Mehmet Ali Aktar'ın Kişisel Blogu

Kuvvetsiz Adalet aciz ; Adaletsiz Kuvvet Zalim Olur

EBUZER EKOLÜNÜ SEÇMEK ONURLU DURUŞTUR

 

               Değerli Dostlar,

               Ashabın büyüklerinden, Allah Resûlü (a.s)’ın mesajını derinlemesine, iliklerine, hücerelerine kadar sindiren EBU ZER (r.a)’ın hayatını okurken gözpınarlarımda birkaç damla yaş kuruttum. Halimiz, ahvalimiz, müslümanlığımız, bu minvalde geleceğimiz kaygılara sevkediyor bizi..

           Ben,   ışıldayan o parlak yıldızı çok seviyorum. Haddim değil ama kendimi, hayatımı, iç dünyamı

 biraz O’na benzetiyorum. Yalnız ama onurlu olmak.. Öyle yaşamak, yaşayabilmek..

          Günümüzün tüm müslümanları, hele dünyaya meyleden, Karun gibi servet içindfe yüzenler Ebu Zer R.A.’ı iyi okumalılar.

           Ebu Zer (r.a)’ı ” EBU ZER: ISSIZ ÇÖLDE YALNIZ MEZAR.” Başlıklı, Sayın İhsan Eliaçık’ın yazısını okursanız daha iyi anlayacaksınız. Israrla tavsiye ediyorum. Çünkü çıkış yolu Ebu Zer yolu..

                                                                                      *     *    *

           Ebuzer’in tabiri caizse “kapak” yaptığı ayet şuydu:

           “Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yer, hem de Allah yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları acı bir azabın beklediğini haber ver. O gün biriktirip yığdıkları ateşte kızartılacak ve alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. ‘İşte bu bencilce biriktirip yığdıklarınız; haydi tadın bakalım’ denecek.” (Tövbe; 9/34).

          Bunlar insanları din ile aldatanlardır. Dini yalanlayanlar, dinin direğini yıkanlardır. Çünkü dinin direği doğruluk ve dürüstlüktür. Bunlar kimsesizi (yetim) görmeyerek, yoksulları ve ezilenleri (mesâkin) umursamayarak, gelen yardımları (maun) yerine ulaştırmayarak dine en büyük ihaneti yapmaktadırlar.

          Bunların piri de Ebucehil’dir. Çünkü Ebucehil, Kabe’nin örtüsünü yıkamakla, hacılara su vermekle, Kabe’ye gelip üstelik putlar aracılığı ile “salat” etmekle dindar olduğunu sanıyordu. Halbuki yetimi görmüyor, yoksulu ve ezileni umursamıyordu. Birkaç şekli ritüeli (nüsuk) yerine getirmekle dinin bütün gereğini yaptığını sanıyordu.

           Belki ilk defe duyup da “Kim bu yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız dirilecek olan adam?” veya “Kim bu Ebuzer” diyenler olabilir…

         Kısaca ondan da bahsedelim:

          Hz. Peygamberin saf nübüvvet vicdanı her tür kabile, ganimet ve iktidar dürtülerini değersiz hale getirmişti. O’nun getirdiği “değerler” ilk dönemlerde bir takım gençler ve zayıflar arasında yankı bulmuştu. Bunların en önemlileri Ali, Ebuzer, Ammar, Mikdad gibi gençlerdi. Kökleşmiş Arap/Kureyş kültürü Hz. Peygamber’in başlattığı yenilikçi/devrimci çağrıya karşı direnmiş, ta Mekke’nin fethedilip affedilen “tulekası” oluncaya kadar bu tutumundan vazgeçmemişti. Hz. Peygamber’in sağlında eski konumlarını geri almak için hiç fırsat bulamamışlar, değerler devrimine teslim olmak zorunda kalmışlardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde mülkün (ülke ve devlet) eski sahipleri olmanın getirdiği avantajları kullanarak konumlarını “kısmen” geri aldılar. Bu hususta özellikle Hz. Ömer’i kendilerine “can sıkıcı” bir engel olarak gördüler. Hz. Osman döneminde “mülk” ün tekrar başına geçtiler. Muaviye döneminden itibarense artık “mülk” tekrar onlarındı…

Esmer, iri cüsseli, uzun boylu ve gür saçlı bir kimse olan Ebuzer Müslüman olduktan sonra adeta İslam’ın yürek temizliğinin sembolü haline geldi. O daima “değerlerin adamı” oldu. Devlet mantığını bir türlü kabullenemedi, sürekli devrim mantığıyla hareket etti.

                                                                                *   *    *

                 Yine bunlar olmadan “Camiler ardına kadar açık, ezanlar okunuyor, hacca gidiliyor, oruca karışan mı var, minarelerde mahyalar, buhur kokulu geceler, fatihalar, yasinler…” edebiyatı yapılıyorsa Ebucehil’in Kabe’nin örtüsünü yıkayıp, kapısını temizleyip de yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır, afyondur!

               Çünkü burada gerçek din ve samimi dindarlık yoktur. Riyaizm (gösteriş dindarlığı) vardır.

             Vay onların salâtına! Yani: Hacılara su vermesine, Kabe’yi yıkaması yumasına, namaz kılmasına, oruç tutmasına, dana kesmesine, deri toplamasına, kandil gecesine, buhur kokusuna, Fatihasına, Yasinine, camiler ardına kadar açık demesin Bu, onların kendi elleriyle yaptıklarının dünyadaki karşılığıdır. Ahirette ise cehennem azabından kurtulamayacaklar.

                                                            *    *    *

            Ey Eba Zer..! Allah senden razı olsun. Sana binlerce dua..

            Seni karanlıklar içinde yüzen (dünya zenginlikleri de dahil) İslam aleminin gündemine getiren Sayın R.İhsan Eliaçık’a da selam ve dua..

HAYATIMA DAİR……..3

                      
                               *  1975 ..Ortada Kandıra’lı Cavit Demiröz..  Öğretmen.30 yıl sonra Kandıra’da evvelki yıl görüştük.

               İzmit, 1972-1976

              Sıhhıye Rıza Amca ve Şevket Amca..

              Vakıflar Yurdunda kalıp okulumuza devam ediyordum.. Bir yandan, yeni kitaplar alıyor, okuyordum, diğer yandan ,  PINAR, Yeniden Milli Mücadele dergisine abone olmuştum. Daha sonra “İlim, Kültür ve Sanatta GERÇEK “  dergisine de abone olmuştum.. Bu dergilerin, birisi haftalık, birisi aylık, diğeri 3 aylık dergilerdi. Her çıktıklarında, söz yerindeyse su gibi içerdik. 
                
               Bu dergiler ve Otağ yayınları arasından çıkan yayınlar,   gençliğe merhaba dediğimiz sıkıntılı günlerde bize bir cansuyu gibi geliyordu.. Hocalarımızın ilhamı, büyüklerimizin nasihatleri ile birlikte, bu okumalar bize geleceğimiz adına çok şey katacaktı.. O günlerde, o dergileri bize ulaştıran, yazılarıyla, akıl, gönül ve ruh dünyamızı olumlu yönde dokuyanlara şükran ve minnet borçlu olduğumu ifade etmek isterim.. Hepsinden Allah razı olsun.. Ahirete irtihal edenler için duamızı da eksik etmiyoruz..

               Bu arada  tanıştığımız ve bize kültür zenginliğinin yollarını açan grup da anlaşılacağı üzere Yeniden Milli Mücadele Grubu. Sıkı bir “Kültür Çalışması” yapardık.. Dünyada ve Türkiye’de Gerçek Emperyalizm, İlmi Sağ, İnkılap İlmi, Türkiye’de vatan bölme faaliyetleri, Sion Önderlerinin Protokolleri, Millet Düşmanlarının İhanet Planları, Fener Patrikanesinin programı, Kadroların Vazifeleri, İslam İnancının Temelleri AKAİD, Hz.Peygambern Hayatı vb. Pek çok kitabı 3-5 kişilik gruplar halinde okurduk, yorumlardık. Buna “Kültür Çalışması ” denirdi.. Kültür çalışmaları, sadece kitap okuma değil, aynı zamanda, sosyal, siyasal, politik gelişmemizi de sağlıyordu.. O zamanlar, Mücadeleciler, yurtları, yayınları vs. ile gıpta edilen bir gençlik teşkilatıydı..  Muhterem Edibali ve arkadaşlarına ülke insanı bu açıdan, verilen hizmetler için, gösterilen gayretler için teşekkür borçludur.. Hiç değilse 25 bin dolayında vatan evladını bu OKUL , vatansever, inancına, kültürüne ve tarihine bağlı; bilinçli kadrolar olarak yetiştirmiştir. Bu önemli bir kazanımdır. Ne var ki, sebepleri mutlaka vardır, bu okul işlevini yitirmiştir.. Kendini güncelleyememiştir. Ve 1978-80 lerde donmuştur.

                                                                  *      *          *
           Okulun 300 m. yakınında Sıhhıye Rıza Amcaların evi olduğunu öğrendim. Zira, onlar da yeni gelmişlerdi tayinle.. Rıza Amca’nın eşi Feride Teyze harika bir insandı. Eflani’de Annem’lerin iyi arkadaşı, hatta onlara yolgösterici idi.. Ne de olsa bize göre ilçe  merkezinde  otururlardı. Şimdi İzmit’teydiler..Aynı Vilayetteydik..

          İlle gel, niçin gelmiyorsun derlerdi..  Utangaçtım. Onurluydum. Kimseye yük olmak istemeyen bir yapım vardı. Onun için çok seyrek giderdim. C.tesi Pazar günlerinden birinde bazen gider TV de seyrederdim. Zira TV her evde yoktu o zaman..
       
          Rıza Amca, bir gün eline kalemi almış, “bak hanım…” diyerek Feride Teyze’ye “sen güzel baklava yaparsın, günde 3 sini baklava, pastanelere ev baklavası…” diye tarif ediyor, program yapıyordu. Ev kira. Demekki maaş yetmiyor olmalı ki yeni projeler üretiyordu.. Çocuklar var.. Necmi benimle yaşıt. Nesrin yine akran ve okula gidiyorlar.. Ablaları da vardı.. Geçim kolay değil…

          Bana  Feride Teyze “evladım çamaşırlarını getir yıkayalım, her hafta veya ne zaman canın isterse gel” derdi. Bana anne babalık yaparlardı..  Öyleya 16-17 yaşında garip bir kuş gibiyiz biz oralarda. Yemeksiz göndermezlerdi.. Beni geriden geriye takip ederlerdi. Memlekete vardıklaarında beni anneme meth ederlermiş. “Çok terbiyeli, üstünü başını tertemiz nasıl tutuyor  şaşılacak şey..vs” derlermiş.. Tabi annem de gurur duyarmış.. Bana anlatırdı..

          Kaderin cilvesine bak ki, 20 yıl kadar sonra kader bizi Karabük’te buluşturdu onlarla..Sürücü Kursu açmıştık. Motosiklet ehliyeti almak için müracaat ettiler. Rıza Amca’nın ayağı biraz aksardı. Sepetli motosikletiyle sınavlara girmişti. Sepette de sınav esnasında Feride Teyze oturuyordu.. Eğitim alanında ciddi bir sınav vermişlerdi  Birbirlerini çok seviyorlardı. Dünya iyisi insanlardı onlar yahu..Allah Rahmet eylesin.. Onları dualarımda annemden hiç ayırmam haala.. Ömrüm oldukça duaya devam edeceğim..

        Tütünçiftlik’te oturan köylümüz Şevket abilere de giderdim bazen..  Şevket abi müthiş çalışkan birisidir.. İnek besler, bahçe yapardı Fethiyye Teyzeyle. Demir Çelik Fabrikalarının İzmit iş kolunda çalışıyordu. Geniş bahçeli bir gecekondusu vardı. Beni sağolsunlar çok iyi karşılarlardı. Şevket Abi:”Hanım M.Ali’ye bir mıhlama yap bakalım..!” derdi hemen. Mıhlama deyip geçmeyelim, kıymalı yumurtanın has’ı ve herkes yiyemiyor o zaman..

        Ben orada akşam üzerine kadar oyalanırdım..Şahin, Ramazan, Muzaffer ve diğer çocuklara ders yaptırırdım. Yardımcı olmaya çalışırdım. Allah razı olsun çok desteklerini gördüm.. Bize onların güleryüzü bile en büyük destekti. Kadere bakın ki, Şevket Abi’nin oğlu Muzaffer, şimdi doçent Muğla’da ve kızkardeşimin Bey’i… Yani eniştemiz..
 
         Köye gittiğimde Şevket Abi Ve Fetiyye Teyzeyle görüşüyoruz.. Daha geçen yıl yazında, kapının önünde bahçede sıcacık gözlemelerinden ikram ettmişlerdi.  bostanlarından, birlikte mis gibi doğal çilekler   toplamıştık. Size de minnettarım Şevket abi ve Fetiyye Abla.. Allah ömrünüzü uzun etsin..
      
         Gönül selamımla.. Allah’a emanet olunuz..    20/04/2009

HAYATIMA DAİR…2

İzmit, 1972-1976

 

*İzmit İ.H.L bahçesinde teneffüste Nurettin Uludağ ile.

             İzmit İmam-Hatip Lisesine kaydolmak üzere, Karabük Kayabaşı mahallesindeki 2.5 odalı gecekondumuzda hazırlıklar yapılıyor.. Rahmetli anacığımın yüreği dağlanıyor.. Bunu hissediyorum. Elbiselerimi hazırlarken, gözlerinden yanaklarına süzülen yaşlar haala gözümün önünde.. Ana yüreği. Ah anacığım…

             Ben ise üzüntüyle karışık sevinç duygusu yaşıyorum. Babam sevgisini belli etmeyen, bana göre hep azarlayan, soğuk bir kişilik izlenimi verirdi. Beraber otobüse biniyoruz..İlk uzun yolculuğum.. Ortaokul mezunuyum. İ.H.L.’nin Lise bölümünde 4 yıl okuyacağım. Otobüsle giderken, sürekli gözlem yapıyorum.. Çevreyi seyrediyorum.. Gerede, Bolu, Adapazarı, derken İzmit’e varıyoruz akşam üzeri.. Vakit kaybetmeden Müdürümüz, kıymetli insan, değerli eğitimci M.Sıddık Uslu’ya çıkıyoruz. Bize çok iyi davranıyor. Kayıt, yurt kaydı işleri, prosedürler..Bitiyor.. Ve akşam karanlığı. Babam dönüyor.. O sert, haşin babamım beni kucaklayıp vedalaşırken, sesinin titrediğini, gözlerinden yaşlar boşaldığını görüyorum. Tabi ben de hüzünleniyorum  Evet ben de ağlıyorum…. Vedalaşıp ayrılıyoruz. Filmlerdeki gibi uazaklaştıkça birbirimize hüzünle bakarak…

            Okula yatakhaneme varıyorum. Sırtüstü uzanıyorum.Beni babamın aşırı hırpalaması ve disiplini o kadar  negatif etkilemiş olmalı ki, “özgürüm artık!” diye haykırmak geliyor içimden. Ve yatılı okul hayatım başlıyor. Okuyacağım, memlekete sınıfımı geçerek başarı karnemle gideceğim” diye söz veriyorum kendime. 

           Çünkü kahvecilik yapan babamın yanında çalışırdım çoğu zaman. Müşteriler çok şikayetçiydi. Haşarı, hareketli bir çocuktum.. İki elimde 9 dolu bardak çay taşırdım..Askıyla çay verirken, dolu bardaklı askıyı 180 derece çevirir, merkezkaç kuvvetinin katkılarıyla dökmeden  müşterilere dağıtırdım gittiğim yerlerde.. Müşteriler de benim bu hareketlerimi, yani “çocukluğumu yaşamakta olduğumu” bir türlü hazmedemez, babama   “bunu oğlum var diye güvenme..Bundan adam olmaz” derlerdi. Derlerdi demesine de bu sözler yüreğime bir hançer gibi saplanır çok rahatsız olurdum.. Kendi kendime söz verirdim afacanlık yapmauacağım diye.. Nafile.. Çocukluk..Çocukluğumu yaşamak…

          Bana bu sözleri söyleyenleri başarılarımla mahcup edecektim. Buna kesin kararlıydım.  1. Sınıfı doğrudan geçerek vardım o yıl memlekete.. Çok zorlansam da “ağır abi” olmaya çalışıyorum.. Gerçekten tüm müşteriler şaşırdı.. İnanmakta zorluk çektiler.. Ama ne iltifatlar aldım.. Hepsini pişman etmiştim vallahi..  Yazın bu yapımı koruyarak, yine kahvehanemizde çalıştım..Kahvede oyun oynanıyordu.. Biz İmam-Hatip öğrencisi, babam da yarım hafız.. Babama “oyunu kaldırmasını” teklif ettim. Bir süre sonra artık Aktar Kıraathanesinde oyun yoktu. 

         İkinci yıl paralı yatılı olarak devam edecektim. Muzaffer bir eda ile İzmit’e dönüyordum.. Ancak Annem… Annemin benim için hazırladığı yemekler, giyecekler, “ah yavrum uzaklarda..” diye telaşlanmaları beni her okula gidişimde derin teessürlere garkederdi..  Hissettirmemeye çalışırdı ama ben anlardım tabi.. Ah anacağım …!

         Çare yok okul bitecek. Tekrar İzmit..

         Çok hareketli ve uyanık omalıyım ki..İlan panolarını filan okur, anonsları dikkatle dinlerdim.. İlan panosunda “Vakıflar Yurduna”  Öğrenci alınacağı, fakirliğini belgelemek için gerekli evraklar.. Yazıyordu. Telefon, iletişim yok.. Ancak postaneye gidip bağlatabilirsin. Babama mektup yazdım. Karabük’lü Mustafa Çekinmez ile..Evraklar geldi..Herşeyiyle, yatağı yorganı, çarşafı dahil herşeyiyle ”yepyeni” bir yurdun 100 kişili öğrencileri arasındaydık Mustafa’yla. Yemekler leziz, bol kepçe..Okula yakın.. Böylece başarılarıma, bir de dargelirli babamı, yurt parasından kurtarmayı eklemiştim..

           İlan tahtasına bir gün yine göz gezdiriyorum.. Diyanet İşleri Başkanlığı “burs vercek” deniliyor..Şartlara bakıyorum tutuyor. Müracaat ve ayda 30 lira burs da çıkıyor.. Yurt bedeva ..Harçlık da geldi.. İyi bir arkadaş çevresiyle tanıştım..Buradan Fahri Akbaş’ı da saygıyla anıyorum. Kişilik kazanma devremizde, ilk merdivenleri o koymuştu önümüze…

          Karabük’te babamın arkadaşı Mehmet Hoca vardı. Köprübaşı Camii imamı. Onun kütüphanesini görmüştüm. Mehmet hoca idolüm olmuştu.. Bir de onunki gibi kütüphanem olmalıydı.. Babam harçlık göndermekte zorluk çekiyordu..  “Baba param bitti, para gönder” demek ne haddime.. Çekinir, isteyemezdim. Bazen eşref saatine gelir, 70 lira filan postayla gönderirdi. Göndermezse..Göndermiyor demektir. Burs da bitince günlerce parasız gezmek durumu.. Gençsin..Millet birşeyler alıyor, yiyor içiyor.. Biz de bakıyoruz..

        Derslerim de takdirlik değilim ama iyi.. Yetişmemiz, arkadaş çevremiz güzel..

        Bir dert var parasızlık.. Bunu da çözmem lazımdı..

        Sabahları, kantine Kocaeli taban simidi geliyor..Ama ne simit.. Çıtır çıtı..Mis gibi kokuyor.. Daha kantine vrmadan,” bir bana.. bir bana” millet tüketiyor.. Ben ise bir kenarda yutkunuyorum..Evet evet  bir simit alacak param olmadan dolaşıyordum… Acı ama gerçek…

        Bu kötü durumdayken, beynim birden şarj etti. Orada kenarda üst sınıflardan Kandıra’lı İbrahim abi’nin boya sandığı var.. Boyamıyor..Duruyor orada.. Gittim  “İbrahim Abi, senin boya sandığı boş duruyor. Ben ayakkabı boyayayım mı onunla.. Sana da pay veririm..Boş durmasın” dedim. İspanyol paçalı, berduş kılıklı bu temiz dost “olur len!” dedi.”Git al başla.”  Buna çok sevinmiştim. Boyacılık işi fena olmayacaktı. Baktım birkaç ayakkabı boyayacak boya var. Çalışmaktan utanmadım, gurur meselesi yapmadım.. Başladım hemen oracıkta öğrenci ve öğretmenlerin ayakkabılarını boyamaya.. 2.5 lira kazanmışım o gün..İyi para. Simit 25 kuruş. Bir sonraki gün simitçi simit tavasıyla yine geliyor..O mis gibi susam kokusu okulun heryerini dalga dalga sarıyor.. Ben de daha cesur takip ediyorum simitçiyi artık.. Kantine ilk sıraya giriyorum.. ”Simit öyle yenmez böyle yenir” diyorum, kantinciden iki simit iki çay birden alıyorum.:)) 

          Boyacılığa okulda devam ederken,  Kocaeli Sanayi Fuarına da gidiyorum..Orada da C.tesi-Pazar iş yapıyorum.. Artık, burs, babamın bazen gönderdiği 70′lik artı boyacılık parası..

          Paramla ilk iş, tam gelişme çağı olduğu için, bir güzel tas kebap vb. ile karnımı doyuruyorum.. Tabi her gün de değil. Haftada onbeş günde bir..

         Sıra Mehmet Hoca’nın kütüphanesi gibi bir kütüphane yapmanın başlamasına, kitap alıp okuma alışkanlığı edinmeye geliyor…(Devam edecek) 05/04/2009

                 

HAYATIMA DAİR_1

Hatırlarım da, ilkokula ve ortaokula kayıt günlerimi… İlkokulda ilk öğretmenim  Karabük  Pembeevlerde oturan  saygıdeğer insan rahmetli Mustafa Demir’di. Kasabada prestiji yüksek öğretmeni, dayanışmacı, birlik dirlik içindeki öğretmenleri altı yaşlarımda o zamanlar tanıdım.

Necip Güven rahmetli ikinci sınıftan son sınıfa kadar öğretmenimdi. Giyim kuşam dahil dünyama yeni bir pencere açmıştı. Beş sınıflı köy ilkokulunda (Bostancılar Köyü, okullu göletin okulu) demek ki, öğretmenimiz de sıkılırdı, son saatlerde bana türkü söyletirdi… ”Gurbet yolu…” , ”Gelmişim Meyhaneye…”, ” Kadifeler gibisin…”, ”Fırat kenarında yüzen kayıklar…”, ”Şu uzun gecenin gecesi olsam…” v.b. en çok söyledğim türkülerdi.

Ortaokulda dayım kasket giyerdi.Ben de özenirdim. Ancak Fevzi Çakmak Ortaokuluna 1970′te kayıt yaptıdığım sıralar, kasket giymenin kalktığını bilmiyordum. Babamın özenle diktirdiği ilk kahverengi çizgili takımımı giydim, mavi gömlek, kırmızı şal desene yakın bir kravat, çantam…Ve şapkam… Okula vardım ki, bahçede toplanmış öğrenciler arasında sadece bende şapka var… Tabi mahcubiyet ve şapkayı çantama atışım… İkibuçuk gözlü bir gecekonduda oturuyorduk. Annem çoğu zaman köyde olurdu. Gaz lambasında derse çalışıyordum. O gecekondu bende olumsuz etkiler yapmıştı. Hep bir apartman hayaliyle yaşadım. Apartman modasının yaygın olduğu o yıllar gecekondu küçük evimiz beni skıyordu… Bu sıkıntı 1980′de bir apartman dairesine taşınana kadar sürdü…

Ders çalışmamıza, yardımcı olacak yoktu. Annem babam sadece ”ders çalış, neden çalışmıyorsun…” gibi kendilerince ikaz, bence zulüm olan sözler söylerlerdi. Televizyon çok yeni olduğundan evimizde yoktu… Radyo vardı… Küçük radyoyu uzanarak kulağımda dinlemek hoşuma giderdi.

Ortaokul bando takmı boru bölümünde idim, en iyi çalan olmama rağmen, boyum kısa olduğundan Fuat Keskinci müdürüm ve Ahmet Yılmaz hocam beni en öne, majörün de önüne almışlardı. Bayramlar, elbiseler, provalar apayrı güzellikler ve heyecanlardı bizim için…

Nihayet yatılı okullar…Kocaeli Sanayi Fuarında ayakkabı boyacılığı yaparak para kazanışım… Kazandıklarımla kitaplar alışım… Kitap okuma alışkanlığı kazanmam… Bunlar lise yıllarım… Başarıyı, kişiliğimi yakalamaya çalıştığım, belki de yakaladığım yıllar…

Nihayet Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü… Tükçe bölümünde, yoğun bir çaba…Sahura kadar ders çalışmalar… Ve 1980 yılı ortalarında öğretmenlik…

Neden yazdım bunları… Özgeçmişimin  belki yüzde biri bile sayılmayacak bu kısa hayat noktalarını belirtmeme ne gerek vardı…

Esasen şunu söylemek istedim; Türkiye dünkü Türkiye değil, bu gün öğrencinin, giyinme, yeme-içme ve barınma problemi yoktur.

Anne baba çoğunlukla, çocuklarına derslerinde yardımcı olacak düzeydedir.

Okullarımız kaloriferli, rahat, öğretmenlerimiz için iyi bir çalışma ortamı vardır…

Ancak köklü ve gerçekten milli bir eğitim politikası arayışları süreceğe benzemektedir.

Bugün okullarımızda 15 milyon dolayında pırıl pırıl genç insanımız, aydınlık, güçlü, mutlu. Türkiye için deyim yerindeyse tüm alıcılarını açmışlar… Ver… Ver… Doğruyu, güzeli, en son gelişmeleri, düşünmeyi, en seviyeli tartışmayı, dostluğu, sevgiyi, Atatürk’ü, Yunus’u, Mevlana’yı, Osman Gazi’yi, Fatih’i, Çanakkale’yi, Çaldıran’ı, Malazgirt’i, Itrı’yi, Dede efendi’yi, Akıllıca vermeliyiz bunları. Çağın en yeni gelişmelerini, kendi öz değerlerimiz ile sentezleyip,  Amerika ve Japonya’nın üzerinde bir hedefe yöneliş… İşte eğitimimiz bunu hazırlamalıdır…

Dünyadaki genel gelişmeye paralel olarak, ülkemiz de gelişmiştir.Ancak bu yeterli değildir. ”Çağdaş uygarlık düzeyinin üstü” hedefini gözetmeliyiz.

Bu hedefe varmada, çocuklarımıza, anahtar bilgiler verilmeli, araştırma ve düşünmeye yönlendirmeliyiz. İngilizlerin, Hindistandaki çocuklara logaritma ezberlettikleri gibi, yersiz bilgilerle çocuklarımızın beyinlerini işe yaramaz hale getirmemeliyiz.

Anne-babalar, öğretmenler sıkı bir işbirliği içerisinde çocukları sıkmadan, üzmeden, fakat ” kaliteli insanlar” olarak geleceğe hazırlama çabasında olmalıyız.

Kimbilir bir gün uzayın büyük fatihleri de Anadolu’dan çıkarlar…

Şimdiki kuşak bizlere göre çok şanslı olduğuna göre, bizleri çok çok geçmeliler…

Gönül selamımla..

SULTANGAZİ BELEDİYESİNİN SORUNLARA YAKLAŞIMI..

                   Birkaç gün önce kapımın zili çaldı. Bir anketördü gelen. Sultangazi  belediyesinden geldiğini, “C.tesi pazarının kaldırılması konusunda”  görüşümüzün ne olduğunu soruyordu. Başka sorular da vardı tabi. Ama ana soru buydu. Kaldırılmaması yönünde görüş bildirdik.

                    Bugün (C.tesi) Cumartesi pazarının girişinde ve Y.Emre son durak meydanında ”Oyunuza başvurduk, %63 kalkmasın, %37 kalksın. Pazaryeri devam ediyor.” diye pankartlar gördük.

                    Sultangazi Belediyesi, Cumartesi pazarının kalkması yönünde bir çalışma başlatmış anlaşılan. Ama halkın görüşü nedir? Diye sorma lüzumunu hissetmiş yetkililer. Halkın görüşü de %63 olunca “devam” kararı verilmiş. Şahsen,  evimize yakın olması dolayısıyle, biz de  buna çok sevindik.

                    Burada üzerinde çok düşünülmesi gereken ciddi bir olay var:

                    Sultangazi Belediye yetkilileri, Sayın Başkan başta olmak üzere, demokrat, katılımcılığı ön planda tutan; tepeden bakmayan, halkına, onun iradesine önem ve değer veren; yapıcı, kendilerini hizmet için seçenlere müşfik, sevgi dolu bir belediye anlayışı ortaya koymuştur.

                    Bunu,  Belediyecilik tarihinde çok az duyar görürsünüz.

                    Katılımı dikkate alan, demokrat ve çağdaş bir anlayıştır bu. İlgilileri, Sayın başkan Cahit Altunay başta olmak üzere yürekten kutlamak gerekir.  İşte bu..!

                    Halkına sıcak bir selamla güleryüzle hitabetmek. Ona şefkatle dokunmak, hizmetle gönül köprüsü kurmak dedikleri bu olsa gerek..

                    Sayın Başkan ve yetkililerin, kuruluştan bu yana, yasaklama ve zorluklarla – zorlamalarla değil, HİZMETLERLE varlıklarını ispat çabasında oldukları görülüyor. Hizmetlerde de “ben yaptım oldu” veya “kanun bu, yönetmelik şu” gibi halka sıkıntı veren bir yaklaşımı benimsemedikleri izlenimi alınıyor.

                  Özellikle Sultangazi halkı, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, temizyürekli, imkansızlıklardan imkan çıkaran, ekmeğinin peşinde bir halktır. Değişik kesimler olabilir, zaman zaman gürültü patırtı da olabilir. Bunlar yerleşik halkın işi değil, provakasyondur. Bu biliniyor. Esas 500 bin nüfuslu Sultangazi, mazbut, makul, mutedil insanlardan oluşmaktadır.

                  Bu insanlar, başlarındaki etkili ve yetkililerden, ilgi, şefkat ve hizmet bekliyorlar. İnanın,  buna çok ihtiyaçları var. Tek parti döneminin, insanını horlayan, çatık kaşlı bürokratlarını, yetkililerini karşılarında görmekten nefret ediyorlar. Onlar önce kendilerine değer verilmesini, şefkat gösterilmesini istiyorlar.

                 Bir Rahmetli Gaffar Okkan, bir Rahmetli Turgut Özal,  halka doğru şefkat ve sevgi adımlarıyla yürüdükleri için tarihe malolmuşlardır. Tevazu,   tüm debdebe ve dalkavuklara rağmen halka ait hasletleri kaybetmeme değeri biçilmez bir mertebedir. Temizyüreklilik, doğallık ve hürriyet yetkili kişilerin en büyük zinetidir.

                Hürriyet..Kişi doğal, rahat, kendiyle barışık olması için HÜR olması gerekir. Hürriyet ise içbarışıklığı ile mümkündür. Kendiyle barışamayanlar kim olursa olsun, hürriyetin tadına asla varamazlar. Daima, gergin ve ürkek dururlar. Bu hususlar devletadamlığının olmazsa olmazıdır.

            Sultangazi Belediyesinin yaptığı da işte bu çerçevede gelişmekte.

            Çağdaş, demokrat ve katılımcı bir yaklaşım..

            Sayın Başkan, insanına böyle değer verir, onların nabzını tutarak hareket etmeye devam ederse..  Gözle görülür hizmetlerle bunları tahkim ederse, Sultangazi’nin İstabul’un gözbebeği olmaması için hiç bir sebep yoktur.

             Katılıma, açılıma, demokrasiye, halka değer veren;  hizmetler için gece gündüz canhıraş bir gayretle çırpındıklarına şahit olduğumuz Sultangazi Belediye Başkanı Sayın Altunay’ı ve tüm belediyecileri kutlamak bir görevdir.

           Bizim insanımız alicenaptır, vefalıdır. Bunların hepsinin çetelesini tutar. Olumsuzlukları da öyle..

           En iyi dileklerle..

          Daima “huzurda” olmak ümidiyle..

ÇOCUKLARIMIZ, GENÇLERİMİZ VE İNTERNETCAFE’LER..

         Bir internetkafe’ye gidin, çok değil, onbeş yirmi dakika çaktırmadan gözlem yapın.

         Bu milletin sorumlu bir ferdi olarak, ibret nazarıyla gözlemleyin..

         Bilgisayarım arızalandı, İnternet’e gittim, bir masaya oturdum araştırmamı yaptım, bu arada işte bu yazıyı yazıyorum. Gördüğüm, dinlediğim manzara üzerine.. Anlaşılan buradan çok yorgun ayrılacağım.

        *** Çocuklar ve gençlerin oynadıkları oyunlar, tek kelimeyle insanlık dışı.. Vurmak, kesmek, kelle uçurmak, biçmek, öldürmek ve öldürmenin, cinayetin, caniliğin her çeşidi.. Bu çocuklara okul birşey verse bile, bu mekanlar geri alır. Buralarda yetişenler “adam” değil, “kırk harami” olur..

       *** Kendi aralarındaki ilişkiler, tam bir facia.. Edep, hayâ, ahlâk?.. Hak getire.  52 yaşımdayım, hiç duymadığım küfürleri bu çocuklardan duyuyorum.

     *** Eğitimin en önemli bölümü çocukların içinde bulundukları sosyal çevrede, arkadaş gruplarında oluşur. Eğer çevre, her türlü küfürün, hakaretin, nefretin mekanı internetler olursa; arkadaş grubu, en ufak ahlaki terbiyevi endişe taşımayan, suratları bile çirkinleşmiş bu cani ruhlu küfürbazlar olursa.. Yetişen nesil herhalde benim kadar değerli okuyucularımı da panik ve endişeye sevkeder.

    *** Bu internet cafelerdeki çocuklar, aynı zamanda o kadar pervasızca ve bağırarak konuşuyorlar ki.. Bu gürültünün kendi ruh sağlıuklarını harap ettiğinin farkında bile değiller.

    *** Bir baba çıkageldi biraz önce. Oğlunun internet sevdasından müşteki. Çocuğu, masa aralarında biraz kovaladıktan sonra, tuttu hınçla tokatladı.. Küfürler savurtarak, tekme tokat dışarı atılan çocuk, kaçmakta buldu çareyi. Bu tür olaylar da ayrı bir facia.. Küfür ve tokat.. Hatayı hata ile düzeltme.. Ciddi bir rehberliğe ve eğitime, şefkate ihtiyacı olan çocuğun makas değiştirmesi an meselesidir böyle durumlarda.. O zaman da kazanıyorum derken, kaybetmektir bu olay..

 

    *** Hasılı, İnternet kafe’ler, çocuklarımızın ruhunu öldürüyor veya sakatlıyor..

   *** Bu hasta veya ölü ruhla yetişen nesil, kendini, ana babasını kurtarıp mutlu edecek; Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne” çıkaracak öyle mi? Kendimizi kandırmayalım.. Durum ciddi ve vahim.. Okulların eğitimdeki payı gittikçe azalıyor, yerini, negatif eğitim argümanları, yani internet ve dizili mizili TV yayınları alıyor.

    *** Bu negatif eğitim araçlarını (Bilgisayar-TV-Basın) pozitif eğitim veren, bu ülke çocuklarını bozan değil, “insan gibi” yetişmesine katkıda bulunan araçlar haline getirmek, geleceği kurtarmakla eşdeğerdir.  Bu hususta yasal düzenleme şarttır..

    *** Geleceğimiz, çocuklarımız, evlatlarımız gidiyor.. Bu yangından bu gelecek nesli kurtarmak, Hükümet başta olmak üzere herkesin görevidir.. Ana- baba- hoca-esnaf-öğretmen-komşu-belediye-emiyet.. Herekese görev ve sorumluluk düşmektedir. Bu açlıktan sonra en büyük tehlikedir.

   *** Gazetelere televizyonlara yansıyan haberleri izleyip okurken yüzümüz kızarmakla kalmıyor, kahroluyoruz sorumlu bir vatandaş olarak.. Kadın ikiz doğum yapıyor, çocuğun biri başkasından.. Servisçiler içerisinde, sapıklar bile var ve öğrenci taşıyorlar.. Öğrenci de çoğunlukla, yukarıda belirttiğimiz internetçi.. Tehlikeyi bir an düşünmek ürpertici.. Çocuk kayıpları bir başka yara.. Genç kızların evden kaçışları, bir telefeon için adam öldüren tinerci belki internetçi gençler.. Vatandaşın cüz’i miktar parasını alıp, hiç olmazsa salıvermek yerine öldüren, öldürmekten belki zevk duyan bir nesil..

   *** Uyanalım, aklımızı, gözümüzü, ferasetimizi, yetkilerimizi kullanalım..  Herkes görev başına.. Üzerimize düşeni yapalım.. Ben şu anda, bu agresif çocukları dikkatlice bazen sözle, bazen bir bakışla ikaz etmeye çalışıyorum.. Yetkili ve vicdan sahibi birisi  tesadüfen okur diye de bu konuda yazı yazıyor ve uyarıyorum.. Ben şu anda hiç değilse bu konuda az da olsa bir görev yaptığımı sanıyorum.

      

       ***

             VAKİT GEÇ OLMADAN, GENÇLERİMİZ VE ÇOCUKLARIMIZLA İLGİLİ PROJELER ÜRETMEK GEREKMEKTEDİR. iKTİDAR VE MUHALEFET DALAŞMAK YERİNE GELECEĞİMİZİ DE DÜŞÜNMEK ZORUNDADIRLAR.

            En iyi dileklerle..

           Daima “huzurda” olmak temennisiyle…

CUMA DÜŞÜNCELERİ_ AVARE GÖNÜL..

 

 

                Dinle ey nefsim..!

                Dinle ey avare gönül..!

              Göğüs kafesinin biraz solunda gece gündüz; uykuda uyanıklıkta; seferde hazarda; sevinçte tasada.. Bir çağlayan misali akıp duran, hep canlı ve çalışan.. Canevimiz.. Can merkezimiz..Kan merkezimiz.. Bu yumruğun kadar et parçasının marifetlerini anlama çabasının neresindesin?

              Bu çırpınıp duran, her çırpınışında Al-Lah diyen bu can merkezini, sahiden dinleme ayıklığını gösterebildin mi?

                                                               Allahumme salli alâ Muhammed..!

               Düşünce manyetiği ve yüksek ruh enerjisi ile, can merkezin nasıl irtibatlı, nasıl huzura katlı.. Dinle bir kendini..  Kulak ver KALP denen bu mucizeye.. Nasıl çarpıyor..Nasıl çırpınıyor…? Kim için canhıraş bir gayretle çırpınıyor?..

     

                “Kendini bilen Rabbini bilir.” Diyen Hz. Ali(R.A), alemlerin yaratıcısı, sınırsız güç, Yüce Mevla’ya giden yolda, “ kendinden başla”  derken ne muazzam bir tespitte bulunuyor.

                                                                Estağfirullah..El Azim..El Keriim…

                  Günümüz dünyasının ve Türkiye’sinin muhtaç olduğu “huzur” “dinginlik” ve “doymuşluk ” İslamın batıni açıdan yorumlanmasıyla mümkün olsa gerek.. Bilinir ki insanoğlunun iç alemi, dış alemden daha derin, daha büyük, daha renkli…

                 Dünya cilveleri, dertleri, kederler; saltanat ve kâşâneleri kişiyi bunaltacak kadar önemli ve büyük hale gelmişse, bunalımların kucağından ancak AŞK ‘LA sıyrılmak mümkün olabilir. Bu hâl renksiz, vasat, küçük dış alemden iç aleme yönelme başarısı,  daralan yolların açılması, kasvetli gönüllerin aydınlanması demektir…

                                                              Dinle neyden kim hikayet etmede,

                                                             Ayrılıklardan şikayet etmede.. (Hz. Mevlânâ)

                     Canı ayrılık zilletinden kurtarıp Canan’a ulaştırmak gayreti içinde olmadıkça, hayat denen kısacık zaman dilimi, upuzun bır ızdıraba dönüşür.. 

                     Evet dünya insanlığının ve insanımızın pek çok gailelerle meşgul olduğu; ciddi ve derin problemlerle boğuştuğu bu zamanda en önemli mutluluk anahtarı TASAVVUF TERBİYESİ’dir. Bu satırların yazarının, bu konuda söz  beyanının haddine olmadığının bilincinde olarak, cahilce de olsa bu hususu belirtme gereği duyulmuştur. Bu da O’ndan.. Herşey O’ndan, O’nunla ve O’na göre ise bu da O’ndan.. Belki yazarın emekleme, ilgilenme çağları.. Kim bilir?

                   İstanbul malum, iki koldan fethedilmiştir. Akşemseddin Hazretleri çadırında öteler ötesinde, batın cephesinde gözyaşlarını sel ederken; beri tarafta Fatih Mehmet Han, atını denize sürmekte, balistik hesaplarını bizzat kendisinin yapıp döktürdüğü toplarla Bizans surlarını dövmektedir.

                   Şu halde gelişme ve kalkınma için, ilerlemek ve güçlü olmak için, FATİH  de lazımdır, ALŞEMSDDİN de…

                   Akşemsettin Hazretleri, olayın AŞK boyutundadır. Fatih ise olayın icra boyutundadır. Biri diğerini tamalamaktadır. Fatih’i,  hocası Akşemsettin ve devrin büyük Velisi Şeyh VEFA Hazretleri kendi boyutunda bırakmış, “boyut değiştirmesine” müsade etmemişlerdir. Zira hayat iki boyut üzerinden ilerlemek zorundadır.

                   Tasavvufu, uyuşturan, Hin tve Yunan felsefesi esintilerinin İslama bulaşması olarak yorumlayanlar;  Selçuklu ve Osmanlı’nın çöküş sürecini hızlandıran önemli amil olarak görenler ikinci boyutun ham ve hantal beyinleridir. Dahası birinci boyutu  (AŞK) hayal bile edemeyenlerdir.

                   Tasavvufun mertebeleri, kuralları, nefis terbiyesi.. Mürşid, Şeyh.. Mürid.. Kendi başına bir mektep ve eğitim metodolojisi ortaya koyar.. Herkesin birinci boyutta veya ikinci boyutta seyretmesi sonuca varmayı mümkün kılmaz. İki boyutlu ilerleme zorunluluğu var. Tıpkı büyük Fetih’te olduğu gibi.

                    Ancak, insanın yaratılışı, ilahi cilve olarak, iki boyuta da meyillidir. Fert kendinde hangi boyut ağır basıyorsa bunu bilmeli ve o yönde ilerlemelidir. AŞK boyutu ağır basanlar aşk’a, İcra boyutu ağır basanlar İcra’ya yönelmelidir. Her iki yönden de yürürken, hareket zemini elbette Rızay-i Bâri’dir.

                   Herkes Fatih.. Herkes Akşamseddin olmaya kalkarsa..  Yani, toplum sadece Fatih’lerden veya Akşemseddin’lerden oluşacak olsa..Tek yanlı bir durum dengesiz olacağından zorluklar  çıkar.. Oysa İslam’ın, Hz.Peygamber(s.a.v)’in tavsiyeleri ”DENGE, itidal, ortayol ” üzeredir. Tasavvufu ifrat vb. gibi değerlendirmeler yarine, denge olarak ele almak daha isabetli olsa gerektir.

 

 

                    Burada Büyüklerin sözleriyle yazımızı sonlandıralım…

                   “İlmi ile amel etmeyen alim, başkalarını giydirdiği halde kendisi çıplak olan iğne gibidir..”  Gazâli

                   ”Büyük bir adam olmak, “iyi bir adam olmaktan” kolaydır..”  Abdulkadir Geylâni

                  “Maddi hayata meyledenler için hayat,deniz suyu içmeye benzer;  içtikçe susarlar, susadıkça içerler…”Muhiddin Arâbi

                  “Hiçbir mal sizin değil, neyi bölüşemiyorsunuz?   Hiçbir can sizin değil, niye dövüşüyorsunuz?” Mevlana Celaleddin Rumi

                  ”Bizim yolumuz irfan yoludur. İlimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır..”Hacı Bektaş Veli.

                 “Ölmek felaket değildir, öldükten sonra başa gelecekleri bilmemek felakettir..” İmam Rabbani

                “Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyattan kördür..”  Bediüzzaman

                                                       La İlahe İllallah Muhammedün Resûlullah

                 Ey ham ve avare  gönül.. Boyundan büyük laflar edersin..

                 Nice ola senin halin bunca hata, kusur ve isyan ile..?

                 Kim tuta senin elinden, çetin hesap günü?

                 Ey yalnızların yaranı, kimsesizlerin kimsesizi, asilerin lütufkarı, günahkarların affedicisi, alemlerin sahibi-yaratıcısı, sonsuzlar sonsuzu, evveller evveli, güzeller güzeli… Rahman ve Rahim sıfatına titryerek sığanıyorum.

               Riya ve günah kırıntılarını görmeyiver..Affediver.. Sen affediçisin, affı seversin..Bizleri de affeyle ya Raab.! Cümle ümmeti ve insanlığı Aasaan eyle Ya Raab!

               Daima huzurda olmak dileğiyle hoşçakalın efendim.

PTT’DE İŞLER DAHA İYİ GİTMELİ..

*Ptt Genel  Müdürü Osman Tural

           PTT,  Türkiye’nin en köklü kuruluşlarından biri. Harp veya  sulh zamanında çok önemli ve özverili görevler üstlenmiş, medar-ı iftiharımız bir kuruluşumuz.. Tamı tamına 170 yıl olmuş kurulalı.. Dile kolay..

          Bu köklü kuruluşun başında da genç, vizyoner, samimi ve aktif bir genel müdür var. Osman Tural. Nereden tanıyorum Osman Bey’i? İki defa televizyonda izledim.. Bir gayret ve samimiyet elektriği aldım. Üstelik böyle köklü kuruluşların yönetimi de oldukça zor olsa gerektir. Çünkü yüz yılı aşkın bir birikim ve kurum kültürü oluşmuş. Alışılmış bir gelenek var.. Şarkılara, türkülere konu olan postacı, dağıtıcı, veznedar, memur, şef, müdür..İlh.. Bir kurulu düzen var…

 

                                                                                 

          Telefon telekom’a devredildi. Böylece telefon kısmını da üzerinden tabir yerindeyse atmış oldu PTT..

         PT. Diğer “T” nostaljik olarak kaldı.. İşte bu aşamada, PTT ile ilgili karamsar tablolar çizilmeye başlanmıştı.. Telefon da olmyınca PTT nasıl ayakta duracak gibi konuşmalar duyulmaya başlanmıştı..

        İşte burada PTT’nin genç ve dinamik müdürü Sayın Osman Tural işe kolları sığadı..

       Önce tabelalar ve amblem yenilendi. Şık güzel bir olaydı bu.. Ardından, KARGO olayı.. Makul fiyatla vatandaşa hizmet verilmeye başlandı.. Piyangodan tutun da PTT BANK’a kadar bir dizi yeni iş ve işlemler devreye sokuldu.. Bir PTT şubesi yanından geçerken, vatandaşın gözüne bir başka şirinlikte görünmeye başaldı bu kurum.

        Alışkanlıkları bozmak, bir kurumu, kuruluşu, toplumu DEĞİŞİME ikna etmenin zorluğunu cümle sosyologlar ve psikologlar anlatırlar.. Dolayısıyle, 170 yıllık bir kuruluşu “Yeniden, çağın gereklerine, vatandaşların ihtiyaçlarına göre reorganize etmek” ciddi bir iş ve görev olsa gerektir..

       Burada bir iki anekdotla Sayın genel müdür başta olmak üzere, tüm PTT yöneticilerini uyarmadan edemeyeceğim:

      PTT Kargo sistemi ile  yakınlarda 3-5 kez işim oldu. Sistem güzel. Bilgisayardan kargonuzun nerede olduğunu, haber kağıdı bırakılıp bırakılmadığını, teslim edilip edilmediğini takip etmek mümkün.. Bu sistem kurulmuş.. Çağa ayak uydurulmuş.. Gurur duyduk. Lakin, büyük postanalerde kargo ve diğer hizmetler önemli ölçüde sistemli yürütülmeye çalışılıyorç Ama diğer ara postanelerde, mesela kargo konusunda hatalar oluyor..

       Bütün bu samimi düşüncelerimi muhafaza ederek, PTT’yi dönüştürme ve çağdaş bir kurum haline getirmek için gerekenleri bir vatandaş katkısı olarak, belirtmek istedim:

      1-PTT çalışanları diyorlar ki, elemanların çoğu işten anlamıyorlar. Kimi tarımcı kimi ziraatçı hasabı…

      2-Yine bir görevli diyor ki,” Abi PTT demek, eski ve 15 kişilik bir arabaya,40 kişi yükleyip yol almaya çalışmaktır.”

      3-Ara PTT de kargo alır diye gidiyoruz, “Valla barkotumuz çalışmıyor abey.!” diyor. Yetkililerinizle çözsenize diyoruz. “Söyleyip duruyoruz ama..?!” diye sitemkar konuşmalar yapıyorlar. Diğerine gidiyoruz. O da bilgisayar barkot vermiyor diyor.

      4-Bir küçük veya büyük postaneye girdiğinizde, numaratör vb. yenilikler getilmeye çalışılmış. Lakin personel çok gerilerde kalmış.. Gelen vatandaşla ve kendi aralarındaki “diyalog” ve “davranışlarda” bir kültür, görmek çok zor. Bu konuda “yeni Dünya ve yeni Türkiye’nin çok gerisinde kalındığını görmek mümkün.

    5- Oysa PTT’nin imkan ve kabiliyetleri itibariyle kendini güncellemesi, modern bir yapılanmaya kavuşması bu kadar uzun sürmemeliydi.

    6- Vatandaş, PTT’yi bir banka dizaynı, güveni ve yapısallaşması içerisinde görmek istiyor.

   7-Öncelikle, tüm şubeler, yoğunluk durumuna göre istihdam edilmelidir. Personel, bıkkınlık, yorgunluk vb. hal ve davranışlardan derhal alıkonulmalı, işin ciddiyeti anlatılmalıdır.

   8- Çok ciddi bir “HİZMETİÇİ EĞİTİM” sürecine girilmeli, tüm şubeler fiziki yapı itibariyle, bankalar örnek alınarak yeniden rehabilite edilmelidir.

    9-Kesinlikle  yeni çağdaş bir  PTT kültürü oluşturulmalı, bu kültür her personele nüfuz etmelidir. Nezaket, kibarlık;  düzgün Türkçe, çabuk ve severek iş yapma, becerme, başarma, iyi sonuçla mesaiyi tamamlama..vb  davranışları, eğitim vererek, gerekirse prim vererek, moral vererek mutlaka kazandırmak gerekli.. 

   10-Yönetim organizasyonu da çağdaşları dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli,,

   11-Hülasa PTT,  Yahya Kemal’in dediği gibi “Ne harabiyim, ne harabatiyim; kökü mazide bir atiyim.” diyerek, yepyeni bir HEYECEN ve DÖNÜŞÜM rüzgarını yakalamalıdır. Hantallık ve ataletten personel ve kurumun bir an önce kurtulması için, mevcut atılım ve çabalar yetersiz kalmaktadır. Daha hızlı, daha organize, daha sevecen, daha sorunsuz sakin ve herkesin memnun kaldığı bir PTT. Bu mümkündür..

            Denilebilir ki, hariçten gazel okumak veya bekara karı boşamak…Filan..

            Hayır. Biz halkın içinden sesleniyoruz. Samimiyiz. Adalet üzereyiz. PTT’yi ve Gn. Müdürü başta olmak üzere  personeli seviyor sayıyoruz..

            Bu halisane düşünceyle, bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duyduk… Umarız yaralayıcı bir kelam olmamıştır.

            Daima “huzurda” olmak dileğiyle..

 

AÇLIKLA BOĞUŞAN BİR ÜLKEDE DİN SÖYLEMLERİ-İhsan Eliaçık (İktibas)

AÇLIKLA BOĞUŞAN BİR ÜLKEDE DİN SÖYLEMLERİ (YENİ)

              Ocak 5, 2010 Editör Yorum yapın Yorumlara git (Not: Aşağıdaki yazı bundan 8 yıl önce 2002 seçimlerinden hemen sonra yazıldı. 2003 yılında çıkan “İhya’dan İnşa’ya” kitabıma da aynı başlıkla koydum. Son zamanlarda inşa etmeye çalıştığımız söylemin temel gerekçelerini gayet açık ortaya koyuyor. Mesele gelip geçici iktidarlarla ilgili değil; iş derinlerde ve temel “din algısının” dönüşümü ile ilgili. Gördüğüm lüzum üzerine yeniden yayınlıyorum…) ***

            “Son yapılan araştırmalarda Türk toplumunun davranışlarını belirleyen temel unsurun “iş ve aş” kaygısı olduğu belirtiliyor. Hatta öyle ki toplumumuz yoğun ekonomik kriz nedeniyle iş ve aş kaygısından başka bir şey düşünemez hale gelmiştir. Toplum tarafından devlet, ekonomik ve sosyal olarak en önemli sığınak olarak görülmekte ve toplumda oldukça güçlü bir “sosyal devlet” talebi bulunmaktadır. Toplumun bilinçaltındaki devleti “baba” olarak gören muhayyile hala çok güçlüdür. Öyle görünüyor ki Orhun Abideleri’nde geçen “Açları doyurdum, yoksulu giydirdim, dağılmış milleti topladım, Yüce Tanrı babam İlteriş Kağan’ı ve annem Bilge Hatun’u gökteki yanına çekmiş ve Türk milletinin başına kağan olarak dikmiş…” ibareleri toplumumuzun bilinçaltındaki “devlet baba” imajında hala yaşamaktadır. Toplumun devletten beklentileri bin küsur yıl önce dikilen Orhun Abideleri’ndeki ile neredeyse aynısıdır. Seçimlere ilk defa giren bir partinin, seçim meydanlarında pilavlı nohut ve poşet içinde ekmek dağıtarak, okul kitaplarının bedava dağıtacağını vadederek oylarını artırması, bu bilinçaltına hitap etmenin sonuç getirdiğini göstermektedir. Keza seçimlerde sürekli olarak “doyurma, giydirme” gibi bol keseden umut dağıtan partilerin sürpriz yapması üzerinde iyi düşünülmelidir. Halkın düşürüldüğü bu bitap durumdan oy devşirenlerin umut tacirliği yapıp yapmadıkları ise ayrı bir tartışma konusudur.

            Açık olan şu ki Türk halkı kuru ekmeğe muhtaç edilmiş, iş ve aş vaadi dışında hiçbir taleple ilgilenemez hale getirilmiştir. *** Bu noktada “açlık ve din” ilişkisi önemli bir sorun haline gelmektedir. Hz. Ali’nin bir sözü oldukça anlamlıdır; “Aç adamın dini olmaz!” Yine İmam-ı Gazali’nin “Din ile dünya ikiz kardeş gibidir. Din bozulunca dünya, dünya buzulunca din bozulur!” sözü üzerinde iyi düşünülmelidir. Öyle görünüyor ki din (İslam) muhataplarını vasat düzeyde geçim imkanlarına sahip varlıklar olarak görmekte, bu ön kabul doğrultusunda insanları ahlaklı ve dürüst olmaya çağırmaktadır. Maddi alt yapısı çökmüş, açlıkla boğuşan bir insanda “din” nasıl tutacaktır? Türk insanı devleti baba olarak gördüğü için, her ne yapsa içine atmaktadır. Bu durumu iç kanama geçiren bir hastanın durumuna benzetebiliriz. Halkımız iç kanama geçirmekte, tepkisi dışarıdan belli olmamaktadır. Örneğin Arjantin’deki gibi sokaklara dökülmemekte, kanını içine akıtmaktadır. Bu ise tıbben çok tehlikeli bir durum olup, hastanın aniden ölmesine sebep olabilmektedir. Günlük gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alan “Kızını sattı, gelinini pazarlarken yakalandı” vb. türünden haberler iç kanamanın hangi boyutlara geldiğini gösterir çarpıcı örneklerdir. Bu durumda “iş ve aş” arayışı “inanma” arayışının önüne geçmiş. görünmektedir

         İnsanlara “ahlaklı olun, dürüst olun” dendiğinde “Açız aç, iş, aş istiyoruz” cevabı alınmaktadır. Bunun anlamı şudur; “Ben açım! Aç ayı oynar mı?” *** Marksist literatürde sıklıkla kullanılan “Din milletlerin afyonudur” sözü üzerinde durmakta yarar vardır. Aç ve bitap bırakılmış insanlara bazı hocaların çıkıp “Sabredin, Allah sizi fakirlikle imtihan ediyor” telkininde bulunmaları ne derece doğrudur? Bu durumda din yürürlükteki durumu onaylayıcı ve meşrulaştırıcı bir konuma getirilmiş olmuyor mu? Böylesi bir din gerçekten afyon misyonu mu üstleniyor acaba? Halbuki dinin (İslam’ın) adalet talebi esas itibariyle bu çarpık durumun hesabının sorulması anlamına geliyor. Bugün dünyadaki altı milyar insanın bir milyarı aşırı şişmanlık (ebozite) hastalığından patlayacak durumdayken, buna karşılık bir milyar insan da bir deri bir kemik açlık sınırında yaşıyor. Her ikisinin de birer milyar olması acaba tesadüf müdür? Açıkca görülüyor ki birinin “azı” diğerinin “fazlası” haline gelmiştir. Üç tane Amerikalı’nın geliri 48 ülkenin milli gelirinden daha fazladır. Böylesi bir tabloda “din söylemlerini” yeniden gözden geçirmek gerekmektedir. *** Garip bir şekilde her tür adaletsizliğe isyanla başlayan dinlerin, daha sonraları isyanları bastırmanın aracı olarak kullanıldıklarını görüyoruz. Bu çerçevede açlıkla boğuşan bir ülkede ve dünyada din söylemi “kaderci” bir temel üzerine oturtulamaz. Tam tersi ilk çıktığında olduğu gibi açlığa, adaletsizliğe ve buna neden olanlara “gür bir isyan” şeklinde tezahür etmelidir. Din söylemleri aç insanları namaz kılmaya, oruç tutmaya çağırma yerine, daha çok maddi bölüşümdeki adaletsizliklere dikkat çeken, açlığın nedenlerini sorgulayan, buna kimin sebep olduğunu araştıran ve hortumcuların yakasına yapışan bir söyleme kaydırılmalıdır. Hz. Peygamber’in çağrısında o günkü Arap toplumunu ilgilendirmeyen, yaşadığı çağa, coğrafyaya ve mekana yabancı hiçbir tema göremeyiz. Hz. Ali’nin dediği gibi aç adamın dini olmaz. “Açlık dinin işi değildir, bu sol bir söyleme kaymak olur” endişesi tümüyle yersizdir. Bu noktada endişesi olanlara Hz. Peygamber’in “Hulfu’l-Fudul” yıllarında neler yaptığını, soyguncuların yakasına nasıl yapıştığını araştırmalarını tavsiye ederim. Din, sadece “üst yapı” kurumlarıyla ilgilenen bir olgu değildir. Bilakis hayatın içinde, insanoğlunun her türlü acısında hemen yanıbaşındadır. Doğumunda, ölümünde, açlığında, susuzluğunda, düğününde, sevincinde daima insanoğlunun yanındadır.

             İslam’ın büyük düşünürlerinden İbni Kayyım el-Cevziyye İ’lamu’l-Muvakkiîn adlı eserinde İslam’ın adalet felsefesini çok güzel özetlemektedir; “Allah’ın bir ismi de ‘el-adl’ (adalet) tir. Yerler ve gökler adaletle ayakta durur. Allah adaletin gerçekleşmesini tek bir şekle ve tek bir yola hasretmemiştir. Her ne şey adaleti sağlıyorsa o şeriattandır. Allah’ın rızası da ve muradı da oradadır…” Hz. Ömer’in dediği gibi “Adalet mülkün (devletin) temelidir”. Devlet, karın doyurmak, üst baş giydirmek için değil; bu işler yapılırken ortaya çıkan haksızlıkları gidermek, korkuyu önlemek ve güvenliği sağlamak için vardır. Böylece “adalet” sağlanmış olacaktır. Bu sebeple özgürlüğü kısıtlayan tek şey adalettir. Açlıkla boğuşan bir ülkede din söylemleri “adalet” temelinde yükselmek durumundadır. Ezanın Türkçe okunması, ana dilde ibadet, Kur’an’ın şifresi, kehanetleri vb. söylemler, aslında dini hayatın dışına itmektedir. İnsanlar, kendi yaşamsal sorunlarıyla ilgilenmeyen bir din söylemine muhatap olmaktadırlar. Sanki dinin işi somut ve reel sorunlardan ziyade mitoloji, kehanet, cifr, üfürükçülük gibi işlerle uğraşmaktır. Gerçi varlığını bunlara borçlu olan dinler olmuştur tarihte, ama İslam bunları sürdürmek değil; insanları bunlardan kurtarmak için gelmiştir. Dini toplumun somut sorunlarından koparanlara göre sanki Allah yeryüzünün sahici sorunlarına bigâne kalan bir tanrıdır. Fakirlerin değil zenginlerin Allah’ıdır. İnsanlar açlıktan ölürken o ihtirasla sürekli kendisine ibadet edilmesini istemektedir. Bu, Kur’an’ın “Allah”ı değil; olsa olsa Yunan’ın “Zeus’u” olabilir. Çünkü Kur’an’ın Allah’ı Rahman ve Rahimdir. Gerektiğinde “Bu kızı hangi suçtan dolayı öldürdünüz?” diye sorar, sivri sineği örnek vermekten bile çekinmez. Bu dinin peygamberi “Ben fakirliğimle övünürüm” derken, “Ben her türlü imkan elimdeyken yemiyorum ve yedirmiyorum. Devletin başında olmam beni zengin etmiyor. İşte bununla övünmekteyim…” demek istiyordu. Şu halde doğrudan hayatın içinden ilham alan, yaşamın dinamik temposunu yakalayan bir din söylemi yakalanmalıdır. Çünkü Kur’an yaşayan realitenin sorularına cevap olarak gelmiştir. Cevap daima sorudan sonra gelir. Önce hayatın ve insanın yaşamsal soruları ortaya çıkar, insanlar sorular arasında gidip gelmeye başlayınca Kur’an bunlardan doğru olanı teyid için gelir. İnsanların küllenmiş vicdanını harekete geçmeye, onları batıl bağımlılıklardan kurtarmaya, oluş ve akışa tepki vermeye çağırır. Yol göstericiliğin asıl anlamı da bu olmalıdır…” (İ. Eliaçık, İhya’dan İnşa’ya, s. 241, Çıra, 2003, İst.) ***

           Görüldüğü gibi ana tema hep aynı. “Bir kökün inkışaf seyrinde” yol alıyoruz… Türkçe’de çok güzel deyimler var, aklıma geldi onlarla bitireyim;

            “dişe dokunur bir şey söylemek”,

           “etliye sütlüye karışmamak”,

            “suya sabuna dokunmak”

gibi…

            Yani… * “Dişe dokunur bir şey var mı” ona bakacaksınız. Ne demek dişe dokunmak? Yani “dişe dokunan”; ağıza giren, dişe dokunan, açlıkla, yoksullukla ilgili bir şey var mı? Adamın sabahtan beri ağzından içeri bir şey girmemiş; “dişine bir şey dokunmamış”, geçmiş karşısına vaaz veriyor, nutuk atıyorsun. Dişe dokunan bir şey yok! *

         “Etliye sütlüye karışıyor mu” ona bakacaksınız. Ne demek etliye sütlüye karışmamak? Yani insanlar açlıkla boğuşurken zengin sofralarının “etlisi ve sütlüsü” ile ilgili bir şey demiyorsun. Vaaz veriyor, hikaye anlatıyor, milleti afyonluyorsun! *

         “Suya sabuna dokunuyor mu” ona bakacaksınız. Ne demek suya sabuna dokunmak? Yani “Su gibi akan paraya” dokunacak, “Bu değirmenin suyu nereden geliyor”, insanlar açlıkla boğuşurken “Zenginlik içinde yüzmek” nasıl oluyor, “Kara para nasıl aklanıyor”(hangi sabunla yıkanıyor) hesabını soracaksınız. Suya sabuna dokunacaksanız! Bunlara dokunmazsanız, boşuna konuşmuş, “havanda su dövmüş” olursunuz… “Diş” de, “etli” de, “sütlü” de, “su” da, “sabun”da, “havan” da hep bununla ilgilidir.

          Halkımız bu deyimleri ne güzel söylemiş.

          Türkçe’nin gözünü seveyim.                                                                                                                                                   (R.İhsan Eliaçık)

 

        Şimdi elimizi şakağımıza koyup, samimimiyetle, ciddiyetle, derin derin düşünmek zamanı..Milletçe.. Tavandan tabana hepimiz…(M.Ali Aktar)

Firavun Hüsnü ve İslam Dünyası

filistin311yz2.gif

 

   Filistin`li kardeşlerimize  ulaştıriımak üzere Avrupa`dan ve Türkiye`den hareket eden YARDIM KONVOYU`nu Misir engelledi.

      İslam dünyası ile ilgili nice samimi araştırmacılar biliyorum. Yaptıkları tespitleri içleri kan ağlayarak anlatırlar. Özellikle İslam dünyasının, ehil olmayan, acımasız ve İslam dışı yaşantılarıyla tebarüz etmiş liderler tarafından yönetildiği hakikatini de yine canhıraş bir tonla haykırırlar.

      Olaylar, terör, savaş, zenginlik şımarıklığı veya bolluk içinde yokluk, İslami düzey yoksunluğu,çabucak kanmak ve üstün güçlere teslimiyet, şahsi iktidar kaygısıyla halkını süründürmek-zulmetmek… Siz devam edebilirsiniz olumsuzlukları yazmaya.. Tüm bunlar İslam Dünyasında özellikle liderlikler- iktidarlar bazında halen yaşanan acı hakikatlerin özeti. Türkiye,  işi,  hatalarına rağmen düzeltip kurtarıyor. Bir an önce düzeyini yükseltip, İslam alemini uyarmalıdır.

      Enver Sedat bir bayram töreninde askerler tarafından suikastle öldürülmüştü. Aslında suikast demek ne derece doğru tartışılır. Çünkü suikast kötü kast demektir. Sedat’ı öldüren Filistin davasına ihanetinden dolayı iyi kast ile öldürmüştür. İhanet her zaman her kültürde cezalandırılır.O sırada biz yüksekokulu yeni bitirmiştik. Anarşi ortamını yaşamıştık.  Hani şu aynı silahla farklı grupların birbirini öldürdüğü seksen öncesi dönemi.. O kargaşayı yaşamışlar için Enver Sedat’ın ölümü, içinde bulunduğumuz psikoloji nedeniyle sıradan gibi gelmişti bize.

 

     Yıllar sonra düşününce, konunun ciddiyetini anlamıştık. Enver Arap davasına ihanet eden bir liderdi. Filistin’li kardeşlerini, kendi rahatları uğruna İsrail’in insafına yani insafsızlığına terketmişti.

      Sonra, o dönem yanılmıyorsam başbakan olan Mübarek Sedat’ın yerine geçrti. Aynı zihniyet. Müslüman Mısır halkının Firavun mantaliteli  başka lideri.. “Mübarek” olmayan mübarek..

      Türkiye ile ilişkilerinde   sağlıklı çıkışlar yapılamsına mani olan bu firavun kılıklılar, şimdi de Filistin’e tüm dünya insanlığının ortaklaşa göderdiği sembolik insani yardımı engelliyorlar. İsrail tepki gösterebilir. Çünkü İsrail.. Ama Mısır..?!  Ben yürekten inanıyorum ki, Mısır halkı bu yardımı kuvvetle alkışlıyor..Lakin sorun yukaıda belirttiğimiz,İslam Alemi’nin yönetim sorunu. Firavun Hüsnü, İsrail’den daha fazla İsrailci oldu, yoksul, garip, mağdur, öksüz  Filistinli kardeşlerine karşı..

      Zulüm payidar olmaz Hüsnü efendi. Selefin Enver’i hiç düşünmüyor musun? Bu dünya saltanatı üç liralık bir kurşunla bitivermişti..

 

       Hüsnü Mübarek’e, insaf çağrısında bulunmuyorum. Zira Firavun zihinler bundan nasibini almamıştır. Meğer bir ilham ola..

      Şaron ve Hüsnü gibi zalimlerin saltanatları,putları, iktidarları bir bir devrilecek; mazlumların gözyaşları onları boğacaktır. Tarihin tozlu sayfalarında bunlar yazıyor.

       Filistin Kurtulacaktır..Buna adım gibi eminim..

       Daima “huzurda” olmak dileğiyle..