülürsün

Saygısızla dost olma
Usul bilmez, Adap bilmez, Sınır bilmez, Üzülürsün

Aç gözlü ile dost olma
İkram bilmez, Kural bilmez, Doymak bilmez, Üzülürsün

Görgüsüzle dost olma
Yol bilmez, Yordam bilmez, Kural bilmez, Üzülürsün
- Kimsenin umudunu kırma .
 Sen seni bil , Ömrünce yeter sana

Kibirliyle dost olma
Hal bilmez, Ahval bilmez, Gönül bilmez, Üzülürsün.

Ukalayla dost olma
Çok konuşur, Boş konuşur,Kem konuşur, Üzülürsün.

Namertle dost olma
Mertlik bilmez, Yürek bilmez, Dost bilmez, Üzülürsün.

- İlim bil, İrfan bil, Söz bil
- İkram bil, Kural bil, Doyum bil
- Usul bil, Adap bil, Sınır bil
- Yol bil, Yordam bil,
- Hal bil, Ahval bil, Gönül bil
- Çok konuşma, Boş konuşma, Kem konuşma
- Mert ol, Yürekli ol,

  _________________________________________________________________________

 
“İyi bir insan öldüğünde ona ağlamayın. Asıl onu kaybeden topluma ağlayın.” Farabi
 

ZATI İNSAN

 

 

ZATI İNSAN

Zatı insan

Körsen sen..!
El yordamı ile
Yokla, şekli ve
Şemali insan.
Aklınla düşün
Sana benzeyen
Zatı insan, fakat
Konuşması,hal
Ve hareketleri
Hayvanlık sıfatı
Sergileyen iki
Ayaklı hayvan.
Kim demiş olur
Hayvanlar dört
Ayaklı diye;
Kuşlar’a ne demeli
Zan etme ki
Bizim zatı insan
Olan,sıfatı kuş
Kadar olmayan.
Olmuş olsaydı
Olmazdı kuş
Beyinli.
Nereden belli
Rızkından korkar mı
İki ayaklı kuşlar
Bizimki korkar
Rızkından habire
Helâl,haram demez
Sabahlara kadar
Uykusu kaçar
Al külah,ver külah
Derken;
Sonunda düşer
İki ayaklı ve dört
Ayaklı hayvanların
Düşmediği bir yere
Bizim zatı insan
Sıfatı hayvan olan
İnsan.

 

 

Cahit Yetgin

 

 

ALLAH’TIR O.. (c.c)

ALLAH’TIR O  (C.C)

Yeri göğü yaratandır. Alemleri var edendir.. Dünya ve dünya dışında ay, güneş, yıldızlar, galaksiler… Hepsi Allah’ın eseridir. Dünya içinde ve dışında ne kadar varlık varsa Allah yaratmıştır. Allah yönetmektedir.

İnsanlara bazı sebepleri göstererek, ilminden çok cüz’i kısımlarını göstermiş olması, O’nun Merhamet / Rahmet sıfatlarının tecellisidir. Sebeplerle, yeni bilinmeyenlere ulaşan insanlar, bunlara ulaştıkça, Yüce Allah’ı her adımda ta’zimle anmadıkça, ne büyük bir kayıp ve ziyan içerisindedirler.. Yeni yaratılmışları buldukça, şükretmesi, başını secdeye koyması gereken insanoğlu, kerameti kendinden bilip, kendini yüceltip tanrılaştırması veya dışındaki insan varlıkların onu bu yönde değerlendirmesi ne büyük cehalet ve nankörlüktür.. Allah muhafaza buyursun..

Şu uzayın derinliği nerede bitiyor acaba?! Ona baktıkça Allah’ı göremeyen akla veyl…

Uzay boşluğunda bulunan milarlarca, triliyonlarca yıldız, gezegen, güneş sistemi, bunların hareketleri bir şeyi haykırıyor: ALLAH! (Celle Celâlehu)  Allah, buralarda ne kadar doku, toprak, ateş, taş.. Canlı ve cansız varlıkların hepsini yoktan var etmiş ve bütün bunlara egemendir..

Uzağa gitmeden Dünya’mıza bakalım:

İnsan gibi bir mükemmel varlığın yaratılışındaki ölçü, estetik, güzellik, Allah’ın eseridir.

İnsanların tamamının farklı yaratılması, parmak izi, göz yapısı vb. yönlerden tekrarsız olan insan soyunu yaratan Allah’tır. Göz dokusu, diğer genlerin dışında yaratılmıştır. Yani sanki dışarıdan konulmuş gibi.. Doku vücudun diğer yapı taşlarına göre farklı.. Bunu yapan büyük güç Allah’tır..

Tüm insanların ve ve hayvanların kalp atışlarının sesini ve sayısını bilen ve yaratan O.. (c.c)

Tüm insan ve diğer canlıların bedenindeki kıl adedinden, aldığı ve alacağı nefesin sayısını yaratan ve bilen bir tek ve yüce Allah’tır!

Ana rahminde binlerce hücre içinden, bir tanesinini seçip döllendiren; ona bir süre sonra can veren harekete geçiren yaratıcı yüce Allah’tır.(c.c)

İç organları, dış organları, mükemmel şekilde yaratıp dizayn eden, yerleştiren, bir ALLAH’tır.

Duyguları, düşünceleri, aklı, fikri veren, neslin devamı için karşı cinslere çekim gücü veren ve yaratan Allah.

Bir kuşun ömür boyu kaç adet kanat çırpacağını, ne kadar yiyecek  yiyeceğini bilen ve takdir eden yüce ALLAH’TIR!

İnsanlar başta olmak üzere, her canlının rızkını veren bunu TEAHHÜT EDEN yüce ALLAH’TIR.

Yarattığı bir söğüt ağacının, kaç dalı yaprağı… Olacağını takdir eden ve bilen azim olan ALLAH’TIR.

Bir kara karıncanın, gece karanlığında attığı adımı ve o adımın sesini bilen duyan takdir eden Hayy olan Allah’tır…

Suları akıtan, onlara yön veren, kaldırma gücünü yaratıp üzerinde dağlar gibi gemileri gezdiren sınırsız güç ALLAH’TIR.

Sularda yüzen canlıları ve balıkları yaratan, onlara emsalsiz sanatıyla renkler desenler veren evveli ve sonu olmayan ALLAH’TIR.

Suda yüzen balığın, solungaçlarından ne kadar suyun girip çıkacağını ayarlayan;  ölünceye veya avlanıncaya kadar kaç adet solunum yapacağını bilen aziz olan ALLAH’TIR.

Bir ağaca kaç kuşun konacağını, hangi kuşların konacağını ve rızıklanacağını bilen ve yaratan ALLAh’tır. C.C.

Zebradan, zürafaya; geyikten arslana; yılandan ceylana… Nice varlıkları değişik renk ve desenlerde, mükemmel renk ve boyama ile yaratan O’dur. (C.C).

Ateşi ve suyu yaratan, bileşiminde ateş olan suyu ateşi söndürme özelliğiyle yaratan bir, tek ve kaadir olan ALLAH’TIR.

Bulutlara yağmur yükleyen, yüksek dağlara denge görevi veren ve hepsini, alemleri insanın hizmetine sunan Zülcelâli ve’l-İkram olan Allah’tır.(C.C).

Kırlarda kaç çiçek ve kaç türlü çiçek bitireceğini bilen ve irade eden Allah’tır. C.C.

Aldığımız her nefesi lutfeden, ömür boyu kaç adet nefes alacağımızı bilen ve tayin eden Alîm olan ALLAH’tır.. C.C.

İnsanları dünya’ya bilinmekliğini istediği için imtihan için gönderen O’dur. Onlara acıyıp tabir yerindeyse cevap anahtarlarını (Peygamberlerini,  son olarak Resûl-i Ekrem S.A.V.’i ve Kur’an’ı) gönderen Rahman ALLAH’TIR. C.C.

Alemleri emrine verdiği; kendine halife kıldığı insanlara Kur’an ve Sünnet ile ahireti, ölümü, hesabı, cennet ve cehennemi bildiren; kısacık (En fazla 90 yıl) olan dünya hayatına kapılıp ölümü ve ahireti unutmamayı öğütleyen, acıyan, uyaran, duyuran Rabbü’l-Alemin olan ALLAH’TIR: C.C.

Ey insan teknoloji ve bilim diyerek bunları tanrı edinerek ölmeyeceğini ve hesaba çekilmeyeceğini mi zannediyorsun?

Ey müslüman, Allah ve ahiret, hesap, mahşer, şaşmaz adalet, hak hukuk ..Deyince sen ne anlıyorsun..? Yoksa karambolde, “hele o gün bir gelsin” gaflet ve dalaletine mi düşüyorsun?  O günden (ölümden) kim kurtulabildi? Var mı böyle bir tek tanıdığın isim? Firavun, Nemrut, Ebu Cehil, Karun,  kendilerini tanrılaştırdılar ama kurtulabildiler mi ölümden?

Peygamberler kurtulabildiler ni?

Son Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) alemlerin yaratılış sebebi olmasına rağmen o da Rabbine yürümedi mi?

Öleceğiz ve dirileceğiz, hesaba çekileceğiz..

Bütün bunları düşünerek, Allah’ın verdiği akıl ve muhakeme gücünü kullanarak, hilesiz, haramsız, garazsız, kibirsiz, hasetsiz, hırs’sız… Olarak, yeniden hayatımızı düzenlemek gerekmez mi?

Allah ve ahiret inancımızı tekrar ciddiyetle sorgulamalı, nerede durduğumuzu, hangi seviyede olduğumuzu soğukkanlı şekilde değerlendirmeliyiz. Bu bizi İslam’ın aydınlık, huzur veren iklimine, oradan da aklımızın hayalimizin ötesinde nimetlerin verileceği CENNETLERE götürür.. Rabbimiz C.C. böyle va’dediyor.

Aksi ise; hiç ölmeyecekmiş hissiyle, para, şöhret, kadınlar, katlar, yatlar, makamlar, mevkiler, ihtişamlı (ama ahiret nimet ve hayatına göre küçücük bir nokta olan) dünya yaşantısı Allah’ı unutturabilir. Ahireti bilimdışı(!) diyerek inkara sürükleyebilir. Bu da insanı sonsuz ve sınırsız; aklın havsalanın almayacağı CEHENNEM azabına sürükler. Allah ve Resûlü haber veriyor..

Elini sobaya  yaklaştırınca yanacağını bilen ey insanoğlu!

Sana verilen bunca nimete, emsalsiz akla, mantığa, iradeye, ruha rağmen bu dünyada taş çatlasa 90 sene kalacağına göre, (Allahü Alem) boşuna mı yaşayıp yaratıldığını sanıyorsun..

İster, maddeye tap, herşey tesadüf de,  üç günlük dünyayı ARAÇ değil de AMAÇ edin.. İnsanlığını ve İslamlığını yitir gir cehenneme tepetaklak..!

İster aklını başına devşir,  Allah ve Resûlüne kulak ver, kendini, insan’lığını ve İslamlığını bul.. Yaşa.. Yaşat.. Dünyayı amaç değil, ahiretin tarlası araç olarak gör.. Var secdeye.. Gir CENNETE…

Allah yolumuzu doğru, salim, salih, daim ve kaim kılsın… Amin…

Selam, saygı ve dualarla..Dualarınızla…

m.aliaktar/25/02/2011_22.30

RESÛLULLAH EFENDİMİZ’İN (S.A.V) ÖRNEK AHLÂKINDAN…

RESÛLULLAH EFENDİMİZ’İN (S.A.V)

ÖRNEK AHLÂKINDAN…

 

 

 

Ebû Saîd-i Hudrî (r.a) şöyle rivayet etmiştir:

** “Hz. Resûlullah (s.a.v) Hayvanının yiyeceğini kendisi verirdi. Bazan evinin temizliğini yapardı. Yırtılan ayakkabısını dikerdi.

** Elbisesini diker ve yamardı.

** Koyun sağardı. Hizmetçisiyle birlikte yemek yerdi. Bazan hizmetçisi yorulduğu zaman, onunla birlikte buğday öğütürdü.

**Çarşıdan aldığı bir şeyi, ailesine götürürken, bizzat kendisi taşımaktan çekinmezdi.

.** Zengin fakir herkesle musafaha ederdi. İlk önce kendisi selâm verirdi.

** Kuru hurmadan hazırlanmış bir davet de olsa, çağırıldığı hiçbir daveti küçük görmezdi.

** Geçimi çok kolaydı. Yumuşak huylu idi,. cömert tabiatlıydı. Güzel geçimliydi.

** Güler yüzlüydü. Sesli olarak gülmeden yüzü tebessüm ederdi. Yüzü asık olmadan hüzünlüydü.

** Kendisini alçaltmadan tevazu gösterirdi.

** İsraf etmeden, cömertlik yapardı.

** Kalbi yufka idi. Bütün müslümanlara karşı çok merhametliydi.

** Çok yiyip midesini doldurarak hiç geğirmemiştir.

** Hiçbir şeye tamahla el uzatmamıştır.” (Kuşeyri Risalesi’nden-sh.323)

GÜNÜN SÖZÜ:

“Tevazu herkeste güzeldir, fakat zenginlerde daha güzeldir. Kibirli olmak herkeste kötüdür, ancak fakirlerde daha kötüdür.” (Yahya b.Muaz r.a)

 

YA RABBİ !

 

 

 

YA RABBİ!

GÖNÜL HÛN OLDU, YANDI KAVRULDU,
MAHZUNUM, KULUNUM, YA RABBİ!
KALBİMDE DERİN AYRILIK HİCRANI,
RUHUMDA VUSLAT ÜMİDİ VE HEYECANI,
BENLİĞİMİ RAHMETİNLE KUŞATIVER
YA RABBİ!
BİR İÇTEN YAKARIŞA,
GÜNAHLARI SAVURANSIN
YA RABBİ!
SECDELERDE, SANA GELİRKEN,
AF VE MAĞFİRETİNLE SARANSIN
YA RABBİ!
KİRLENDİK YA RABBİ!
ÖRSELENDİK YA RABBİ!
ÖTELENDİK YA RABBİ!
HIRPALNADIK YA RABBİ!
GELDİĞİM NOKTADA YİNE SEN VARSIN
ALÎMSİN, RAHMANSIN, HABÎR’SİN
YA RABBİ!
BİR HOŞ OLDUM, BAŞ KOYDUM SANA
YA RABBİ!
HER NEFES SEN, HER ADIM SEN,
HER DURAK SEN, HER LAFIZ SEN YA RABBİ!
HER SÜKÛT SEN, HER NÜFUZ SENSİN YA RABBİ!
KALBİM SEN, RUHUM SEN, DUYGUM SEN
GÖZ PINARLARINDAN TAŞAN SENSİN YA RABBİ!
SEN REFİKSİN,
BENİ REFİKSİZ KOYMA YA RABBİ!
SEN ŞEKÛRSÜN,
ŞÜKÜRSÜZ BIRAKMA YA RABBİ!
SEN KIRIK GÖNÜLLERİN TABİBİSİN,
DUALARIMI KABUL ET YA RABBİ!
NURUNLA AYDINLAT KARARMIŞ İÇİMİZİ
YA RABBİ!

Ya Rabbii..!

 

 

Ya Rabbii..!

Hangi çeşmeden su içersin dedi
Bugün bir zat,
Meczuplar oluğuna verdim ağzımı
dedim.
Daha yapacak çok işin var dedi,
Basmamış ayak tam yere.
Beni bu hale sen değil, üstadım
getire.
Beni hallaç pamuğu gibi ede..
Sonra bir tekme..
Üveysiyiz açığız biz tekmeye
Ve çekmeye.
Üstadım dövdükçe, şekil alır
Olgunlaşırız.
Allah ve Resûlüne koşarız.
Gelen dünyalıklara bakıp
Himmeti, Rahmeti anlarız.
‘Perde etme Rabbim aramıza’
Her daim duâmız.
2.5 Aydır antenler açık,
Kalpler mahzun.
Rüyalarda görürüm üstadı
Hasretim mahfuz.
Dün yine yolda gördüm ailecek,
Öptüm elini 
Vuslat zamanı bir gün gelecek,
kim bilir belki de
Dünyada gelmeyecek.
Ama bu gönül hep hasret saygı ile
Özleyecek.
‘İmtahanda başarılar dilerim sana
bizi utandırma
mahçup etme
ismini yazdır manevi erler arasına’
sözünü hep gözleyecek.

Yolunda daim kıl Ya Rabbi!
Şeytana galip kıl Ya Rabbi!
Aşk’ta kaim kıl Ya Rabbi!
Günâhtan hayra yönelt Ya Rabbi!

M.Ali bocalarsın, yanarsın,
Yüzünü gözyaşlarınla yıkarsın,
Bunları kendine paye saymazsın.
Yönel yüce Sultan’a duâlarla
Ki kalbin gönlün nefse yuva olmasın.
Ruhun Efendim’siz kalmasın.

 

 

Mehmet Ali Aktar/07.02.2011_21.30