Mehmet Ali Aktar'ın Kişisel Blogu

Kuvvetsiz Adalet aciz ; Adaletsiz Kuvvet Zalim Olur

DERVİŞ DER Kİ….

 

DERVİŞ DER Kİ….

 

  

“ALLAH’A KUL OL;

AT GİBİ YÜRÜ,

ÖLÜ GİBİ YÜK OLMA;

VERİRLER DE ALMAZSAN ELİNİ KESSİNLER;

İSTERSEN,  DİLİNİ KESSİNLER…”

 

 

“İŞİNE, EŞİNE, AŞINA SAHİP OL..! KOMŞUNLA DA HOŞ GEÇİN…!”

DERLER…!

KENDİMİ ARIYORUM… GÖREN VAR MI?

 

Kendimi Arıyorum Gören Var ?
 
 
 

 

KALPLERİMİZ ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN‘LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN’LER KALPLERİMİZİ DAHA DA GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN VARDI Kİ SEN’LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN‘LERDEN SEN’LERE AÇMAYI BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI” BEN” ÖLDÜRMEK.

Mevlana Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
-Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
Adam:
-BEN’im, diye cevap verince, dostu:
-Git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
-Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
İçeriden gelen ses:

-Kim o, diye sorar. Adam:
-SEN’im, diye cevap verir.
Dost, adamı içeri davet eder:
-Mademki BEN’sin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor, der.
Kaçımızın SEN’ im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN’ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN’lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN’imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN’imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden”gözden ırak olan gönülden de ırak olur”sözü, SEN olamayan BEN’ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
Biz BEN’likleri ne zaman aşarsak SEN’likler o kadar yanı başımızda olacak. “Gerçek aşk” da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.

BEN’ini Leylası ile SEN yapan Mecnun’a “adın ne?” diye sorduklarında, “Leyla” diye cevap vermişti. Mecnun’un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ”yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin. Leyla öldüğünde ise Mecnun’a “Leyla ölmedi mi?” diye sorduklarında “Hayır, BEN Leyla’yım” diye cevap vermişti.
Hallac-ı Mansur, Allah’tan başka her şeyin batıl ve yalnız Allah’ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, “sen kimsin?” sorusuna muhatap olduğunda “Ene’l-Hakk” (ben Hakk’ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN’ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; “Ben Hakk’ım” demek olan “Enel-Hak” sözünün hakîki mânâsının: “Ben yokum, Hakk var” demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.
Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur’u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve “Bir sen ENE (BEN) dedin, bir de ben (Sen ene’l-Hakk dedin, ben “ene hayrun minhu” [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da Allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?” diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: “Sen “Ene” dedin, kendini ortaya koydun, ben “Ene” dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti.”
Ene’l-Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de “Beni bende deme ben bende değilem! Bir ben vardır bende benden içeru”demiştir.
Hakk’ı dost edinip BEN’ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN’imize, SEN’im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık ? Birinin SEN’im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN’lerle doldurduk. Sanki BEN’ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN’lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN’lerden SEN’lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı” BEN’i öldürmek. BEN’i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN’e SEN dedirtebilmek için BEN’in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN’i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.

BEN’imizi terbiye etmek için uğraştık ? Böyle bir amacımız oldu mu?..

Muhyiddin İhyâ Efendi, “Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum” diyor. Bizi, bize veren O’na BEN’imizi verebildik mi? “Kendimi arıyorum, gören var ?”diyecek kadar BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:
Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken
Ya hayattır yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş lütfun da hoş…
Ne mutlu SEN’ini bulabilene

__________________
(alıntı)

SADAKA TAŞI VE SAÇLI HOCA..

SADAKA TAŞI VE SAÇLI HOCA.. (*)

.

* Osmanlı’da sadaka taşlarından biri…

        Tanyeri ağarmış, duru ve tertemiz havada parlak yıldızlar seçiliyordu, iki ay önce yağan kar yoğunluğunu kaybetmeden, kuru zemheri ayazında tozlaşmış ve uçuşuyordu. Camiden çıkar çıkmaz soğuk, iliklerine işleyivermişti. En çok da dizindeki kurşun yarası üşürdü, sanki dizinin içinde kalan kurşun bütün soğuğu emiyor sonra bütün bacağını soğutan bir buz parçasına dönüyor, ayağının aksamasını artırıyordu. Bu kurşun yüzünden kurtuluş savaşında şehitlik nasip olmamış ve zafer sevincini yaşayamamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Ocağım beni ısıtır, dedi. İçindeki kasvet dağılmamıştı, her gün taze bir başlangıçtır.

       Bu gün inşallah dükkâna bir müşteri gelir, umudunda yürüyordu. Bu yıl kış çok erken gelmiş kar ve soğuk Konya’yı teslim almıştı dört aydır köy yolları çevre yollar kapalıydı gelen giden, alışveriş yapan yoktu. Kışın ortasında kim ne yapsın nalı, beli, çapayı, küreği. Bu düşünce içini yine bunalttı, Yinede onu, ümit yaşatıyordu, geçen cuma hutbesinde hoca efendi bu konuyu anlatmıştı. Allahın Rahmetinden ümidinizi kesmeyin .. Yusuf aksayarak yürürken yazgısını düşünüyordu. Bozkır’lı fakir bir ailenin ortanca oğlu idi. Dağda ekecek toprakları çok azdı, geniş aileyi geçindirmek zordu onu küçük yaşta, karın tokluğuna bir nalbanttın yanına çırak vermişlerdi. Askerliğe kadar çalışmış, seferberlikte sevinçle vatan görevine koşmuştu. ordunun atlarına nal yetiştiriyor bazen de cephede savaşıyordu, ama dizine giren kahpe kurşun onu arkadaşlarından ayırdı. Şimdi artık o bir harp malûlü idi. köyde ne iş nede para vardı. Kendisi gibi garip Meryem’le evlenmiş şehirde iş vardır diye, Konya ya göçmüşlerdi. Buldukları iki odalı ve izbesi olan kerpiç eve yerleştiler tek servetleri olan ala ineği izbede besliyor, geçimlerine az da olsa katkısı oluyordu.

        Konya ya göçeli bir yıl bile olmamıştı geçen bahar gelmişler, Gevrâki hanındaki küçük dükkânı vakıf tan çok ucuza kiralamış ve işe koyulmuştu. Kimseyi tanımıyordu, Konyalılar çok yardım sever insanlardı tanınsın müşteri tutsun diye yerli esnaf destek olmuş ona müşteri göndermişlerdi, bütün kazancını malzemeye, hurda demire ve kömüre yatırmıştı. İşler yoluna girmek üzereyken erken gelen kış, her şeyi altüst etti. Evi için gerekli kış hazırlığını yapamamıştı, köydeki akrabalarından gelen az miktardaki un, mercimek, nohut fasulye ve bulgur bitmek üzereydi. Karısı yokluğa alışkındı belli etmiyor ve adına yaraşır bir tevekküldeydi. Komşularına bile halini belli etmezdi ikramları bile geri çevirir, niyetlim derdi. Karı koca bir aydır oruçluydular. Dükkâna gelmişti. Hemen ocağını körükledi, dükkânda işlenmemiş demir de azalmıştı kömür biraz daha idare eder diye düşündü. Acaba alan olurmu düşüncesi ile her gün yeni bir şey imal ediyordu. Kapı kol demirleri, sürgüler, kalas çivileri, ip kazıkları, muhtelif çapalar, açık kapalı nallar, kova sapları. Bu soğukta boş durulmaz dedi işe koyuldu. Hem düşünüyor hem çalışıyordu. Geldiğini görmemişti kalın sesi ile ürktü. —Esselamü Aleyküm usta kolay gelsin. Kapıdaki adam uzun boylu zayıf, saçı, sakalı simsiyah, sade giyimli, döşü açık, esmer, yüz hatları keskin, kalın kaşları çatık, mavi gözleri ürpertici ve esrarengizdi. Uzun saçlarını başına sarık gibi dolamıştı. Elinde uzun ve kalın bir âsası vardı. Ürkerek selamını aldı. Hayırdır inşallah dedi içinden. Adam içeri girdi gözlerini Yusuf un gözlerine dikti, bakışları ürkütücü idi, sanki Yusuf un beyninin içine bakıyordu. Çok ciddi bir ifade ile: Biliyonmu usta …Taşların hepsi ölmüş.. Kanları kaçmış.. Bembeyaz kesilmişler..Taşlar ölmüş…Bu ayazda kaskatı duruyorlar…Ölmüşler… Dedi.. Yusuf irkildi hiçbir şey anlamamıştı, birazda korkmuştu. Deli dedi içinden deli ye çattık sabah sabah.. Adam sanki içini okumuş gibi hiddetlendi. —Ne delisi be adam ..Ben sana taşlar ölü diyorum duymadın mı?. Yusuf un korkusu artmış ne diyeceğini şaşırmıştı. Bakakaldı. Adam: Bekle dedi.. Tekrar geleceğim… Ve dönüp gitti… Yusuf elindeki çekici bütün gücü ile sıkmaktan elinin uyuştuğunu fark etti, parmakları gevşerken dizleri titriyordu. Hayırdır İnşallah dedi.

           Adamın gözlerini unutamıyordu. Adamın kim olduğunu nereden geldiğini kimse bilmiyordu adını sorana söylemezdi, Konyalı esnaflar saçlarından dolayı ona SAÇLI HOCA derlerdi. Meczup olarak bilirler, pek ilişmezler ve hoş tutarlardı, hiç dilenmez, her şeyi kabul etmezdi. Esnaflar arasında dolaşır, Cemaatle namaza devam eder, bazen safta kendinden geçer gözyaşları ile namaz kılardı. Canı istediği zaman kısa süreli çalışır verilen her işi kusursuz yapardı.

         Sabah oruçlu olduğunu söyler ama ikindi vakti orucunu yediği olurdu. Orucunu neden bozdun diye soranlara kızar .. —Mide orucuydu ondan bozdum, sana ne…

         Diye çıkışırdı.

        Saçları ile ilgili sorulara hiç cevap vermezdi, saçlarının uzunluğu beline kadardı ve devamlı başının üzerine dolar bu görünüm onu daha da esrarengizleştirirdi. Bir seferinde gözlerini siyah bir bezle kapatmış bir hafta gece gündüz, âma gibi, elindeki değneğinin yardımı ile dolaşmıştı. Soranlara… Gözlerime ceza verdim ..Orucumu bozdular.demişti.

         Onunla en çok konuşan Fahri Efendi Hazretleri idi ,bazen dergahtaki odasında baş başa görüşürler ikisi de ne konuştuklarını söylemezlerdi.. Fahri Efendi, saçlı hoca için;

        - Derviştir, meczup bilin, hoş tutun, ilişmeyin

           derdi.

           Bu günlerde saçlı hoca hareketlenmiş her yere girip çıkıyor, esnafları dolaşıyor, sabah namazlarını her gün bir başka camide kılıyor, kabirlerin arasında ve mahalle aralarında dolaşıyor, çocuklarla konuşuyor, bazen ortadan kayboluyor, tekrar görülüyordu. Devamlı ölü taşlardan söz ediyor, kimse buna bir anlam veremiyordu. Esnaflara çıkışmaya başlamıştı.

           Sabah namazlarını cemaatle kılın camiye gidin, dışarısı soğuk diye tembellik etmeyin, taşa toprağa fakire nazar edin. Ölü taşların çoğu gömülü.. Çıkartın diriltin.. Taşları öldürdünüz… Sizde öleceksiniz..Defteriniz dürülecek..Temelli öleceksiniz.

          .Bunu uzun zaman söylemiş sonra da.

          —Bu cuma sabah namazına Hacı Fettah camisine gelmeyenin ruhu ölecek, ruhu ölecek… Sokak aralarında dolaşıyor aynı şeyleri tekrarlıyordu. Herkesi bu soğukta Hacı Fettah kabristanına bitişik camiye çağırıyor, üstelik korkutuyordu. Çarşı esnafı, mahalleli tedirgin olmuştu. Fahri Efendi bilir sırrını deyip ona koştular. O da bir anlam verememişti çünkü bir gün önce hışımla dergâha gelmiş ona da aynı şeyleri söyleyip gitmişti. Meczupların ısrarında hikmet vardır, Cuma günü sabah namazını Hacı Fettah ta kılalım, Görelim Mevlâ neyler neylerse güzel eyler. Demiş. Tüm esnaf ve halkta buna uymuştu. O gün Hacı Fettah Camisi sabah namazında tamamen dolmuş, fakat saçlı hoca yoktu. Herkes bir anlam verememişti. Cami çıkışında, kapının önünde, elinde asası, her yeri kar ve çamura bulanmış, başına topladığı siyah saçları açılıp darmadağın ve beline kadar sarkmış, soğuktan bembeyaz olmuş yüzü ve o sabit bakışları ile duruyordu. Cemâat şaşkındı, Saçlı hoca, Fahri efendiyi görünce elinden tuttu, sessizce camiye bitişik mezarlık duvarının yanına götürdü. Taş duvarın altı oyulmuş kar ve toprağı temizlenmişti duvarın altında uzunca, yuvarlak bir mermer sütün vardı. —işte dedi.. Ölü taş burada buraya gömmüşler. O nu diriltin… Bunu söylerken sesi boğuklaşmıştı, gözleri yaşarmıştı. Fahri Efendi birden saçlı hocaya sarılıverdi, başını saçlı hocanın göğsüne dayadı, ağlamaya başladı, bir yandan,

            —Vay benim sırlı dervişim bumuydu kaç gündür derdin, şimdiye kadar anlayamadım, affet beni…

               Diyor ona daha sıkıca sarılıyordu. Cemaat bir kez daha şaşkınlığın suskunluğundaydı. Kısa boylu bembeyaz sakallı şeyh ve uzun ince boyu ve beline kadar dökülmüş saçları ile iki zıt adamın sarmaş dolaş ağlaşmaları. Onları büyülemişti. Fahri Efendi saçlıyı elinden tuttu, cemaate.

             —Girin camiye size anlatacaklarım var dedi. Ve başladı anlatmaya…

                Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’inde birçok yerde ve defalarca, bizlere hakiki Müslüman olmanın yollarını göstermiş, Müslümanları tarif etmiş ve: Onlar ki namaz kılarlar, oruç tutarlar ve kazançlarından zekât verirler, sadaka verirler, komşularına akrabalarına yardım ederler, Çalışamayacak durumdaki miskinleri, yetimleri ve halini kimseye söyleyemeyen, fukara-i sabirîn yani sabreden fukaraları bulup doyururlar. Ve bunu sadece Allahın rızasını kazanmak için yaparlar ve verdikleri için gururlanmaz, kimseye söylemezler. Sağ ellerinin verdiğinden sol ellerinin haberi olmayacak şekilde davranırlar. Der. Bunu bilen ve tam olarak idrak etmiş olan. Büyük ve Asil Ecdadımız, Müslüman Türk. Asaleti, fazileti, necabeti, ahlâkı, tefekkürü, hassasiyeti ile en güzel çözümü bulmuş. Ve sadaka taşlarını düşünmüş ve uygulamıştır. Farklı çap ebat şekil ve türde olmakla beraber, genellikle beyaz renkli; silindir şeklinde ve çoğu eski dönemlerden kalan ve insan gözü hizasında olan sütunlar bulunup, şehir ve kasabalarda; Çeşme civarı, cami yanı, hastane güzergâhı, tekke önü gibi herkesin gelip geçerken rahatlıkla görüp ulaşacağı yerlere dikine yerleştirilmiş. Bazılarını İse daha büyük bir hassasiyetle, vereni de alanı da kimsenin göremeyeceği tenha yerlere koymuşlar ve bu taşlara SADAKA TAŞI. Denmiştir. Bu bakımdan sadaka taşları, necip milletimizin ruh derinliklerinden gelen, ince düşüncesinin Olgunluğunun, insana olan saygısının taşa sirayeti, taşta tecelli ve tezahürüdür.

              —Ey cemaat… Bilirsiniz. Konya ya ışık ve renk veren hak ve hakikat güneşi Mevlana’nın yüksek mesajları ile Konyalı şuna inanır:’’ Bir insanın kalbini kırmak, Kâbe-i Muazzama’yı yıkmaktan çok daha büyük günahtır. Çünkü Kâbe, Azer’in oğlu İbrahim peygamber tarafından, taştan, çamurdan yapılmıştır. Tarihi boyunca çeşitli sebeplerle yıkılıp yeniden yapılmıştır. Amma… Müminin kalbi nazargâh-ı İlahi’dir.. Yere göğe sığmayan yüce Allah’ın sığındığı tek beyti yani evidir. Bu yönden müminin kalbi Kâbe’den çok daha değerli ve mübarektir. Kişilerin gönlünü, kalbini, izzet-i nefsini, onurunu, vakarını, kişiliğini değil kırmak, incitmek bile yanlıştır. Bunu idrak eden ecdadımız, evinden çıkarken vereceği sadakayı, hayrı, avucuna veya kolunun altına alır, sadaka taşının yanından geçerken onu yavaşça kimseye göstermemeye gayret ederek, bırakıp uzaklaşırdı. Bırakılanlar daha çok para idi ama çeşitli türde yiyecek ve eşya da olabiliyordu. Herkes işine dalıp, sokaklar tenhalaşınca başka semtin fakirleri gelip bu semtin. Buranın fakiri ise başka bir semtin sadaka taşına giderek taşta birikenlerden, sadece O günkü ihtiyacı olan miktarda parayı alıp uzaklaşırlardı. Fakir, diğer muhtaçları da düşünerek, Kalanını onlara bırakıyordu. Böylece alan el veren el belli olmuyor, gurur, kibir, eziklik ve mahcubiyet ortadan kalkıyordu. Deprem, sel, felaket, kıtlık kötü hava, insanları muhtaç duruma düşürür işte o zaman bu taşlardaki sadakalar yaraya merhem olurdu.

               —Ey cemaat. İşte bu nakış gönüllü, saçlı dervişimiz bunu bize aynı nezaketle anlatmak istedi, ama bu güne kadar anlayamadık. O duvarın altındaki taş eskilerin sadaka taşıdır. Doğrudur, ölüdür. Şimdi bize yakışan bu taşları bulup diriltmektir aslına döndürmektir. Cemaat ağlıyordu, saçlı hocaya sarılıp af dileyenler vardı. O ise sessiz ve mahcup tu. Konya seferber oldu, köşe bucak sadaka taşı arandı, bulunanlar ihyâ edildi, lüzumlu görülen yerlere yenileri kondu. Her gün önünden geçip gittikleri. ‘’Bu taşın burada ne işi varda konulmuş.’’ Denilen taşların ne olduğu anlaşıldı. Saçlı hoca, canlanıvermiş yüzündeki kasvet dağılmıştı. Fahri Efendi fakir ve muhtaçları bulup, haberdar etme işini saçlı hocaya vermişti. Hoca bunların sırrını saklamakta eşsizdi. Ayrıca devamlı esnaf arasında dolaştığı için herkesin durumunu da bilirdi. Mahalleleri dolaşıyor zengin fakir herkese adres tarif ediyor, kimin alacağı kimin vereceği belli olmuyordu.

           Kadınlarda coşmuştu. Kimileri askerden dönecek oğlu için taşlara börek adıyor, bazıları çorap, atkı örüyor kararınca hizmete katılıyorlardı.

            Saçlı hoca o günlerde uğradı Yusuf’un dükkânına. Bu sefer Yusuf saçlıyı kapıda görünce korkmadı. Saçlı hoca selam vermiş, yarın yatsı namazında Şeyh Elman (ışgalaman) camisinde ol, tekrar uğrayacağım demiş ve ayrılmıştı.

             Yusuf olanları biliyordu, saçlının dükkânına uğramasından buruk bir sevinç duymuştu. Yusuf ve Yusuf gibi onurlu fukaraların gönlü genişlemiş, geçim sıkıntıları kalmamıştı. Yusuf ‘un evinde mütevazı ocağı tütüyor ve asla israfa kaçmıyorlardı. Soğuk kar ve kış’ la gelen sıkıntı atlatılmış.

             Bahar eriyen karlarla bereket getirmiş, otlar ekinler diz boyu uzamış ağaçlar meyve yükü olmuş, alışveriş artmıştı Yusuf sadaka taşlarından aldıklarını kuruşuna kadar kaydetmiş ve beş katını mümkünse on katını vermeyi adamıştı. İşleri açıldı, büyük bir azimle çalışıyor ve asla sadaka taşlarını unutmuyordu. Artık alan el, veren el, olmuştu. Saçlı hoca ile beraberce gönüllü çalışmışlardı. Köyünü unutmadı caminin köşesine yaptırdığı taşı diktirdi, köylülere sadaka taşının ne olduğunu gözyaşları ile anlattı. Saçlı hocanın ökseği Anadoluda ki küllenen ateşi canlandırmıştı.

        Saçlı Hoca O günlerin mutlu telaşlarında sır oldu,

        Bir gün nasılsa döner, derviştir âdetidir dediler, telaşlanmadılar.

 

*Alvarlı Efe Hzretleri (K.S)

        Bütün Anadolu’yu esir alan zorlu kış Erzurum’da bu yıl daha zorlu geçmiş, geç gelen bahar yüreklere su serpmişti. Hasankale’ye bağlı Alvar köyü imamı ve Ruslarla giriştiği çete savaşları ile’’ EFE ’’olarak da bilinen, Koca şeyh Muhammed Lütfi Hazretleri, sabah namazından beri telaştaydı.

       — Uşaklar hazır olun, yolda misafirimiz var, yorgun ve karnı açtır. Çorba, aş hazır edin ballı sıcak süt hazırlayın, canım, yoldaşım geliyor.

          Hane halkı misafire alışıktı ama telâşa alışık değillerdi. Onu hiç böyle heyecanlı, görmemişlerdi. Onlarda geleni merak ediyorlardı. Efe’nin gözleri anayoldan köye doğru kıvrılan ince toprak yoldaydı. Nihayet beklenen misafir göründü, Efe Hazretleri onu köy girişinde karşıladı, esmer uzun boylu yağız adamın, gözleri yaşarmıştı mavi gözlerinde edep, hayranlık ve özlem vardı. Hiç konuşmadan hürmetle şeyhin ellerini tuttu avuçlarını koklayarak öperken, gözyaşları döküyordu. Şeyh Efendi de ağlıyordu kısık bir sesle, sadık Yunusum benim, evladım, yarenim Hoş geldin özlemişiz seni diyor, özenle, sımsıkı taranmış ve ensesinden bağlanıp ceketinin içine uzanan siyah saçlarını koklayarak öpüyordu. Konuşacakları çok şey vardı yemek hazır oluncaya kadar, şeyhin hücresine çekildiler. Derviş Yunus, Konya’nın meşhur Saçlı hocasıydı. Meczup görünümünden eser kalmamış, bakışları, yüz ifadeleri değişmiş, durgun ve olgun bir ifade gelmiş, yüzünün güzelliği ortaya çıkmıştı. Alvar’ın çevre köylerinden birinde doğmuş, anası onun doğumunda ölmüştü. Babası da genç yaşta ince hastalığa yakalanmış öleceğini anlayınca yetim kalacak tek oğlunu sağlığında, Efe Hazretlerine emanet edip, kısa süre sonra vefat etmişti. Asıl adı Memiş’ti, Efe hazretleri bu ana baba yetimini kendi oğlu gibi kabul etti, Taptuk Emre’nin Yunus’u vardı. Sen de benim Yunus’um ol. Adını Yunus koydum demişti. Hane de herkes onu benimsedi. Dergâhta yetişti. Arapça, Farsça, edebiyat, şiir, Kur’an bilimleri, hendese öğrendi. Yetiştiğine karar verilince, görevi icabı Anadolu’nun yolunu tutmuştu. Efe Hazretleri Yunus un ellerini tuttu, özlemi hala geçmemişti. —Konya’dan Fahri Efendi gardaşımdan mektup aldım, görevini başarı ile tamamladığını öğrendim. Aferin evlat. Biliyorsun yeni bir devlet kurduk, senelerdir ihmal ve fakirlik çeken halkımızın her derdine devlet henüz yetişemez, kendimizden olan kayıpları bulup, çıkarıp devletin işini kolaylaştırmalı hemde. Geçmişimizi yaşatmalı ve bir daha unutmamalıyız. Şimdilik dinlen, saçlarını kestir, sakalını kısalt onlar vazifen icabı idi, görevleri tamam oldu. Yunus’un yüzünde belli belirsiz sevinç dalgalandı belli etmemeye çalıştı. Bundan geri… Dedi. Efe Hazretleri, bakışları derinleşti, yüzü gölgelendi, bundan sonra işler zorlaşacak Yunus can. Dedi. Zorlaşacak. Sadaka taşları işe yaramayacak Ahâlide, ahlak azalacak, bina çoğalacak, zina çoğalacak. Başka şeyler gerek. Odanın duvarındaki gömme dolabı açtı, büyükçe ve ağır bir kese çıkardı, yunus’un önüne koydu. Burada bin altın var Yunus can, memleketin her yerinden, bu derdi hisseden vatan evlatlarından geldi, büyük emanettir. Sahip olacağından eminim. Şimdiki görevin Kayseri’de. Orada. Tüccar olacaksın sadık, dürüst, güvenilir, sevilir, yardımsever, Müslüman. Vakıf kuracaksın sadaka taşlarından daha çok iş görecek. İşsize ekmek değil, iş verecek, Okul verecek, fabrika verecek. —Bu günlük bu kadar şimdi dinlenme zamanı dedi.

Hücreden el ele çıktılar…

 

(*) Alıntı

ARINMA…!

ARINMA..!

Arıtırsın içme suyunu
İçmek istersin,temiz suyu.
İstersin,
Her şeyde bir arınmışlık
Arı ve saf berraklık.
İçine siner temiz ve
Arınmışlık.

Manevi arınmaya,
Ne dersin ey insanoğlu….!
Senede elliiki hafta
Yani elliiki gün Cuma.
Haftada bir gider cumaya
Arındığını zan eder….!
Senede iki dini bayram
Üç gün, ramazan bayramı.
Dört gün, kurban bayramı.
Tutar otuz gün oruç
Toplanırlar okurlar
Otuz gün mukabele,
Arındım zan eder.
Keser kurbanı haram
Kazançla.
Arındım zan eder.
Gider hac’a tavaf eder
Lebbeyk Allahım,
Lebbeyk diye
Hac’a gitmeden önce,
Buyruğuna boyun eğmez
Tam uymaz,oraya gider
Orada, lebbeyk,lebbeyk
Diye inler.
Arındım zan eder.
Hergün,her saat günah
İşler gaflette yaşar
Beş vakit kılar namaz
İki namaz arası israrla
Devam eder, durur.
Gaflet içinde bir yaşam.
Namaz kılıyorum diye
Beş vakit,
Arındım zan eder.
Niyetini,
Nefsini,ahlakını,
Düşünceni,zannını,
Hayalini ve kazancını
Huyunu,suyunu vede
Kul haklarından,
Arındırmadıkça kendini…!
Sayılı ve belli günlerde
Kendi,kendini kandırma…!
Sayma kendini

Arındım diye….!


 
Cahit Yetgin /cahit.yetgin.01@hotmail.com www.cahityetgin01.tr.gg
 

 

 

 

 

 

 
 

 

 

 

Antoloji.Com.. Hakkında | Künye | Yardım | İletişim    
Mesaj Merkezi ile ilgili görüş ve düşüncelerinizi lütfen bize yazınız
 

GÜNAHLARLA GELDİK HUZURUNA YA RABBİİ…!

BERAT KANDİLİ

 


Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur’anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505)

Hadislerle Berat Kandili

- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:
“Recep, Allah’
ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır”. Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.

Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.

Ebu Hüreyre Radıyallahu And’dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:
—“
Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:
—“Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.
—“Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
—“Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.

Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: “Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: “Ne mutlu bu gece rüku edenlere.
İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Bu gece secde edenlere ne mutlu”.
Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece dua edenlere ne mutlu.” Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -”Bu gece, Allah’ı zikredenlere ne mutlu”.
Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu.”
Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Müslümanlara ne mutlu.” Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail’e sordum: “Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: “Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder.”

- Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: “Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: “Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa’ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.”

Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi

Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra

 

da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.
Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.
Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur.”
Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil’in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?

Yıllık kader programı

Berat Gecesinin özellikleri

 

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
“Şâban’ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. “Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
“Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
“Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.”s
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.

Bu gece af dışı kalanlar

Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”6 “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”7
“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”9

İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.

Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10

Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.

Berat Gecesi ibadeti

İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir

Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10

Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.

İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ’da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs’te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid’at bile olduğunu ifade eder.

Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.

Berat Gecesi Duası

 

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
“Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”11

Berat Duası

Berat Gecesi Namazı -I

Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh’den gelen rivayete göre:
“Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: “Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala’nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala’nın mağfiretidir.


Berat Gecesi Namazı -II
Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar…
Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum’a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-”Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-”En iyisini, Allah ve Resulü bilir.” Dedim. Şöyle buyurdu:
-”Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin”?
-”Olur” dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
“Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem…”
Sonra kendisine sordum: “Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: “Sen onları öğrenebildin mi”? Bu sorusuna karşılık: “Evet” deyince, şöyle buyurdu:
“Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret.”

 


Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.
Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.

Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
“Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, ‘Allah dilediğini
siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.”12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.


Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur’ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.

Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:
“Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban’ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”6 “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”7
“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”5

Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü’min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: “Mübarek Gece”, “Berae Gecesi”, “Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü’min kullarına beraet yazar)”, “Rahmet Gecesi.”
“Berat, beraet” kelimesi “el-berâe” kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.
“Berâet” iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü’minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.
Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3
Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.
1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.
2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.
3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.
4. Allah’ın af ve bağışlamasının coşması.
5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.
Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah’tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka…
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4

İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.
Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.
Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil’e verilir ki bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.
Fahreddin er-Râzî”nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1
Berat Kandilinin “bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde” olması bu manalara dayanmaktadır.2
Kur’ân’ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:
Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.

Kaynaklar
1 Hülâsâtü’l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.
3 TDİ.”Berat” maddesi.
4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295
5 İbni Mâce, İkame, 191.
7 et-Tergîb ve’t-Terhib, 2:118.
8 İbni Mace, İkametü’s-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.
9 Tirmizî, Savm:39.
10 Şualar, s.426.
11 et-Tergib ve’t-Terhîb, 2:.119, 120.
12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, 1:597.

 

ALINTI: GÖNLÜMÜN GÜLÜ COM.

MATEMATİK VE FİZİK ÖTESİ UFUKLARDA KANAT ÇIRPMAK…

MATEMATİK-FİZİK-KİMYANIN DIŞINDA BİR BOYUT…

 
 

 

MECZUBAN

 

Medyatik lisanın da etkisiyle son yıllarda iyice kısırlaştırılan Türkçe’mizde; derinliği olan çoğu kavram, mananın hakkını vermekten uzak kelimelerle katlediliyor. Meczup dendiğinde ilk akla gelen mana; deli!.. Osmanlı Türkçe’sinin zenginliğiyle bakacak olursak meczupla deli arasında hayli fark olduğunu görürüz.

Meczup ve deli kelimelerine dair en anlamlı tanım şu; Akıl adamı terk ederse,‘’deli’’; adam, aklı terk ederse, ‘’meczûb’’ derler!..(1)

Meczup; cazibe kelimesinden de çağrışım yapacağı üzere, belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demek!.. Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervanenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak Aşkında varlığını yitirmiş insan demek.(2)

Tasavvuf Ehli arasında meczupların hatırı sayılır bir yeri var!.. Kıssalarını okuduğumuz, hayatlarından ibret aldığımız bazı meşhur isimlerin meczup olduğunu biliyor muydunuz? İlahi Aşkın cezbesi ile kayıtlardan kurtulmuş, akışa kendini kaptırmış bir kısım zevat-ı kiram, kendi dönemlerinin ileri gelen şahsiyetlerine, hatta devlet başkanlarına bile örnek haller sergilemiş, manidar sözler sarf etmişler. Onlardan bir kaçı ile tanışalım istiyorum.

O Allah’ın Zatı İle Meşgul: İmam-ı Azam Ebu Hanife(rh.a) Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim b. Edhem (k.s)“ Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir.

Dersi kesen İmam-ı Azam, üstü başı pejmürde,garip kılıklı bu adamın selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar:
-Ya İmam!.. İbrahim bin Edhem meczup,siz ise bir büyük İslam Alimisiniz. Bunca hürmet niye?…

İmam şöyle cevaplar:
-Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul!

İmam, meczup kelimesine böylelikle yeni bir anlam getirir; Allah’ın Zatı ile meşgul olan kişi!…

Birazcık Oturdum Canıma Okudular: Halife Harun Reşid’in halinden ve sözlerinden ilham aldığı meşhur Allah Dostu Behlül Dânâ(k.s) da meczuplar halkasındandır. Bir gün pervasızca saraya girer ve doğruca gidip halifenin tahtına oturur. Zabtiyeler Onu oradan indirmek için epeyce hırpalarlar.

Bu esnada içeri giren Harun Reşid askerlere engel olur. Harun Reşid vaziyeti sorunca güle oynaya saraydan çıkmak üzere olan Behlül şunları söyler:
-Birazcık tahtına oturdum, canıma okudular, dövdüler, hesap sordular. Sen ise yıllardır oturuyorsun, daha da oturacaksın, kalkmaya hiç niyetin yok. Senin hesabın nice olur ey Harun?!.. Seni ahirette çok döverler Ey Harun!…

Kalp İlmini O Bilir: Bağdat’ta zengin bir ailenin oğlu olarak doğan Bişr-i Hafi(k.s), etrafına topladığı arkadaşları ile evinde büyük bir eğlence tertip etmişti. Sokaktan geçen bir adam eve yaklaştı Bişr’in hizmetkarına sordu: ”Bu evin sahibi hür müdür, yoksa kul mudur?” Hizmetçi;
Hürdür efendim deyince adam: ”Kul olmadığı belli…Kul olsa Allah’ın mülkünde böyle pervasızca tepinmez, oyun ve eğlenceye dalarak kendini kaybetmezdi” dedi. Hizmetçi içeri gidip bu sözleri Bişr’e nakledince Bişr yalınayak sokağa fırladı, adama yetişerek söylediklerini tekrarlattı. O an içine düşen ateş ile tövbe etti ve Hakka yöneldi. Tövbe ettiği anda yalınayak olduğu için ömür boyu o anı hatırında tutmak üzere ayakkabısız gezdi. Bu sebeple Ona Hafi (yalınayak) lakabını verdiler.

….

Hanbelî Mezhebinin kurucusu İmam  Ahmed bin Hanbel(rh.a), Bişr-i Hâfî’yi çok sever, devamlı yanına giderdi. Talebeleri; “Siz âlimsiniz. Hadîste, Fıkıhta, İctihadda ve bütün ilimlerde eşiniz yoktur. Niye Bişr-i Hâfî gibi birini sık sık ziyâret ediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet, dediğiniz ilimleri ondan iyi bilirim. Fakat O, kalp ilimlerini benden iyi bilir.” dedi.

* * *

Bir yıl kadar önce, yaşayan bir meczup ile tanışmak kısmet oldu. Zaman zaman gidip gelen aklı ile oradan buradan anlattıklarının satır aralarında çok manalı sözler dinledim. İşte aldığım bazı notlar:

-Allah müslümanı değil, sıfat ve esmaını açığa çıkaranı sever!.. Batılılar ilim ve fende çalışarak Allah’ın İlmini, Sıfatlarını açığa çıkardılar. İnsanlığa hizmet ettiler. Allah, çalışanı, hizmet edeni sever.

-Ben Allah değilim ama, Allah benim!… Şaşırmayın, çözmeye çalışmayın, zaten çözülmüş.
BENİMsediğim için ALLAH BENİM!… Anladınız mı?.. Kim kendini Allah’a verirse Allah da kendini O’na verir!.. Hazineyi, hazine olan alır…

-Allah’ı Bilmekle Allah’ı Bulmak bir değil!… Cereyanı bilirsin. Elektrik mühendisi olup santraller de kurabilirsin. Bu, elektriği bulman, hakikatine varman demek değil. Ne zaman bulur, hakikatine varırsın?Cereyan seni çarpınca!.. Çarpınca cereyanın hakikatini anlarsın!… Hak Aşkına çarpılanlardır Allah’ı Bulanlar!…

-Kendine kadın almak için bir sürü para döktün. Hanımı kolay vermediler sana değil mi? Şimdi Allah’ı istersin. Bir hanım bile çeyiz, düğün, masraf istiyor da Allah kendini sana ucuz mu verir?

Pahası ağırdır Allah’a talip olmanın. Çile, sıkıntı, dertle verir Allah kendini… Anladın mı?!…

-Allah’ı bulmak için kendimi bulmam lazım. Kendimi tanımam için kendime gelmem lazım.

- Allah sende yoksa, sen de yoksun!.. Sen de yoksan, Allah da yok… İKİ DİYE BİR ŞEY YOK!.. İkilik yok, hepsi BİR, hepsi kendisi ZATen…

……………….

Değerli Dostlarım,

İster “Akılları yerinde değil, itibara almaya değmez” diyerek es geçin, ister bazı sözlerinden ilhamlar alın, Meczup Veliler; sıradan kulların anlayamayacağı ilahi cezbeye kapılmış ilginç zatlar.

Onlar üzerine araştırma yaparken Pîr-i Meczubân olarak ÜVEYS EL KARANİ (k.s) nin zikredilmesi bana oldukça ilginç geldi! Rasülullah’ın, hırka-i şerifini verecek kadar önemsediği, ”Rahmanın kokusunu Yemen’den duyuyorum” diyecek ölçüde yücelttiği, sahabesine; ”O geldiğinde duasını almaya bakınız. O kıyamette Beni Rebia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince kişiye şefaat edecektir “ dediği Üveys el Karani de meczup ise; ben onların hiçbirine deli yada sıradan insan diyemem!…

Halleri kendilerine özel, durumları Allah İndinde Sırdır. Aslolan elbette cezbeye kapılıp kendini yitirmek değil, cezbeyi yaşayıp dengede tutarak cazibe merkezi bir mümin, nur saçan bir fener, ilim ve hal yansıtan bir gönül eri olmaktır. Üveys El Karani(k.s) başta olmak üzere meczubân, dervişân, arifân, mürşidân, âşıkân vb Gönül Ehline selam olsun…

İlim Okuyanlara da tıpkı İmam-ı Azam ve Hanbel gibi,kalp ehlinden feyizlenmeyi isteyecek farkındalık  nasip olsun!..

 

SEN VE İBADETİN…

 

Sen ve İbadetin…..

  Sen…..evet…sen…!
Yok ben ve sen….!
Her kimsen…..!
Sen…!
Niyetin şeytani,
Sermayen haram.
Vergi kaçırırsın
İşçi hakkı yersin.
% 100 kâr edersin.
Kaliteli ve kalitesiz
Malı aynı fiyata
Satarsın…!
İş yerine dini
İsim koyarsın.
Kaçak su ve
Elektrik kullanırsın.
İnsan sağlığı ile
Oynayarak.
Kanser edersin,
Ümmeti,muhammedi.
Milleti kandırmak
İçin yalan yere
Yemin içersin.
Yetmezmiş gibi
Birde,
Kazık atarsın.
Yaptığın işi hileli
Yaparsın.
Kazancın haram
Yediğin içtiğin haram.
Midende haram lokma
Damarlarda dolaşan
Kanı haramla beslersin
Doğru dürüst.
Zekat vermezsin
Sadaka dağıtmazsın
Zaten;
Göbek ve mideyi
İşkembeye çevirdin
Şişirdin.
Gıdık desen,montofon
İneginin çenesi gibi.
Kulak memesine
Bitişik kat, kat,
Katlarsın.
Bu akıl bu zeka ile
Bu kadar iş becerdin.
Şimdide kalkmış….!
Beş vakit camide…
Cumada,bayramda
Cemaatin içinde…!
Dahada ötesi….!
En vahimi….!
Allah ın evinde….?
Namaz niyaz
Hac ve kurban
Oruç, cübbe, sarık,
Sakal,elde 99 luk tesbih…!
Şaşılacak şey….!
Hepsi haramla
Yapılan işler.
El bağladın,göbek
Bırakmaz eller
Bağlana….!
Rüku da,secde de
Tahiyat da…!
Rahat yok ıhlıya
Tıslıya, nefes, nefese
Kıldın mı,kılmadın mı?
Namaz, oda belli değil.
Birde kalkar ayyaş’a
Sarhoş’a,kumarbaz’a
Zinakâr’a,hırsız’a
Atar tutar fetva verirsin.
İkiniz arasında…!
Ne fark var….?
Ne fark var….?
İşte ayetler….!
İşte hadisler…!
İşte örnek modeller
Peygamberler ve
Veliler…!
Benziyormusun
Onlara….!
Dağlar kadar fark
Var…fark…..!
Ey sen müslümanım
Diyen……!
Kimsen sen…..!
Birçok farkın ve
Özelliğin olsun
Özelliğin….!
O zaman
Anlar seni bu millet
Ve yaradan.

Cahit Yetgin

 

 

 

AĞLAMAK İSTİYORUM

AĞLAMAK İSTİYORUM…

 

İNSANLARA BAKIYORUM…

“BU KİM?”  DİYORUM YANIMDAKİNE , TANIMIYORUM ÇÜNKÜ..

HEMEN  “ZENGİNLİĞİNİ, MALINI, MÜLKLERİNİ”  SÖYLÜYOR VE EKLİYOR..

İŞLERİ YOLUNDA “BAŞARILI…”   FİLAN DERLER BUNA..

AHİRET..HESAP…

HESAPTA YOK….

BİR DİĞERİNİ SORUYORUM BAŞKA BİR ZAMANDA…

“İŞLERİ RAST GİTMEYEN BİRİDİR..BUNA DA FALAN DERLER… KİMSEYE KÖTÜLÜĞÜ YOKTUR AMA ADAM OLAMAMIŞTIR”  DER CEVABI VEREN..

ÇÜNKÜ SERVETİ, MALI, ŞÖHRETİ YOKTUR..

AHİRET.. HESAP…

HESAPTA YOK….

DEĞER ÖLÇÜSÜ NE?

LANET OLASI DÜNYALIK…

ÜÇ GÜNLÜK DÜNYALIK..

HERŞEY BUNA BAĞLANMIŞ…

VARSA İYİ VE İYİSİN…

YOKSA KÖTÜ VE KÖTÜSÜN…

AHİRET, HESAP, HELAL HARAM, CENNET CEHENNEM, MİZAN…?

O DA VAR TABİ..!!

HEMEN NUTKA BAŞLAR BENİM İNSANIM: “EFENDİM HİÇ ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ DÜNYA İÇİN,

YARIN ÖLECEKMİŞ GİBİ AHİRET İÇİN..”

AMA TÜM EYLEMLERİ FİİLLERİ YALAN VE YALANCI DÜNYA İÇİN..

BİLİYOR DA BİLMEZDEN GELİYOR …

AHİRETİ, YANİ O MADDEYİ”  SİLMİŞ DEFTERDEN BİZİMKİ.. BAKMAYIN EZAN OKUNUNCA KOŞA KOŞA ABDEST ALMAYA GİTTİĞİNE…

AHHH…!  DERKEN İÇİM YARILIYOR, DARALIYORUM.. ATEŞLER FIŞKIRIYOR NEFESİMDEN…

HANİ HZ. EBUBEKİR R.A NE DEMİŞTİ.. “YA RABBİ BENİM CÜSSEMİ O KADAR BÜYÜT Kİ… CEHENNEME KOY ORAYI TAMAMEN DOLDURSUN DA BAŞKA KİMSE O ŞİDDETLİ/DEHŞETLİ AZABI TATMASIN.”

CEHENNEM EFRADI CENNETTEKİLERDEN ÇOK FAZLA OLACAK DENİLİYOR…

ÜÇ GÜNLÜK DÜNYANIN PEŞİNDE, ÜÇ KURUŞ MENFAAT İÇİN, GÖLGESİNİN PEŞİNDE KOŞAR GİBİ KOŞUP DURAN VARLIKLAR…

HAYVANLA İNSAN ARASINDAKİ FARK DÜŞÜNCE..

DÜŞÜNCENİZ, DÜŞÜNMENİZ VAR MI?

VEYA HAK, ADALET, HAYIR ÜZERE NE DÜŞÜNDÜNÜZ BUGÜN..?

HİÇ….

DEDİĞİNİZİ DUYAR GİBİYİM….

NEYİN PEŞİNDESİNİZ… KAT YAT, MODELLİ ARABA, BOL PARA, LÜKS HAYAT, BAŞKALRINA HASET, BAŞKALINA GÖRE YAŞAMAK..VS. VS..

TOPLAM KAÇ YILLIK ÖMRÜNÜZ VAR.??..

AMA HEP KALACAKMIŞ GİBİ BİR HAL..!!

YAZIK ..!

YAZIK Kİ NE YAZIK…!

“GİDİP DE GELEN YOK AMA…

VARINCA GÖRÜRSÜN…”

YA RABBİ..!   BUNLARI AYNI ZAMANDA KENDİME SÖYLÜYORUM..

SEN BİZLERİ, İNSANIMIZI KORU..

AKIL FİKİR VER…

AĞLAMAK İSTİYORUM…

 

İNSANLAR DÖRT KISIMDIR…(Abdülkadir Geylani K.S)

     İnsanlar Dört Kısımdır : ŞEYH ABDÜLKADİR GEYLANİ Hz.den…….!

      BİRİNCİSİ:

     Kalbsiz ve dilsizdir. Asi ve hissizdir.

     Allah buna hayır vermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerleri, hayrı istemezler, hayır yolunu sevmezler. Şu var ki; Bir gün Allah c.c. rahmeti iktizası bunları yola getirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar. Eğer istidatları varsa onlar da hak yola girerler. Ama sakın bunlardan olma, onların ahlakını alma, onların hareketlerine katılma… Hikmeti ise: Onlar azap, gazap ve felaket insanlarıdır. Yerleri cehennemdir, arkadaşları şakilerdir. Ancak ilim sahibi isen, onlara yakınlık sana zarar vermez. Çünkü onlara hayrı öğreten, doğru yolu gösteren bir insan olursun. Eğer kendine güveniyorsan onların arasına gir ve Hak’ka davet et. Onlara doğru yolu öğret, hak yola çağır. Görürsün ki; bu sohbetin hoş oluyor. Allah sana, resullerin, nebilerin kadar sevap verir. Bunu anlatmak için Hz. Peygamber S.A. Hz. Ali’ye buyurduğu bir Hadis-i Şerifi nakletmek yeter: – Allah bir kimseyi vasıtanla doğru yola getirirse, bunun sevabı yeryüzündeki bütün mülke bedeldir.

           İKİNCİSİ:

          Dili vardır, kalbi yoktur.

         Herkese hikmetten konuşur ama kendisi amel etmez. İnsanları doğru yola çağırır, kendisi kaçar. Başkasının hatasını büyük görür ama kendisi durmadan yapar. Allah’a karşı edep ve terbiye yollarını öğretir fakat kendisi büyük günahları işlemeğe devam eder. İnsanlar arasında iyi görünür, yalnız kalınca önüne geleni yutan hayvana benzer. Peygamber efendimiz bu adamın durumuna işaret ederek: – Ümmetim için en çok endişe ettiğim şey dilli münafıklıktır. Buyurmuşlardır. Diğer bir Hâdis-i Şerifleriyle de: – Ümmetim için en korkulacak şey kötü bilginlerdir. Buyurmuştur… Allah cümlemizi bu gibilerden korusun. Bu zümreden çekin ve kaç, tatlı dili seni yakalar. Güzel (!) sözü seni aldatır. Günah ateşi seni yakar. Onun manevi kir kokusu seni öldürür.

              ÜÇÜNCÜSÜ:

             Kalb sahibidir, ama dili yoktur.

           Halbuki o Allah’a tam inanmıştır. Allah da onu halkından gizlemiştir. Onun üzerine manevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnız kendi ayıbını görür ve onu gidermeğe çalışır. Kalbi tevhid nuru ile doludur. Bu nur, insanlar arasına karışmanın güçlüğünü, onların ağzından çıkan sözün boşluğunu gösterir. O insan, selametin; sükütta, sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber efendimizin şu hadisi-i Şerifini candan duymuştur. – Susan kurtulur. O muhterem insan her şeyi can kulağı ile dinler, bu dinledikleri arasında şu da vardır: – İbadet on bölümdür, bunun dokuzu sükû»ttadır. Bu zat velidir. Allah onu kötülüklerden esirgemiştir. Daima selamet içinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. Allah’ın rahman sıfatı onda tecelli etmiştir. Hayırlı insanla arasında, bu gibileri seçilir. Bu gibilerden hem hayır umulur, hem de arkadaşlık edilir. Hak onun işini gördürür. Hak onu sever. Sen de sev, ona yaklaş… Böyle yaparsan, Allah da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onların hürmetiyle yüce Allah seni sevgili kulları ve salih kişiler arasına katar.

       DÖRDÜNCÜSÜ:

       En yüksek derece buna verilmiş ve melekût alemindedir.

       İşte Hazret-i Nebi bu büyük zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: – Bir kimse öğrenir öğretirse… Ayrıca bildiği, öğrettiği ile âmil olursa melekût aleminde ona, AZİM ismi verilir. Bu zat, alim-i billahtır. Mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönünü en iyi bilen odur. Allah-ü Teâla birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemiyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. İlâhi hikmetleri çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zat, Allah yolunda bir şahtır. Hak yola o çağırır, kötülükleri onlara o gösterir, kıyamet günü şefaatçi, dünyada temiz, Allah indinde herşeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tastiklidir. Resul ve nebilerin vekilidir. İşte peygamberler, bunları vekil etmiştir. İşte son had buraya kadar… İnsan oğlunun son durağı bu makama varır. Buradan öte Peygamberlik başlar.

         Sana bu insan lazım. Bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerse selamet ondadır. Helak, bataklık başkadadır. Allah’tan onu iste, yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz. Ama Allah başka türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz. Ey iman sahibi; insanları sana bölüm bölüm gösterdim. Kendini düşün, eğer gözün varsa bak. Bu sayılanlara basiret gözünü gezdir ve kendine bir sığınak ara. Eğer kendine acıyorsan bunu yap ve kurtul. Allah, bize ve sana verdiği ve razı olduğu yolları göstersin… Amin!.. Futuhu’l Gayb / Abdulkâdir Geylâni Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen Keşfül Gıta kasidesinde ; “Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda, Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada… ” mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda seyrettiğini anlatır. Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur

.1-İnsani Ruh,

2-Hayvani Ruh,

3-Nebati Ruh,

4-Madeni(Cemadi) Ruh.

         Bu alem cereyan ve deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dünyada ilahi bir düzen, değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. “Her bir birim varoluş gayesinin gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.

         Cenab-ı Hak : La ilahe illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; “La ilahe” demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan Rablığını açıklamış,”illallah” demekle de varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. “Muhammedün Resulullah” ile de varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor. Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah’ı, tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah’ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir.

 ”Kim bildi efalini

Ol bildi sıfatını

Anda gördü Zatını

Sen seni bil seni

 Görünen sıfatındır

Anı gören Zatındır

Gayrı ne hacetindir

 Sen seni bil sen seni ” ( Hacı Bayram-ı Veli)

Cahit Yetgin _Alıntıwww.cahityetgin01.tr.gg

ALLAH DOSTLARIYLA DOST OLABİLMEK…!

 

 

ALLAH DOSTLARIYLA DOST OL Kİ, “DOST” OL…

VERİNCE İSTEYEN KULLARI BIRAK, VERİP DE İSTEMEYEN RABBİNE EL AÇ…

MATEMATİK, FİZİK, KİMYA, BİYOLOJİ…NİN DIŞINDA DA BİR GERÇEK İNSANLIK BOYUTU OLDUĞUNU UNUTMA… BU BOYUT AŞK BOYUTUDUR.. KAPIL DA YANARSAN YAN.. KORKMA…

PARA YIĞALIM, KATLAR ÇIKALIM, ŞÖHRET OLALIM, LÜKS ARABALARA BİNELİM, MİLLETVEKİLİ, BAKAN, MÜSTEŞAR OLALIM, GÜZEL HATUNLARLA FİNGİRDEŞELİM,  KATLARIMIZ YATLARIMIZ OLSUN.. AMA ALLAH VERESÛLÜNDEN UZAK,; HARAM, YALAN, TALAN, DOLAN, DALAVERE, RÜŞVET, UYANIK AYAKLARI (FIRILDAK VE FIRLAMA DAVRANIŞLAR),  İLE BİRLİKTE YÜRÜTELİM  HAYATI.. ÖYLE Mİ?

MUTLULUĞU..BULAMAZSINIZ…

BULAMAZSINIZ…

BULAMAZSINIZ…!

 

O ARADIĞINIZ VE BULDUK ZANNETTİĞİNİZ SİZİN İKİ DÜNYANIZI DA PRANGALAYAN VE SIKAN MENGENE..

YANLIŞ YERDE YANLIŞ ŞEYLER ARIYORSUNUZ…

 

MERHAMET:YOK 

ADALET:YOK

SEVGİ SAYGI:YOK

VEFA:YOK

HELAL:YOK

AR NAMUS:YOK

EHLİYETE LİYAKATE ÖNEM:YOK

KARAKTER:YOK

İNSAN ÖZÜ:YOK

KANAAT:YOK

ALLAH PEYGAMBR SEVGİSİ VE HAŞYETİ:YOK

PAYLAŞIM:YOK

 

 

HARAM:ÇOK

AHLAKSIZLIK:ÇOK

İNSAFSIZLIK-ODUNLUK:ÇOK

SEVGİSİZLİK:ÇOK

MERHAMETSİZLİK:ÇOK

CİMRİLİK-PİNTİLİK:ÇOK

YALAN:ÇOK

YALAN YERE YEMİN:ÇOK

İSRAF:ÇOK

BESMELESİZ:ÇOK

ŞÜKÜRSÜZ:ÇOK

FİKİRSİZ APTAL AMA UYANIK GÖRÜNEN:ÇOK

PARALI OLDUĞU İÇİN KENDİNİ AKILLI ZANNEDEN:ÇOK

MAKAM VE SERVET SAHİBİ OLDUĞU İÇİN KARUN GİBİ KIRIŞAN, FRAVUN GİBİ

BÖBÜRLENEN,  NEMRUT GİBİ MERHAMETSİZLEŞİP ADİLEŞEN:ÇOK

ADAM:YOK

HAYVAN:ÇOK…………………..

İŞİN İÇİNDEN ÇIKABİLİRSENİZ ÇIKIN.

ÇIKAMAZSANIZ BİZİM AŞK LİMANINA DEMİR ATIN,

İNSANLIĞINIZIN TADINA VARIN. SEVİN.. SEVİLİN.. MUTLU OLUN…

SONSUZ NİMETLER SİZİN OLABİLİR.. VAAD ÖYLE…

SELAM,SAYGI VE DUALARLA…