KALB-İ SELİM İLE ALLAH DİYELİM

ALLAH VAR… KEDER YOK…

MUHYİDDİN-İ ARABÎ HAZRETLERİ K.S.

MUHYİDDİN-İ ARABÎ HAZRETLERİNİN

HAYATINDAN BİR KAÇ KESİT

1202 yılında Allah’a kendi kendine söz vererek oruca başlamış ve üç ay boyunca hiç bir şey yemeyerek ve içmeyerek, Allah’ın ona açtığı ilahi bilgilerle kendisinden hiç bir şey katmıyarak  “Fütuhat-ı Mekkiye” adlı eserini yazmıştır.

Bu üç ay süresince Kâbeyi tavaf ederken,” zemzem, kulak ile duyacak şekilde, kendisinden su içmesini isterdi.” Fakat kendisi ulvi yakınlığın son noktasına geldiği bu haller içerisinde, onu dinlemenin bu hali sona erdirecek bir perde olacağını düşünerek, Zemzem’e “susmasını” söylerdi.

Bir rivayete göre Fütuhat-ı Mekkiye’yi tamamladığı vakit, sayfalar halinde onu Kâbe’nin damına koymuş. “Eğer bu kitapta benden bir kelime varsa, bu sahifeler kaybolsun” demiş, bütün kış , hiç bir sahifesi kaybolmadıktan sonra kitap tamamlanmıştır. (Burada Fütuhat-ı Mekkiye kitabının, Allah’ın lütuf ve yardımıyla yazıldığını, Allah’a olan derin bağlılığını-yakınlığını ifade etmek istemiştir. Şüphesiz Allah’ın izni, dilemesi ve yardımı olmadan bir yaprak bile kıpırdamaz…).

1203 yılında gördüğü bir rüyada: Kâbenin duvarları altın ve gümüş tuğlalarla örülmüştü, kendisi bunun güzelliğini seyrediyordu. Orada iki tuğlalık bir boşluk vardı ve nefsi iki tuğla halini alarak bu boşluğu dolduruyordu. Kendisi hem onları seyrediyor, hemde yerlerini doldurduğunu, yani zat’ı ile onların Zat’ının aynı olduğunu görüyor ve anlıyordu.
1204 yılında Ali b. Abdullah b. Cami’nin elinden ikinci defa Hızır’ın (A.S) hırkasını giymiştir. Aynı yıl Muhiddin Arabi Hz. Malatya’ya geldiği yıldır.

Malatya’dan Konya’ya geçmiş. Konya’da, Selçuklu hükümdarlarından büyük destek görmüştür. Kendisine 100.000 dirhem değerinde ev bağışlanmış, fakat kendisine gelen bir dilenciye “Ey dilenci, şu anda saraydan başka bir şeyim yoktur. Allah rızası için şu ev senin olsun” diyerek, bu evi sadaka olarak bağışlamıştır. Bu arada bir çok kereler Kudüs, Mısır’ı ve Halep’i ziyaret etmiştir. 

 Büyük dostu Maceddin İshak’ın vefatı ile onun dul karısı ile evlenerek Sadrettin-i Konevi Hz. Üvey babası olmuştur. Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin bu evlilikten iki oğlu ve bir kızı meydana geldi.

Oğullarından Sadullah 1222 senelerinde Malatyada doğdu. Bütün ömrünü hadisi şerifle, nakil tedrisiyle (Tarikat öğretimi) geçirdi. 44 yaşında Şam’da öldü. İmadettin de Sadullah’tan 6yıl sonra Şam’da vefat etmiştir. Kızı Zeynep küçük yaşta iken ölmüştür.1230 yılında, üvey oğlu Sadrettin Konevi Hz. ile birlikte Şam’a yerleşti veölünceye kadar burada kaldı.

1240 yılının bir cuma gecesi, Rıhlet (Geçmek, göçmek) kelimesinin bir remzi olarak bu dünyadan ayrıldı. Ömürleri 75 yıl olup Hakim ismine mazhar olmuştur.
Muhiddin-i Arabi Hz.’leri bu günkü Şamı’ın Salihiye mevkiine gömüldü. Bir süre sonra mezarı kaybolmuş ta ki, Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı alınca, Vasiyeti gereğince mezarı buldu. Zira, Muhiddin-i Arabi Hz.’leri kitabında: “Şin Şın’a girerse benim mezarım meydana çıkar” demiştir. Yavuz Sultan Selim, Şam’a girince de mezarı buldurtup, oraya mükemmel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırmıştır. Ayrıca Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin ayak vurduğu yere giderek buradaki hikmeti anlamak istedi. Tam Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin ayağını vurduğu yeri kazdırdığında, bir küp altın bulmuşlardır.

Muhiddin-i Arabi Hz.’leri hakkında Hakikat ehli olmıyan bazı kimseler kendisinin hayatta olduğu zamanda olduğu gibi, şimdi de ilimleri yeterli olmadığından ötürü bazı yersiz karşı çıkmalar olmaktadır. Zaten bizim bu kitabı hazırlamamızdaki temel neden de budur. Şimdi Yavuz Sultan Selim Han zamanına dönelim ve Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislamı büyük insan ve Müftiyüssakaleyn ünvanını kazanmış İbni Kemal paşa’nın Muhiddin-i Arabi Hz.’leri hakkındaki fetvasını bugünkü dile aktaralım.
“Ey İnsanlar! Biliniz ki Şeyhlerin en büyüğü, kerimlerin en önde gideni, Arifler kutbu ve Allah’ın birliğine inananların İmamı Endülüslü Muhammed İbnül Arabi Ayet ve Hadislerden hüküm çıkarabilenlerin en kamili ve Fazilet sahibi bir Yol göstericidir.
Zamanın Alim ve Faziletli kişilerinin bilgilerindeki hayat hikayelerini, (kıssalarını) inkar ve inkarında ısrar ederse, şüphesiz delalette kalır. Kendilerinin “Füsusül Hikem ve Futuhat-ı Mekkiye” gibi bircok eseri vardır. Bu eserlerdeki meselelerden bazılarının lafız ve manası malum ve emri ilahi, bazısı Nebevi açıklamalar ve bazısı keşif ve manevi bilgileri bilenlerden başkasına kapalıdır, zahir ehlinin idrakinden gizlidir.

Bu manaları anlamayanlara bu makamda susmaları vacip olur. Zira Cenab-ı Allah “Bilmediğin şeye tabi olma, tahkik, kulak, göz ve kalb bunların herbirisinden sahibinin ilmi derecesinde sual olunur.”
Ayrıca “bir mümine kafir diyen, şüphesiz küfretmiş olur” hadisini de hatırlatırız.

Muhiddin-i Arabi Hz.’leri sadece Asya ve Arabistan da değil tüm dünyada bilinmektedir. İşte buna bir örnek:
İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhur başkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen heyetimizle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zattan dinliyelim:
“Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine;
“Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı ve devamla;

“Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen ilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada ilim, felsefe ve mistik alanda sayıları bir çok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beşyüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış Alim ve Mutasavvıf Muhittin el Arabinin üzerinde birleştiklerini tesbit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Füsusül Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiye gibi değerli bir çok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üçyüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu geçikme neden? İşte bunu bilmek istiyorum.”


Biz müslümanlarin ibret alacagi bir davranis, ABD üniversitelerinde İbni Sina. İbni Haldun`larin kitaplari bastaci edilirken, bizler o büyük alimlere ilgisiz kaldik. Maalesef.

Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı:
“Efendim, önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyhül Ekber Muhiddin-i Arabi’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud
birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam alimleri ve
önderleri) ve Mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.” Dedik.
Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben hergün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütuhat-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık”

  

 

 

Millî olmayan Piyango!

 

Millî olmayan Piyango!

  

Milli olmayan Piyango!

“Kısa yoldan zengin olma hayali” birçok insanın rüyasını süsler. Piyango türü oyunlarla zengin olmaya çalışanlar, gözle görülen kesimdir. Anadolu’nun birçok yerinde, defineciler meşhurdur. Elli yıldır define aradığı halde, halen yarın bulacakmış gibi davranan insanlar da gördüm. Garip ama, anlatırken neredeyse sizi bile inandıracaklar, yarın defineyi çıkartacaklarına.

At yarışı oynanan Jokey kulüplerinin önünden geçerseniz, birkaç dakika durup o insanları seyredin. Atları değil, atları seyreden insanları seyredin. Ben her gördüğümde, hem üzülürüm hem acırım o insanlara.

Her yıl aynı sahneler yaşanıyor. Büyük ikramiye kime çıkmışsa, hemen ortalıktan kayboluyor. Ne akrabaları, ne mahallede ki komşuları kendisine ulaşamıyor. Çalıştığı işyerinden istifa ediyor. Bankalar peşinde koşuyor. Kimisi çevresini, kimisi eşini, kimisi yaşam biçimini değiştiriyor. Ancak hepsinin sonu, aynı şekilde bitiyor. Kolay yoldan kazandıkları para onları mutlu etmediği gibi, o parayı kazanmadan önceki hallerine veya daha kötü durumlara düşüyorlar.

 Zengin kalamayan zenginler…

Her yılbaşı haftası, bir önceki yıllarda piyangodan zengin olmuş ve hayatı mahvolmuş insanların dramları da haber olur. Zengin olmuş ancak zengin kalamamış insanlardır hepsi. Piyangodan zengin olup zengin kalan “hiç kimse yok!” diye kaldı benim aklımda. İnanmayan internette araştırsın.

Garip değil mi? Bir anda çuval dolusu para geçiyor insanın eline. Ancak bu çuval dolusu para, o insanı mutlu etmediği gibi, elinde de kalamıyor.

Daha iyi ve mutlu bir hayat yaşamak için piyango biletiyle zengin olanların hiçbirisinin zengin kalmaması ve mutlu olamaması, bilet kuyruklarında olan insanlara ders olmuyor. Garip bir varlık bu insanoğlu!

Ayakkabı boyacılığı yaparken piyangodan zengin olduktan tam on yıl sonra, aynı yerde ayakkabı boyamaya dönmek zorunda kalanlar var.

Büyük ikramiye ile zengin olduğu halde, cenazesini kaldıracak, kefen parası bile kalmadan ölüp gidenler var.

 Soyma Makinesi!

“Ben bu insanları anlamıyorum. Biz o kumar makinelerini onların cebindeki parayı çalmak için özel tasarlıyoruz. Makineye atılan paranın %80’i benim cebime giriyor. Çünkü ben o makineyi o şekilde üretiyorum. Ancak insanlar ısrarla o makineden para kazanma umuduyla beni zengin ediyorlar.”

Bu sözler, kumarhanelerde kullanılan kumar makinelerini üreten bir Fabrika’nın sahibine ait.

 “Ya Çıkarsa!” tuzağı.

“Bana 1000 TL para verin. Size bunu geri ödeme ihtimalim %1” diye bir teklifte bulunsam, kaç kişi bana bu parayı öder. 1000 TL gibi bir rakamı bırakın, 50 TL bile olsa, hiç kimse, %1 geri alma ihtimali olan bir parayı, başkasına vermez. Bırakın %1 gibi bir ihtimali, “%90 geri ödeme yapacağım!” desem, o %10’luk şüphe yüzünden bile, borç para vermez birçok insan. Kazanma ihtimali, milyonda bir bile olmayan Piyango biletini alan insan, bunu hangi umut ile alıyor?

“Ya çıkarsa?” cümlesi, bu kadar insanı kandırmak için yeterli mi? Umudu yalanla paketleyenlere mi kızmalı, yalan paketinde ki umuda her yıl aldananlara mı?

Millî olmayan Piyango!

“Çalışmak, üretmek, tasarruf etmek, elinin emeğini yemek, helal para kazanmak” gibi erdemlerle, mayası yoğrulmuş Anadolu insanına satılan piyango biletlerinde ki, “Millî” yazısı, beni rahatsız ediyor. Çünkü millî değil!

At yarışlarında koşan atlarda, o atları takip edenlerde, Milli Piyango türü biletlerle zengin olmaya çalışanlarda, beni ilgilendirmiyor aslında.

Gençlerin, bu bakış açısıyla zehirlenmesinden rahatsız oluyorum. Okul duvarlarına çalışkan olma erdemine dair sözler yazacaksın, sonra da her yerde piyango bileti satacaksın!

Çalışmadan kazanmak, çiğnemeden yutmaya benzer. Sindiremediğiniz için kusarsınız.

Ya çıkarsa!” tuzağına düşmeyin.

Sait ÇAMLICA

KUBA MESCİDİ

 

İSLAM’DA İLK İNŞA EDİLMİŞ MESCİD:KUBA MESCİDİ


Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Hicret esnâsında binâ ettiği ve içinde ashabıyla birlikte namaz kıldığı, İslâm’da inşa edilmiş ilk mescid. İslâm’ın yükseliş devri arefesinde ve tam anlamıyla bir dönüm noktasında bina edildiği için önemli hatıralar taşır.

Hicret yıllarında Kubâ küçük bir köyden ibaretti. Başlangıçta Medine’ye uzaklığı altı mil kadarken, Hicret’ten sonra yeni açılan ulaşım yolları ile gelişme göstermiş, Medine’nin de büyümesiyle aradaki mesâfe bugün kapanmıştır.

Mekke’den Medine’ye hicret eden ilk muhâcirler Kubâ’ya vardıklarında orada Amr b. Avfoğullarının hurma kurutma yerini tesviye ederek, namaz kılmaya başladılar. İçlerinde Hz. Ömer (r.a.)’in de bulunduğu bu ilk muhacirlere en güzel Kur’an okuyanları olan Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Sâlim imamlık yapıyordu (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut 1985, III, 87, IV, 311).

Hz. Peygamber, Kubâ’ya Rebîulevvel ayının ortalarında bir pazartesi günü ulaştı. Orada, Amr b. Avfoğullarının yurdunda onların himâyesinde bulunan Külsüm b. Hidm’in evinde bir müddet misâfir oldu. Târihi kaynaklar Rasûlüllah’ın burada kaç gün kaldığı konusunda ihtilaf etmektedirler. Buhârî’nin Hicret’le ilgili bir rivâyetine göre, on küsur gece kalmıştır (Buhârî, Menâkıb, 45). Bu, İbn Sa’d’ın on dört gün kaldığına dair rivayetine uygundur (bk. İbn Sa’d, Tabakâtü’l Kübrâ, l, 235).

Hz. Peygamber (s.a.s), ilk muhacirlerin namaz kıldığı Külsüm b. Hidm’in hurma harmanındaki sahayı genişleterek Kubâ Mescidi’ni bina etti. Mescid kare şeklindeydi ve ebadları 66×66 zira idi (yaklaşık 32X32 m). Hz. Peygamber (s.a.s), Kubâlılardan taş getirmelerini istemiş, onlardan birini alıp kıble tarafına koyarak, Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.anhum)’in de aynı şekilde sırayla taş koymalarını emir buyurmuştu. Hz. Osman (r.a.)’ın Kubâ’da bulunduğu ve Allah Rasûlü’nün onun da temele taş koymasını emrettiği ve bunun hilâfetin sırası olduğu rivayeti ise zayıftır. (Semhûdî, Vefâü’l-vefâ, Mısır 1326, I, 180).

Mescid’in yapımında en büyük gayreti Ammar b. Yâsir göstermiştir. Bu bakımdan kendisi için “İslâm’da ilk mescid bina edendir” denilmiştir (İbn Hişâm, es-Siretün-Nebeviyye, II, 143). Abdullah b. Revâha da hem çalışıp, hem şiir söylüyor, mü’minlerin yorgunluklarını hafifletiyordu (Sahih-i Buharı Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, X, 106).

Amr b. Avfoğullarını kıskanan Ganem b. Avflar Hz. Peygamber (s.a.s)’in Tebük seferi sırasında, Kubâ’da bir mescid daha yaptılar. Ancak amaçları müslümanların arasını açmak, cemaati bölmek ve Hz. Peygamber’e bir tuzak hazırlamaktı. Liderleri olan Ebû Âmir er-Rahip, Bizans’tan yardım istemeye gitmişti.

KubaMescidikuba-mescidi2

kuba5

 

Tebük Seferi dönüşünde Zû Evan denilen mevkide konaklayan Allah Rasûlünün yanına gelerek yaptıkları mescidde namaz kılmaya davet ettiler. Hz. Peygamber (s.a.s), dâvete icabet etmeye hazırlanırken Allah tarafından uyarıldı ve bundan vazgeçti:

“Zarar vermek, (hakkı) tanımamak ve mü’minlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Rasûlü ile savaşmış olan (adamın gelmesin)i gözetmek için bir mescid yapanlar da var. “İyilikten başka bir niyetimiz yoktu ” diye de yemin edecekler. Halbuki Allah onların yalan söylediklerine şâhitlik eder. Orada asla namaza durma. Tâ ilk günden takvâ üzerine kurulan mescid, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever” (et-Tevbe, 9/107-108).

Ayette geçen “Takva Mescidi”nin hangisi olduğu hususunda farklı rivayetler ve yorumlar vardır. Mehmed Vehbî Efendi: “Esası takva üzerine bina kılınan mescidden murad, Mescid-i Nebevî olma ihtimali var ise de âyetin evveli ve âhiri Mescid-i Kubâ olmasına delalet eder” diyor (Konyalı Mehmet Vehbi, Hulasatü’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’ân, VII, 152). Âyette zikri geçen “temizliği seven erkekler” ifadesi ile Kubâ halkı kasdedilmiştir. Çünkü onlar su ile istincayı âdet haline getirmişlerdi (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, ilgili âyetin tefsiri). Ashâb-ı Kiram’dan Ebû Eyyûb el-Ensârî ve Urve “Takva Mescidi”nin Kubâ Mescidi olduğu görüsündedirler (İbn Sa’d, Tabakâtü’l kübra, I, 244). İbn Kayyim el-Cevziyye birisinin takvâ temeli üzerine kurulmuş olduğunu söylemenin diğerini nefyetmiyeceğini, her ikisinin de takvâ temeli üzere kurulmuş olduğunu belirterek ihtilâfı çözmektedir. (Zâdü’l-Meâd, Beyrut 1986 I, 395).

Kubâ Mescidi Hz. Peygamber (s.a.s)’in, düzenli olarak Cumartesi günleri, zaman zaman da Pazartesi günleri ziyaret etmeyi âdet haline getirdiği bir mesciddi. Oraya bazen binekli olarak bazen yaya gider ve namaz kılardı. Bir hadîs-i şeriflerinde bunu müslümanlara da tavsiye ederek şöyle buyururlar: “Kim güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kubâ Mescidine gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevabı vardır” (ibn Mâce, ikâme, 198; Tirmîzi, Sâlat, 242).

Mescid-i Nebevî ve Medine’deki dokuz mescid gibi Kubâ Mescidinde de eğitim ve öğretim devam etmekte idi. Hz. Peygamber buraya her gelişlerinde buna nezâret ederdi (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Trc. Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 893; İbn Abdilber’den).

Hz. Ömer (r.a.) halifeliğinde pazartesi ve perşembe günleri burayı ziyaret eder, Kubâ çok uzak bir yerde olsaydı devesini oraya ulaşmak için yine süreceğini ifade ederdi (İbn Sa’d, I, 245).

Ashâb-ı Kiramdan Sa’d el-Kurazi buranın müezzinliğini yapmaktaydı.

Bilâl-i Habeşî’nin Hz. Peygamber’in vefatı üzerine üzüntüsünden Mescidi Nebevî’nin müezzinliğini bırakması üzerine Sa’d orada görev yapmaya başladı.

Kubâ Mescidi Hz. Osman ve Ömer b. Abdülaziz tarafından genişletildi. Daha sonra bir çok defa tamirat görüp yenilendi. 1245 (1829) yılında Sultan II. Mahmud tarafından imar edilen tek minareli ve düz tavanlı Mescid, Suudî Arabistan hükümeti tarafından yıkılıp kubbeli ve çifte minareli olarak büyütülerek yenilenmiştir.

kutsallar.net



 

Penceremde Bir Kuğu

Penceremde Bir Kuğu

Bir sabah perdemi açtım baktım,

Penceremin önünde bir kuğu,

Bir adı güvercin, bira adı da hû,

Kısmetse birkaç güne çıkar yavrusu.

Çerden çöptendir yuvası,

Görürsen, Rabbinedir sevdası.

Hû Hû’dur seherlerde duâsı,

Hep “kıbleye doğru” gagası.

Sen kıbleye doğru durdun,

Hû deyip duâya doğruldun,

Beni can evimden vurdun,

Kulluğuma kılavuz oldun.

İşte sana kaynar su dolu kavanoz,

Pencerenin berisine bıraktım ısın diye,

Isın işte kar boranda,

Yavrucağın çıksın da,

Uçsun o da hû deyip havalarda.

Huzur içinde hû de uyu kuğu,

Korkma benden,

Sıcak etmek amacım, sana soğuğu.

Sana hoşça kal demiyorum,

Göz ucuyla hep seni gözlüyorum,

Rabbimi hatırlattıkça bana,

Sana da çok duâlar ediyorum,

Senden de Hû Hû lar bekliyorum…

Sana hoşça kal demiyorum..

Çünkü seni çook seviyorum..

Garip dede_m.ali aktar /09.12.2011_21.15

ABDÜLKADİR GEYLANİ’den (K.S) İNCİLER..

ABDÜLKADİR GEYLANİ’den (K.S) İNCİLER..

*Abdulkadir Geylani hz. Türbesi

*Abdülkadir Geylani Hazretlerinin (K.S.) Türbesi

***** Bir gün Abdülkadir Geylani’ye, “Bu işe başladığınızda, bu manevi Allah yoluna adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular.
Buyurdu ki: “Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti.

Allah’ın katına kötülüklerle gidilmez. O’nun katına ancak, günâh ve pisliklerden arınmışlar ve kötülüklerden temizlenmişler kabul edilir. /Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul gayb

*Şükredene belâ ne yapabilir? Şükrü sebebiyle o, kurtuluşa beladan daha yakındır.

*Kendisine yakınlık nimeti verilenler, şükürde hata ederlerse mahvolurlar. *İçinde dünyadan zerre miktar birşey var olduğu müddetçe kurtuluşa ulaşamazsın. *Sana ikram edilen nimetlerle, diğer herşeyden müstağnî hale gelirsin..
Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

  • SANA VERİLEN NİMETLERDEN SENİ SEVİP SAYMALARINDAN SANA YÖNELMELERİNDEN VE HÜRMET ETMELERİNDEN ETKİLENMEMELİ, ŞIMARMAMALISIN. /Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

*Allah’a itaatte bulun. Diğer mahlukata iltifat etme ve hevana(nefsine) talip olma.

*Nimetler, nasibinde varsa ,vakti gelince mutlaka sana ulaşır.Yoksa sen ona ulaşamazsın.

*Payına düşenle yetinip kanaat etmen,senin için daha hayırlı ve bereketlidir.

Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

‎*Mahlûkatın sahip olduğu nimetlere özlem duyma.

*Onlar da Rablerini severler ve sevenler sevdiklerinden başkasına iltifat etmezler.

*Aza kanaat edip ecelin gelinceye kadar, hakir ve basit birisi olmaya sabret.

*Gizli açık bütün günahları terk et. Allah’tan kaçamazsın. O’ndan gafil olman seni belâlara müptelâ kılar. /Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

Allah’ın katına kötülüklerle gidilmez. O’nun katına ancak, günâh ve pisliklerden arınmışlar ve kötülüklerden temizlenmişler kabul edilir. Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

Etlerin lime lime doğransa bile, hiçbir surette O’ndan (c.c) şikayette bulunma Allah(c.c) çok mehametli ve şefkat sahibidir. /Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

*Rabbimize tam itimat edersek ;vasıtaları bir kenara itip, seni lûtfu ile rızıklandırır. Ve böylece seni başkalarına el açmaktan korur.

*Gerçek ve hakiki rahatlık, O’nun huzurunda olmak bilinciyle kazanılabilir. Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

İnsanlardan sadece dil ile değil, kalp ile de bir şey isteme..

Abdülkadir GEYLÂNİ-Fütûh’ul Gayb

Nimetler ve belalar karşısında Allah’a teslim ol. Rabbin ne verirse razı ol; nimet verirse şükret, bela verirse sabret.

Abdülkadir GEYLANİ-Fütûh’ul Gayb

Bütün iyiliklere,nefsin arzularına karşı gelmekle ulaşılabilir. ( Abdülkadir Geylâni_ Fütûhu’l Gayb)

Nasibinle ilgili aceleci davranıp, edepsizlik etme! Şayet başkasının nasibi ise asla senin olmayacak bir şeyin peşinde koşmamalısın. Tamah ettiğin şey hiç kimsenin nasibi olmayıp fitne de olabilir./( Abdülkadir Geylâni_ Fütûhu’l Gayb

*Abdülkadir Geylani Hazretlerinin (K.S.) Türbesi (içten görünüş)

EĞER YÜRÜDÜĞÜNÜZ YOL SİZE ÇOK ENGEBELİ GELİYORSA,DİKKAT EDİN,MUTLAKA YANLIŞ YÜRÜYRSUNUZDUR.

Fütûhu’l Gayb’den

(Devamı var)

Derleyen:m.ali aktar

MESNEVÎ’DEN SOLMAYAN ÇİÇEK DEMETLERİ..

MESNEVÎ’DEN SOLMAYAN

ÇİÇEK DEMETLERİ..

  • GÖKLERİN NURU, GÖNÜLDEDİR…..
  • UYKU HALİNDE, ZİNDANDAKİ MAHPUS, IZDIRABINI UNUTUR. YİNE UYKU HALİNDE, ZENGİN, VARLIKLI DA HERŞEYİNİ TERKEDER HABERİ OLMAZ. ARİF’İN İSE, UYANIKKEN DE, DÜNYAYA BAKIŞI, UYKUDAKİLER GİBİDİR.
  • DÜNYA CANIMIZIN HAPİSHANESİDİR. DÜNYA İLAHÎ KUDRET KARŞISINDA, BİR ZERRE BİLE DEĞİLDİR
  • ANLAYIŞLI OLMAKLA,BİLGİLİ OLMAKLA İNSAN HAKK’A VARAMAZ. ALLAH’IN FAZLI KEREMİ, KIRIK KALPLERİ, YIKIK GÖNÜLLERİ ARAR…
  • YILDIZLARI KEŞFEDİYORSUN DA, KENDİNİ KEŞFEDEMİYORSUN…

Hz. Mevlanâ_Mesnevî’den

____________________________________________________

  • İBADET EDİP, ZEVK ALINMAZSA, FARE (Nefis vs) AMBARIMIZI DELMİŞ DEMEKTİR..
  • Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


  • YÜRÜRKEN AYAĞA DİKEN BATTIĞI GİBİ,DÜNYA, NEFİS, MASİVA,RUHA ÖYLE BATAR.. SABRET Kİ, GÖNÜL GÖZÜN AÇILSIN..
  • Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


  • MÂNÂ SÛRETİN KANADIDIR. /Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den
  • TEN İÇİNDE RUH, MÂNÂ’DAN, AŞKTAN HABERSİZ İSE, O, KIN İÇİNDEKİ TAHTA KILIÇ GİBİDİR. KIYMETSİZDİR./Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den
  • NEREDE AKARSU VARSA ORADA YEŞİLLİK VARDIR. NEREYE GÖZYAŞI DÖKÜLÜRSE, ORAYA RAHMET GELİR, MERHAMET OLUR. BOSTAN DOLABI GİBİ İNLEYEREK, GÖZLERİNDEN YAŞLAR SAÇ DA, CAN BAĞINDA YEŞİLLİKLER BİTSİN..

Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den

  • DÜNYA BİR ZINDANDIR. EY HAK YOLU ARAYAN KİŞİ.  ZINDANIN DUVARINI DEL DE KENDİNİ KURTAR. /Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den

  • GEMİNİN İÇİNDEKİ SU, GEMİYİ BATIRIR. GEMİNİN ALTINDAKİ SU, GEMİYİ KALDIRIR.

Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


    • AKILLI VE BİLGİLİ İNSANLARA VERİLMEYEN ”HAKKI İDRAK ETME HALİ”, ANCAK HAK AŞIKLARINA LÛTFEDİLMİŞTİR.

    Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


      • KİM GÜZELLİĞİNİ MEZADA ÇIKARIRSA, ŞÖHRET PEŞİNDE KOŞARSA, BAŞINA YÜZLERCE BELÂ GELİR, YÜZLERCE KÖTÜ KAZA YÜZ GÖSTERİR..

      Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


          • KISKANÇLIKLAR, ÖFKELER, KÖTÜ GÖZLER(bakışlar), TULUMLARDAN BOŞALAN SULAR GİBİ, MEŞHUR OLAN KİŞİNİN BAŞINA BOŞALIR.. DÜŞMANLARI ONU KISKANÇLIKLA YARALAR, YIRTIP PARÇALARLAR.. DOSTLARI İSE, İHTİYAÇLARI YÜZÜNDEN ONUN BAŞINI AĞRITIP DURURLAR…

          Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


            • SEN NEBİLERİ, VELÎLERİ; O AZİZ VARLIKLARI, HERHANGİ BİR İNSAN GİBİ        GÖRDÜKÇE, BİLMİŞ OL Kİ SENİN BU GÖRÜŞÜN, SANA ŞEYTANIN MİRASIDIR.

            Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den

              • *** NİCE KİŞİLER VARDIR Kİ, O KÜKREMİŞ ARSLAN GİBİ, AVLADIĞINI YİYEMEDEN DÜNYADAN GEÇMİŞ KİŞİLERDİR. ONLARIN KISMETİ-PAYI, SAMAN ÇÖPÜ KADARDIR. FAKAT HIRSLARI DAĞ GİBİDİR. ONLARIN ALLAH’IN HUZURUNA ÇIKACAK YÜZLERİ YOKTUR.
                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den
              • *** İNSANLARIN ÇOĞU, İNSAN YİYEN BİR CANAVAR GİBİDİR. ONLARIN SELAM VERMELERİNE PEK GÜVENME. EMİN OLMA…

                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den

              • *** YALNIZLIK, KİMSESİZLİK, ADAM OLMAYANLARIN SEVGİSİNDEN(!) DEĞERLİDİR..

                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den



                ** SENİN AYNADA APAÇIK GÖRDÜĞÜNÜ, ÂRİF, SENDEN ÖNCE BİR KERPİÇTE GÖRÜR…

                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


                *** DÜŞÜNCE, GEÇMİŞE, GELECEĞE BAĞLIDIR. İNSAN BU İKİSİNDEN DE UHZAKLAŞINCA, GÜÇLÜKLER ÇÖZÜLÜR GİDER.

                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


                *** GÜL SUYU GİBİ LATİF OLURSAN, İNSANLAR BAŞLARINA SÜRERLER; SİDİK GİBİ PİS KOKUYORSAN DIŞARIYA ATARLAR…

                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


                *** CEHENNEMÎ BİR HUY OLAN KİN, KALBİNDE BULUNURSA, SEN DE CEHENNEMİN BİR CÜC’Ü OLURSUN. NEREYE GİDERSEN, CEHENNEMİ DE BERABER GÖTÜRÜRSÜN… Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den

                ***NÛRLU YÜZLE, GÜNAHLARLA KARARMIŞ YÜZÜ AÇIĞA ÇIKARIP, GÖSTERDİĞİ İÇİN, CENAB-I HAKK KIYAMET GÜNÜNE “GÜN” LAKBINI VERMİŞTİR.

                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den


                *** SEN İLAHİ HİKKMETLERİ, İLÂHÎ HAKİKATLERİ TEKRAR TEKRAR İŞİTSEN VE OKUSAN, GÖNLÜN UYANIK DEĞİLSE, SEN EHİL DEĞİLSEN, O HİKMETLER, O HAKİKATLER SENDEN UZAK DURUR. _
                Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den



              ***HZ. MUHAMMED A.S. NASIL SENİN BAŞINI PUTLARA SECDE ETMEKTEN KURTARDI İSE, SEN DE ÇALIŞ, O MÜBAREĞİN MÂNEVÎ GÜCÜ İLE GÖNLÜNÜ, İÇ PUTUNA TAPMAKTAN KURTAR…
              Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den
              *** Toprak alemini yaşarız, gökler aleminden gafil….

              Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den

              *** Gönüllerimizde bulunan gamlar, kederler, ümitsizlikler, hep bizim varlığımızın tama’ tozundan, hırs dumanından meydana gelir..

              Hz. Mevlanâ_Mesnevi’den



              GÜNÜN DUÂSI

               
               
               
               
               

               
              YA RABBİİ..!

              Ellerimizi açtık, huzuruna geldik..

              Evet bu kirli yüzle ve kalple geldik.. Zira SEN’in merhemetin sınırsızdır!

              Rahmetin gazabını geçmiştir.. Bize adaletinle muamele edersen yanarız..

              Bize merhemet eyle Ya Raab!

              Gözümüzü,

              Kulağımızı,

              Ağzımızı-burnumuzu,

              Dilimizi,

              Elimizi, ayağımızı,

              Tenimizi-fercimizi,

              Kalbimizi, gönlümüzü, ruhumuzu,

              Düşüncemizi, hayalimizi, zannımızı duygumuzu,

              Hülâsa içimizi dışımızı haramlardan, şeytanın ve nefsimizin iğvasından muhafaza et!

              Halâle yönelt, helal ile meşgul et, helal yolda ilerlet…

              Sen Mevlâmızsın bizim,

              Dualarımızı Habibin Efendimiz (s.a.v) hatırına,

              Sevenlerin, sevdiklerin, aşıkların, sadıkların hatırına,

              KABUL ET..!

              amin..amin..amin…

              garip dede_m.ali aktar

               

               

              Ladikli Ahmet Ağa (K.S)

               

                

              Ladikli Ahmet Ağa (K.S)

              Allâh ve Rasûlullah âşığı,  Hak dostu ..

              O hayatı ile Allâh’a ve Rasülüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlar; onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allâh’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermek. O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor.

              O, hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine “ Oğlum! Ben Allâh’ı ve Rasülünü seviyorum, sen de onları sev” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.

              Kimseler bilmez benim işimi

              Bu aşkın yoluna koydum başımı

              Dikmesinler benim mezar taşımı

              Gecelerde doğdu nur-u Muhammed
              Ziyaretçilerinden birisi. “Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hak­kında kötü sözler sarf ediyorlar.” deyince, “Benim Allâh ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar. Benim Allâh ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar” diyerek şu beytini okumuştu:

              Kimi atlı kimi yayan

              Her ameller olur ayan

              İçmişim aşkın şarabın

              İsterse desinler yalan

              Güzel ahlâk sahibi, çok merhametli bir insandı. Kollarını açıp ümmeti Muhammedi kucakladı, sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece ve gündüz herkese açıktı. Küçük ve büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese duâ etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hak’la beraber olan bir Hak eriydi.

              Az uyuyan, çok ibadet eden ve az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.

              Manevî ilme sahip olduğu için, âlim bir insanla sohbet ederken o da âlim olurdu. Dünya sanki avucunun içinde gibiydi. Unutkanlığı yoktu, ‘hatırlayamadım’ demezdi.

              Misafir odası her gün, bilhassa hafta sonları dolar taşardı. Gelen ziyaretçiler, elini öper, yaptığı sohbetlerinden ve en çok da okuduğu şiirlerden manevi haz alırlardı. Gelen misafirin durumuna göre kendini ayarlar, kimseyi incitmemek için azami gayret gösterirdi. Kendisini ziyaret edecek olan değerli zatlar için hazırlık yapardı. Sorulara anında cevap verirdi. Şayet bilemediği veya istişare etmesi gereken bir soru olursa “bana az müsaade edin” deyip odadan ayrılır, ya bağın köşesine kadar gider yahut bahçenin ortasına kadar düşünerek yürür; döndüğü zaman “durum bundan bundan ibaret” diyerek cevabını verirdi.

              Bazen de kendini gizlemek için “ben bir şey bilmiyorum, çobanın birisiyim” derdi. Hakikate bakarsan, Allâh’ın ilmi karşısında kulunun bildikleri ne olabilirdi ki. Tevazu sahibi olduğundan kendini büyük göstermemek için olayların bir ucunu, deyim yerinde ise küllerdi. İnsanları kendisine değil Rabbine yönlendirdi.

              Nemelâzımcılığı yoktu. Dünya Müslümanlarının derdi onun derdiydi. Mısır’daki İslâm âlimlerinin asılmasından dolayı o kadar müteessir olmuştu ki iki gün hasta yatmıştı.

               

               

              Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak -sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi- düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkât ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Bizlere ve gelen giden misafirlerine bir çok tavsiyelerde bulunmuştur.

              “İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin; kimsenin eline bakmayın. Bu din Allâh’ın dinidir. Allâh ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allâh sonumuzu hayra getirsin, Allâh hakkımızda hayırlısını versin” derdi.

              Yine sohbetlerinde, dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duâsını da alarak ayrılıp giderlerdi. “Allâhım! Sev bizi, sevdir bizi; dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi. Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka “Allâh hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.

              Her türlü eza ve cefaya katlandı. Bir taraftan dünya meşgalesi, öbür taraftan halkın eziyeti… Hepsinden zor olanı ise aşk ateşinin onu yakmasıydı.

              Ben âşığım, maşukumu ararım

              Ne mekânım vardır ne de kararım

              Dünya benim olsa bir tat alamam

              Tecelli eyleyen nuru ararım

              Dünya ve ahiret çalışma ile kazanılır. Herkesin mutlaka çalışması ve mücadele etmesi gerektiğini söyler:

              Okudun mu İlm-i dünni bu esrarı bilmeye

              Göz hicabın kaldırdın mı, hak yolunu görmeye

              Âciz mi yaratan Hüdâ’m, kula nusrat vermeye

              Din hakkında sen de çalış, gül bağına girmeye

              Kendini âciz, günahkâr ve âsî bir kul olarak görür:

              Bu zalim nefsimi öldüremedim

              Yetmiş bin hicabı kaldıramadım

              Hakikat deryası çağlayıp akar

              Ben bir katresini dolduramadım
              Bütün bunlara rağmen manevî birçok nimetlere vâsıl ve bir çok ilimlere vâkıf olduğunu da bildirir:

              Girmişim Hakkın bağına, koparmaya gül de var

              Lâleler çiçekler açmış, içinde sümbül de var

              Dinle kuşlar avazını içinde bülbül de var

              Gördüm huriler safını, saçlarında sim de var
              Yine ahvali bilinmeyen, sırlarla dolu bir Hakk dostudur. Kendisini ancak Hakk ilmine sahip olanların bilip anlayabileceğini şu mısralarında dile getirmiştir:

              Hakikat bahrine daldım, el-aman nefsin elinden

              Hak hakikati bilenler, anlarlar Hakkın ilminden

              Bülbül bile güle âşık, alır reyhanın gülünden

              Ben bir cemâle âşığım, kimse bilmez ahvalimden
              Cenabı Hakka şöyle duâ eder:
              Âlemlerden fazla, isyanım benim
              Âsiye değil mi ihsanın senin
              Gelmişim kapına gitmezem gayri
              Affımı isterim maksudum benim
              Onlar ölmez, esas ölü olan bizleriz. Maneviyat âlemi, bizlerin bilemeyeceği bir âlem… Her şeye rağmen Allâh’ı, Rasülünü ve Rasülünün izinde gidenleri; onlara dost olanları, onları çok sevenleri bizler de seviyoruz.

              Sözümün nihayeti yoktur.

              Benim de isyanım çoktur.

              Gitme Hakk’ın kapısından

              Başkasından fayda yoktur.

              (İktibas)

              Türkiye’de Eğitim Fâciası

               

               

              Türkiye’de Eğitim Fâciası

              Bu ülkenin en büyük trajedisi PKK, terör, hukuk ve yargı krizi, kokuşma vs. değildir. En büyük fâcia bozuk eğitim sisteminin çökmüş olmasıdır. Eğitimdeki bozukluk ana sebeptir, diğer bozukluklar neticedir.

              Yeni ders yılı başladı, milyonlarca çocuk on binlerce okulda toplandı. Bunlar ne okuyacaklar?

              Liseden mezun oldukları zaman doğru dürüst edebî, yazılı kültür Türkçesi öğrenmiş olacaklar mı?

              Doğru dürüst tarih bilgisine ve kültürüne sahip olacaklar mı?

              Mantık kültürüne sahip olacaklar mı?

              Sanat tarihi ve kültürü almış olacaklar mı?

              Bilgi ve kültürün yanında ahlak ve karakter terbiyesi almış olacaklar mı?

              Tevhid-i Tedrisat devrimi yapılalıdan bu yana gayr-i millî eğitim sistemimiz Atatürkçü nesiller yetiştirmek, Kemalist ideolojiyi hakim kılmak, homo devrimus’lar yetiştirmek için çırpınıp durdu. Sonunda Türkiye bugünkü hale geldi.

              Üç yüz kelimelik bir sokak, çarşı pazar, günlük iletişim Türkçesi öğrenmek için okullara, eğitim sistemine ihtiyaç yoktur. Bu kadar Türkçeyi okuma yazma bilmeyenler de öğrenir, konuşur ve ihtiyacını görür.

              Türkiye’nin eğitim sisteminin ana gayeleri şunlar olmalıdır:

              (1) Vasıflı Türkiyeliler yetiştirmek. Bilgi ve kültür bakımından vasıflı, ahlak ve karakter bakımından vasıflı ve estetik/güzellik bakımından vasıflı vatandaşlar…

              (2) Türkiye halkının ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu ve millî kimliğin ana faktörü İslam olduğu için eğitim sistemi iyi, vasıflı, kaliteli, güçlü Müslümanlar yetiştirmek zorundadır.

              Bizim bugünkü eğitim sistemimiz Batlamyos kozmografyasına benziyor: Ortada resmî Kemalizm ideolojisi… Eğitim ordusu, okullar, milyonlarca öğrenci, ders kitapları bunun etrafında güneş, ay, seyyareler gibi fıldır fıldır dönüyor. Boşa dönüş!..

              Kemalizm nasıl bir ideolojidir?

              M. Kemal Paşa’nın ölümünden sonra Selanik Dönmeleri ve Benzetilmişler tarafından oluşturulmuş bir ideoloji. Hattâ buna ideoloji bile denilemez.

              Dönmeler bu ideolojiyi niçin çıkarttılar?

              Hakimiyetlerini ve hegemonyalarını sürdürmek için.

              Tevhid-i tedrisat devrimi ile Tevhidî tedrisatı yasakladılar.

              Çoğunluğu oluşturan Müslümanlar İslam medreseleri, İslam okulları, İslam maarifi kuramıyor.

              Cumhuriyetin ilk yıllarında eski güçlü öğretmenlerin himmetiyle edebî ve zengin Türkçe öğretiliyor, otuz kişilik sınıfta en az beş öğrenci Fuzulî Divanını, manasını anlamak ve kıraatinden zevk ve haz almak suretiyle okuyabiliyordu.

              Eski liselerimizde lise bitirme ve bakalorya imtihanları yapılıyordu.

              Eski eğitim sistemimizde test imtihanları değil, kompozisyonlu gerçek imtihanlar yapılıyordu.

              1940′lı yılların liselilerini hatırlıyorum: Erkek öğrenciler küçük beyefendi, kız öğrenciler küçük hanımefendi idi.

              Dönmeler, hedonistler, millî kültür düşmanları, materyalistler öğretmenlik mesleğinin kadr ü kıymetini ayağa düşürdüler.

              Eğitimde keyfiyet ve kalite kavramını kaldırdılar, kelle sayısını öne aldılar.

              Daha çok okul, daha çok öğretmen, daha çok öğrenci, daha çok kara tahta, daha çok ders kitabı, daha çok büst, daha çok Atatürk portresi, daha çok Atatürk şiiri…

              Sonunda bugünkü yozlaşma ortaya çıktı.

              Atalarının Türkçe mezar taşlarını okumaktan aciz cahil nesiller.

              En büyük klasik şairimiz Fuzulî’nin Divanını okumaktan ve anlamaktan aciz cahiller.

              Mantık kültürüne sahip olmayan milyonlarca sözde okumuş.

              Peki bugünkü eğitim düzelir mi?

              Teoride mümkündür ama pratikte çok zordur.

              Hangi irade ve hangi kadrolar düzeltecek?

              Benim bir “İslam mektebi” projem var. Dört başı mâmur bir okul. Fen bölümü olmayacak… Türkçe, İngilizce, Arapça, Farsça (bu dillerde yayınlanmış kültür kitaplarını kolayca okuyup anlayacak derecede) öğretilecek.

              En az on bin kelimelik edebî Türkçe kültürü…

              Bu okulda eğitim hem İslam harfleriyle, hem Latin/Frenk harfleriyle yapılacak.

              Kesinlikle test sınavı yapılmayacak, kompozisyon sınavı yapılacak.

              Bilgi ve kültürün yanında ahlak ve karakter terbiyesi verilecek. Bu okulun mezunları fütüvvet ve mürüvvet ahlakına sahip olacak.

              Okulun bütün Müslüman talebesi beş vakit namazı okul camiinde okul imamının ardında cemaatle kılacak. (Sultan Abdülhamid Han-ı Sanî zamanında Galatasaray lisesinde böyleydi!..)

              İslam mektebi dünyanını en kaliteli on lisesi listesinde yer alacak.

              Bu okulun mezunlarının hayata atıldıktan sonra rüşvet aldıkları, yolsuzluk yaptıkları, yalan söyledikleri, halkı kandırdıkları, emanetlere hıyanet ettikleri, kara ve kirli servet sahibi oldukları görülmeyecek, duyulmayacak.

              Böyle bir okul açılsa acaba öğrenci bulunur mu?

              Böyle bir okulu hangi idareciler ve öğretmenlerle yürüteceksin?

              Eğitim sistemini düzeltip ıslah edemezse Türkiye’nin geleceği karanlıktır.

              Mehmet Şevket Eygi | Milli Gazete
              24 Eylül 2011 Cumartesi 08:30

              ŞEYTAN NEREDE? VEYA SEN ŞEYTANIN NERESİNDESİN?

              EÛZÜ BİLÂHİ MİNEŞŞEYTÂNİRRACÎM..

               

               

              Hani Rabbin meleklere: “Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım” demişti. “Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın.” Meleklerin hepsi topluca secde etti; Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. (Allah) Dedi ki: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (Allah) Dedi ki: “Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın.” “Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar benim lanetim senin üzerinedir.” Dedi ki: “Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.” Dedi ki: “O halde, süre tanınanlardansın.” “Bilinen vaktin gününe kadar.” Dedi ki: “Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım.” “Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç.” (Allah) “İşte bu haktır ve ben hakkı söylerim” dedi. “Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım.” Kur’an-ı Kerim-(38/71-85)

              “Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tadmışlardır. Onlara acı bir azab vardır. Şeytanın durumu gibi; çünkü insana “İnkâr et” dedi, inkâr edince de: “Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” dedi. Sonunda onların akibetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur. Kur’an-ı Kerim_(59/15-17)”

              SAHİ ŞEYTAN NERESİNDE İNSANOĞLU’NUN..?  VEYA ŞEYTANIN NERESİNDE İNSAN? ÖNCE ŞEYTAN’IN BİR HAYAL, ÜTOPYA, EFSANE, DİNSEL SÖYLEM VB… GİBİ İŞİ BASİTE İNDİRGEYEREK ŞEYTANIN VARLIĞI YOKLUĞU ARASINDA BOCALAMA EY HACE! ŞEYTAN KURNAZLIK YAPIP, ZEKİLİK GÖSTERİSİNDE BULUNUP, KİBİR VE UCÛP EDİP HZ. ADEM BABAMIZA SECDE ETMEDİĞİ GÜNDEN BU YANA ADETA IŞINLAMA SİSTEMİYLE İNSANLARIN ARASINDA.. DAMARLERINDA.. DİMAĞINDA.. AMA GERÇEK SAMİMİ MÜSLÜMANIN ÇOOK UZAKLARINDA.. ONA YAKLAŞMASI MÜMKÜN DEĞİL.. AMA ASLİ İŞİ ONLARLA.. DERDİ MÜSLÜMANCA YAŞAYANLARLA..

              “Şeytan sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.  Kur’an-ı Kerim(43/62)”

              “Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. Kur’an-ı Kerim_(2/168)

              EY HACE! ŞUNU UNUTMA. ŞEYTAN İMANLIYA MUSALLAT.. ŞEYTAN İÇİ VE DIŞIYLA TEMİZ OLANA MUSALLAT.. ŞEYTAN ADALETLE HÜKMEDEN YETKİLİYE, HELALDEN KAZANIP, ZEKATINI VEREN ZENGİNE MUSALLAT..

              MÜSLÜMANSIN LAKİN; KİBİRLENDİN, BÖBÜRLENDİN, GAZAPLANDIN, İNCİNDİN, İNCİTTİN, ÖFKELENDİN, KÖTÜ ZAN’DA BULUNDUN, HASET ETTİN, KÜÇÜMSEDİN, DEDİKODU YAPTIN, İKİ-ÜÇ YÜZLÜ OLDUN, TEMBELSİN, PİSSİN, DÜNYAPERESTSİN, HARAMA YÖNELİKSİN, HELALDEN UZAKSIN, FAİZ VE FAİZ KIRINTILARINA BULAŞMIŞSIN, KOMŞUNA KÖTÜ NİYET BESLEMİŞSİN.. YALAN SÖYLEMİŞSİN, YALAN YERE YEMİN ETMİŞSİN, YALANCI ŞAHİTLİK YAPMIŞSIN, İSLAMİ KUR’ANÎ HAYATI VE PRENSİPLERİ HAFİFE ALMIŞSIN..

              HAL BÖYLEYKEN ŞEYTANI NEREDE ARIYORSUN EY HACE! ŞEYTAN SENİN HÜCRELERİNE, DİMAĞINA, ŞUURUNA KADAR HER ŞEYİNE VE HER YERİNE IŞINLANMIŞ-SİNMİŞ.. SENİNLE OYNAMAKTA..

              BU HAYAT AKIŞINI, TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEDİKÇE, SONSUZ ATEŞLER SENİ BEKLİYOR OLACAK..

              “CEZAMI ÇEKER BİRAZ YANAR ÇIKARIM” DEME.  YANAN BİR KİBRİT ÇÖPÜNÜN ÜZERİNE KÜÇÜK PARMAĞINI 10 SANİYE DURDURUVER DE GÖREYİM.. O İŞ O KADAR KOLAY MI ZANNEDİYORSUN?

              ÖYLEYSE EÛZU BESMELE, TEVBE İSTİĞFAR VE DUA İLE İRADİ BİR KUR’AN HAYATINA SAHİP OLARAK, ŞEYTANI BÜNYENDEN ATMALISIN.. TIPKI BİR HASTALIĞI, SAFRAYI ATAR GİBİ.. BUNA GAYRET ETMEN SANA DAHA ÇOK YAKIŞMAKTADIR..

              “Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan’ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. Kur’an-ı Kerîm_(7/200-202)”

              KAFİRLERE, İNKARCILARA, DÜNYACILARA GELİNCE.. ONLAR ŞEYTANIN ASKERİ OLMUŞLARDIR.. ŞEYTAN ONLARIN NERESİNDE DEMEYE GEREK YOKTUR.. KENDİLERİ ŞEYTANLAŞMIŞLARDIR… Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Kur’an-ı Kerim-(58/19)”

              EÛZÜ BİLÂHİ MİNEŞŞEYTÂNİRRACÎM.. ESTAĞFİRULLAH EL AZÎM.. TÖVBE ESTAĞFİRULLAH..

               

              YA RABBİİ..! SEN BİZİ KENDİ YOLUNA, HABİBİNİN (s.a.v.) YOLUNA; SEVENLERİNİN, SEVDİKLERİNİN, AŞIKLARININ, SADIKLARININ YOLUNA İLET.. ŞEYTANIN ŞERRİNDEN HALÂS EYLE..! AMİN AMİN AMİN..

               garip dede-m.ali aktar