MUHYİDDİN-İ ARABÎ HAZRETLERİ K.S.
Oca.08, 2012 in
Yazılar
MUHYİDDİN-İ ARABÎ HAZRETLERİNİN
HAYATINDAN BİR KAÇ KESİT
1202 yılında Allah’a kendi kendine söz vererek oruca başlamış ve üç ay boyunca hiç bir şey yemeyerek ve içmeyerek, Allah’ın ona açtığı ilahi bilgilerle kendisinden hiç bir şey katmıyarak “Fütuhat-ı Mekkiye” adlı eserini yazmıştır.
Bu üç ay süresince Kâbeyi tavaf ederken,” zemzem, kulak ile duyacak şekilde, kendisinden su içmesini isterdi.” Fakat kendisi ulvi yakınlığın son noktasına geldiği bu haller içerisinde, onu dinlemenin bu hali sona erdirecek bir perde olacağını düşünerek, Zemzem’e “susmasını” söylerdi.
Bir rivayete göre Fütuhat-ı Mekkiye’yi tamamladığı vakit, sayfalar halinde onu Kâbe’nin damına koymuş. “Eğer bu kitapta benden bir kelime varsa, bu sahifeler kaybolsun” demiş, bütün kış , hiç bir sahifesi kaybolmadıktan sonra kitap tamamlanmıştır. (Burada Fütuhat-ı Mekkiye kitabının, Allah’ın lütuf ve yardımıyla yazıldığını, Allah’a olan derin bağlılığını-yakınlığını ifade etmek istemiştir. Şüphesiz Allah’ın izni, dilemesi ve yardımı olmadan bir yaprak bile kıpırdamaz…).
1203 yılında gördüğü bir rüyada: Kâbenin duvarları altın ve gümüş tuğlalarla örülmüştü, kendisi bunun güzelliğini seyrediyordu. Orada iki tuğlalık bir boşluk vardı ve nefsi iki tuğla halini alarak bu boşluğu dolduruyordu. Kendisi hem onları seyrediyor, hemde yerlerini doldurduğunu, yani zat’ı ile onların Zat’ının aynı olduğunu görüyor ve anlıyordu.
1204 yılında Ali b. Abdullah b. Cami’nin elinden ikinci defa Hızır’ın (A.S) hırkasını giymiştir. Aynı yıl Muhiddin Arabi Hz. Malatya’ya geldiği yıldır.
Malatya’dan Konya’ya geçmiş. Konya’da, Selçuklu hükümdarlarından büyük destek görmüştür. Kendisine 100.000 dirhem değerinde ev bağışlanmış, fakat kendisine gelen bir dilenciye “Ey dilenci, şu anda saraydan başka bir şeyim yoktur. Allah rızası için şu ev senin olsun” diyerek, bu evi sadaka olarak bağışlamıştır. Bu arada bir çok kereler Kudüs, Mısır’ı ve Halep’i ziyaret etmiştir.
1204 yılında Ali b. Abdullah b. Cami’nin elinden ikinci defa Hızır’ın (A.S) hırkasını giymiştir. Aynı yıl Muhiddin Arabi Hz. Malatya’ya geldiği yıldır.
Büyük dostu Maceddin İshak’ın vefatı ile onun dul karısı ile evlenerek Sadrettin-i Konevi Hz. Üvey babası olmuştur. Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin bu evlilikten iki oğlu ve bir kızı meydana geldi.
Oğullarından Sadullah 1222 senelerinde Malatyada doğdu. Bütün ömrünü hadisi şerifle, nakil tedrisiyle (Tarikat öğretimi) geçirdi. 44 yaşında Şam’da öldü. İmadettin de Sadullah’tan 6yıl sonra Şam’da vefat etmiştir. Kızı Zeynep küçük yaşta iken ölmüştür.1230 yılında, üvey oğlu Sadrettin Konevi Hz. ile birlikte Şam’a yerleşti veölünceye kadar burada kaldı.
1240 yılının bir cuma gecesi, Rıhlet (Geçmek, göçmek) kelimesinin bir remzi olarak bu dünyadan ayrıldı. Ömürleri 75 yıl olup Hakim ismine mazhar olmuştur.
Muhiddin-i Arabi Hz.’leri bu günkü Şamı’ın Salihiye mevkiine gömüldü. Bir süre sonra mezarı kaybolmuş ta ki, Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı alınca, Vasiyeti gereğince mezarı buldu. Zira, Muhiddin-i Arabi Hz.’leri kitabında: “Şin Şın’a girerse benim mezarım meydana çıkar” demiştir. Yavuz Sultan Selim, Şam’a girince de mezarı buldurtup, oraya mükemmel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırmıştır. Ayrıca Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin ayak vurduğu yere giderek buradaki hikmeti anlamak istedi. Tam Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin ayağını vurduğu yeri kazdırdığında, bir küp altın bulmuşlardır.
Muhiddin-i Arabi Hz.’leri hakkında Hakikat ehli olmıyan bazı kimseler kendisinin hayatta olduğu zamanda olduğu gibi, şimdi de ilimleri yeterli olmadığından ötürü bazı yersiz karşı çıkmalar olmaktadır. Zaten bizim bu kitabı hazırlamamızdaki temel neden de budur. Şimdi Yavuz Sultan Selim Han zamanına dönelim ve Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislamı büyük insan ve Müftiyüssakaleyn ünvanını kazanmış İbni Kemal paşa’nın Muhiddin-i Arabi Hz.’leri hakkındaki fetvasını bugünkü dile aktaralım.
“Ey İnsanlar! Biliniz ki Şeyhlerin en büyüğü, kerimlerin en önde gideni, Arifler kutbu ve Allah’ın birliğine inananların İmamı Endülüslü Muhammed İbnül Arabi Ayet ve Hadislerden hüküm çıkarabilenlerin en kamili ve Fazilet sahibi bir Yol göstericidir.
Zamanın Alim ve Faziletli kişilerinin bilgilerindeki hayat hikayelerini, (kıssalarını) inkar ve inkarında ısrar ederse, şüphesiz delalette kalır. Kendilerinin “Füsusül Hikem ve Futuhat-ı Mekkiye” gibi bircok eseri vardır. Bu eserlerdeki meselelerden bazılarının lafız ve manası malum ve emri ilahi, bazısı Nebevi açıklamalar ve bazısı keşif ve manevi bilgileri bilenlerden başkasına kapalıdır, zahir ehlinin idrakinden gizlidir.
Bu manaları anlamayanlara bu makamda susmaları vacip olur. Zira Cenab-ı Allah “Bilmediğin şeye tabi olma, tahkik, kulak, göz ve kalb bunların herbirisinden sahibinin ilmi derecesinde sual olunur.”
Ayrıca “bir mümine kafir diyen, şüphesiz küfretmiş olur” hadisini de hatırlatırız.
Muhiddin-i Arabi Hz.’leri sadece Asya ve Arabistan da değil tüm dünyada bilinmektedir. İşte buna bir örnek:
İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhur başkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen heyetimizle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zattan dinliyelim:
“Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine;
“Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı ve devamla;
“Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen ilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada ilim, felsefe ve mistik alanda sayıları bir çok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beşyüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış Alim ve Mutasavvıf Muhittin el Arabinin üzerinde birleştiklerini tesbit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Füsusül Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiye gibi değerli bir çok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üçyüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu geçikme neden? İşte bunu bilmek istiyorum.”
Biz müslümanlarin ibret alacagi bir davranis, ABD üniversitelerinde İbni Sina. İbni Haldun`larin kitaplari bastaci edilirken, bizler o büyük alimlere ilgisiz kaldik. Maalesef.
Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı:
“Efendim, önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyhül Ekber Muhiddin-i Arabi’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud
birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam alimleri ve
önderleri) ve Mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.” Dedik.
Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben hergün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütuhat-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık”

Leave a Reply