İzmit, 1972-1976

*İzmit İ.H.L bahçesinde teneffüste Nurettin Uludağ ile.

İzmit İmam-Hatip Lisesine kaydolmak üzere, Karabük Kayabaşı mahallesindeki 2.5 odalı gecekondumuzda hazırlıklar yapılıyor.. Rahmetli anacığımın yüreği dağlanıyor.. Bunu hissediyorum. Elbiselerimi hazırlarken, gözlerinden yanaklarına süzülen yaşlar haala gözümün önünde.. Ana yüreği. Ah anacığım…


Ben ise üzüntüyle karışık sevinç duygusu yaşıyorum. Babam sevgisini belli etmeyen, bana göre hep azarlayan, soğuk bir kişilik izlenimi verirdi. Beraber otobüse biniyoruz..İlk uzun yolculuğum.. Ortaokul mezunuyum. İ.H.L.’nin Lise bölümünde 4 yıl okuyacağım. Otobüsle giderken, sürekli gözlem yapıyorum.. Çevreyi seyrediyorum.. Gerede, Bolu, Adapazarı, derken İzmit’e varıyoruz akşam üzeri.. Vakit kaybetmeden Müdürümüz, kıymetli insan, değerli eğitimci M.Sıddık Uslu’ya çıkıyoruz. Bize çok iyi davranıyor. Kayıt, yurt kaydı işleri, prosedürler..Bitiyor.. Ve akşam karanlığı. Babam dönüyor.. O sert, haşin babamım beni kucaklayıp vedalaşırken, sesinin titrediğini, gözlerinden yaşlar boşaldığını görüyorum. Tabi ben de hüzünleniyorum  Evet ben de ağlıyorum…. Vedalaşıp ayrılıyoruz. Filmlerdeki gibi uazaklaştıkça birbirimize hüzünle bakarak…

Okula yatakhaneme varıyorum. Sırtüstü uzanıyorum.Beni babamın aşırı hırpalaması ve disiplini o kadar  negatif etkilemiş olmalı ki, “özgürüm artık!” diye haykırmak geliyor içimden. Ve yatılı okul hayatım başlıyor. Okuyacağım, memlekete sınıfımı geçerek başarı karnemle gideceğim” diye söz veriyorum kendime.

Çünkü kahvecilik yapan babamın yanında çalışırdım çoğu zaman. Müşteriler çok şikayetçiydi. Haşarı, hareketli bir çocuktum.. İki elimde 9 dolu bardak çay taşırdım..Askıyla çay verirken, dolu bardaklı askıyı 180 derece çevirir, merkezkaç kuvvetinin katkılarıyla dökmeden  müşterilere dağıtırdım gittiğim yerlerde.. Müşteriler de benim bu hareketlerimi, yani “çocukluğumu yaşamakta olduğumu” bir türlü hazmedemez, babama   “bunu oğlum var diye güvenme..Bundan adam olmaz” derlerdi. Derlerdi demesine de bu sözler yüreğime bir hançer gibi saplanır çok rahatsız olurdum.. Kendi kendime söz verirdim afacanlık yapmauacağım diye.. Nafile.. Çocukluk..Çocukluğumu yaşamak…

Bana bu sözleri söyleyenleri başarılarımla mahcup edecektim. Buna kesin kararlıydım.  1. Sınıfı doğrudan geçerek vardım o yıl memlekete.. Çok zorlansam da “ağır abi” olmaya çalışıyorum.. Gerçekten tüm müşteriler şaşırdı.. İnanmakta zorluk çektiler.. Ama ne iltifatlar aldım.. Hepsini pişman etmiştim vallahi..  Yazın bu yapımı koruyarak, yine kahvehanemizde çalıştım..Kahvede oyun oynanıyordu.. Biz İmam-Hatip öğrencisi, babam da yarım hafız.. Babama “oyunu kaldırmasını” teklif ettim. Bir süre sonra artık Aktar Kıraathanesinde oyun yoktu.

İkinci yıl paralı yatılı olarak devam edecektim. Muzaffer bir eda ile İzmit’e dönüyordum.. Ancak Annem… Annemin benim için hazırladığı yemekler, giyecekler, “ah yavrum uzaklarda..” diye telaşlanmaları beni her okula gidişimde derin teessürlere garkederdi..  Hissettirmemeye çalışırdı ama ben anlardım tabi.. Ah anacağım …!

Çare yok okul bitecek. Tekrar İzmit..

Çok hareketli ve uyanık omalıyım ki..İlan panolarını filan okur, anonsları dikkatle dinlerdim.. İlan panosunda “Vakıflar Yurduna”  Öğrenci alınacağı, fakirliğini belgelemek için gerekli evraklar.. Yazıyordu. Telefon, iletişim yok.. Ancak postaneye gidip bağlatabilirsin. Babama mektup yazdım. Karabük’lü Mustafa Çekinmez ile..Evraklar geldi..Herşeyiyle, yatağı yorganı, çarşafı dahil herşeyiyle ”yepyeni” bir yurdun 100 kişili öğrencileri arasındaydık Mustafa’yla. Yemekler leziz, bol kepçe..Okula yakın.. Böylece başarılarıma, bir de dargelirli babamı, yurt parasından kurtarmayı eklemiştim..

İlan tahtasına bir gün yine göz gezdiriyorum.. Diyanet İşleri Başkanlığı “burs vercek” deniliyor..Şartlara bakıyorum tutuyor. Müracaat ve ayda 30 lira burs da çıkıyor.. Yurt bedeva ..Harçlık da geldi.. İyi bir arkadaş çevresiyle tanıştım..Buradan Fahri Akbaş’ı da saygıyla anıyorum. Kişilik kazanma devremizde, ilk merdivenleri o koymuştu önümüze…

Karabük’te babamın arkadaşı Mehmet Hoca vardı. Köprübaşı Camii imamı. Onun kütüphanesini görmüştüm. Mehmet hoca idolüm olmuştu.. Bir de onunki gibi kütüphanem olmalıydı.. Babam harçlık göndermekte zorluk çekiyordu..  “Baba param bitti, para gönder” demek ne haddime.. Çekinir, isteyemezdim. Bazen eşref saatine gelir, 70 lira filan postayla gönderirdi. Göndermezse..Göndermiyor demektir. Burs da bitince günlerce parasız gezmek durumu.. Gençsin..Millet birşeyler alıyor, yiyor içiyor.. Biz de bakıyoruz..

Derslerim de takdirlik değilim ama iyi.. Yetişmemiz, arkadaş çevremiz güzel..

Bir dert var parasızlık.. Bunu da çözmem lazımdı..

Sabahları, kantine Kocaeli taban simidi geliyor..Ama ne simit.. Çıtır çıtı..Mis gibi kokuyor.. Daha kantine vrmadan,” bir bana.. bir bana” millet tüketiyor.. Ben ise bir kenarda yutkunuyorum..Evet evet  bir simit alacak param olmadan dolaşıyordum… Acı ama gerçek…

Bu kötü durumdayken, beynim birden şarj etti. Orada kenarda üst sınıflardan Kandıra’lı İbrahim abi’nin boya sandığı var.. Boyamıyor..Duruyor orada.. Gittim  “İbrahim Abi, senin boya sandığı boş duruyor. Ben ayakkabı boyayayım mı onunla.. Sana da pay veririm..Boş durmasın” dedim. İspanyol paçalı, berduş kılıklı bu temiz dost “olur len!” dedi.”Git al başla.”  Buna çok sevinmiştim. Boyacılık işi fena olmayacaktı. Baktım birkaç ayakkabı boyayacak boya var. Çalışmaktan utanmadım, gurur meselesi yapmadım.. Başladım hemen oracıkta öğrenci ve öğretmenlerin ayakkabılarını boyamaya.. 2.5 lira kazanmışım o gün..İyi para. Simit 25 kuruş. Bir sonraki gün simitçi simit tavasıyla yine geliyor..O mis gibi susam kokusu okulun heryerini dalga dalga sarıyor.. Ben de daha cesur takip ediyorum simitçiyi artık.. Kantine ilk sıraya giriyorum.. ”Simit öyle yenmez böyle yenir” diyorum, kantinciden iki simit iki çay birden alıyorum.:))

Boyacılığa okulda devam ederken,  Kocaeli Sanayi Fuarına da gidiyorum..Orada da C.tesi-Pazar iş yapıyorum.. Artık, burs, babamın bazen gönderdiği 70′lik artı boyacılık parası..

Paramla ilk iş, tam gelişme çağı olduğu için, bir güzel tas kebap vb. ile karnımı doyuruyorum.. Tabi her gün de değil. Haftada onbeş günde bir..

Sıra Mehmet Hoca’nın kütüphanesi gibi bir kütüphane yapmanın başlamasına, kitap alıp okuma alışkanlığı edinmeye geliyor…(Devam edecek) 05/04/2009