DERVİŞ DER Kİ….
DERVİŞ DER Kİ….
“ALLAH’A KUL OL;
AT GİBİ YÜRÜ,
ÖLÜ GİBİ YÜK OLMA;
VERİRLER DE ALMAZSAN ELİNİ KESSİNLER;
İSTERSEN, DİLİNİ KESSİNLER…”


Mevlana Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
-Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
Adam:
-BEN’im, diye cevap verince, dostu:
-Git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
-Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
İçeriden gelen ses:
-Kim o, diye sorar. Adam:
-SEN’im, diye cevap verir.
Dost, adamı içeri davet eder:
-Mademki BEN’sin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor, der.
Kaçımızın SEN’ im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN’ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN’lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN’imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN’imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden”gözden ırak olan gönülden de ırak olur”sözü, SEN olamayan BEN’ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
Biz BEN’likleri ne zaman aşarsak SEN’likler o kadar yanı başımızda olacak. “Gerçek aşk” da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.
BEN’ini Leylası ile SEN yapan Mecnun’a “adın ne?” diye sorduklarında, “Leyla” diye cevap vermişti. Mecnun’un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ”yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin. Leyla öldüğünde ise Mecnun’a “Leyla ölmedi mi?” diye sorduklarında “Hayır, BEN Leyla’yım” diye cevap vermişti.
Hallac-ı Mansur, Allah’tan başka her şeyin batıl ve yalnız Allah’ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, “sen kimsin?” sorusuna muhatap olduğunda “Ene’l-Hakk” (ben Hakk’ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN’ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; “Ben Hakk’ım” demek olan “Enel-Hak” sözünün hakîki mânâsının: “Ben yokum, Hakk var” demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.
Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur’u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve “Bir sen ENE (BEN) dedin, bir de ben (Sen ene’l-Hakk dedin, ben “ene hayrun minhu” [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da Allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?” diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: “Sen “Ene” dedin, kendini ortaya koydun, ben “Ene” dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti.”
Ene’l-Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de “Beni bende deme ben bende değilem! Bir ben vardır bende benden içeru”demiştir.
Hakk’ı dost edinip BEN’ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN’imize, SEN’im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? Birinin SEN’im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN’lerle doldurduk. Sanki BEN’ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN’lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN’lerden SEN’lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı” BEN’i öldürmek. BEN’i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN’e SEN dedirtebilmek için BEN’in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN’i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.
BEN’imizi terbiye etmek için uğraştık mı? Böyle bir amacımız oldu mu?..
Muhyiddin İhyâ Efendi, “Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum” diyor. Bizi, bize veren O’na BEN’imizi verebildik mi? “Kendimi arıyorum, gören var mı?”diyecek kadar BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:
Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken
Ya hayattır yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş lütfun da hoş…
Ne mutlu SEN’ini bulabilene
__________________
(alıntı)
SADAKA TAŞI VE SAÇLI HOCA.. (*)
.
* Osmanlı’da sadaka taşlarından biri…
Tanyeri ağarmış, duru ve tertemiz havada parlak yıldızlar seçiliyordu, iki ay önce yağan kar yoğunluğunu kaybetmeden, kuru zemheri ayazında tozlaşmış ve uçuşuyordu. Camiden çıkar çıkmaz soğuk, iliklerine işleyivermişti. En çok da dizindeki kurşun yarası üşürdü, sanki dizinin içinde kalan kurşun bütün soğuğu emiyor sonra bütün bacağını soğutan bir buz parçasına dönüyor, ayağının aksamasını artırıyordu. Bu kurşun yüzünden kurtuluş savaşında şehitlik nasip olmamış ve zafer sevincini yaşayamamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Ocağım beni ısıtır, dedi. İçindeki kasvet dağılmamıştı, her gün taze bir başlangıçtır.
Bu gün inşallah dükkâna bir müşteri gelir, umudunda yürüyordu. Bu yıl kış çok erken gelmiş kar ve soğuk Konya’yı teslim almıştı dört aydır köy yolları çevre yollar kapalıydı gelen giden, alışveriş yapan yoktu. Kışın ortasında kim ne yapsın nalı, beli, çapayı, küreği. Bu düşünce içini yine bunalttı, Yinede onu, ümit yaşatıyordu, geçen cuma hutbesinde hoca efendi bu konuyu anlatmıştı. Allahın Rahmetinden ümidinizi kesmeyin .. Yusuf aksayarak yürürken yazgısını düşünüyordu. Bozkır’lı fakir bir ailenin ortanca oğlu idi. Dağda ekecek toprakları çok azdı, geniş aileyi geçindirmek zordu onu küçük yaşta, karın tokluğuna bir nalbanttın yanına çırak vermişlerdi. Askerliğe kadar çalışmış, seferberlikte sevinçle vatan görevine koşmuştu. ordunun atlarına nal yetiştiriyor bazen de cephede savaşıyordu, ama dizine giren kahpe kurşun onu arkadaşlarından ayırdı. Şimdi artık o bir harp malûlü idi. köyde ne iş nede para vardı. Kendisi gibi garip Meryem’le evlenmiş şehirde iş vardır diye, Konya ya göçmüşlerdi. Buldukları iki odalı ve izbesi olan kerpiç eve yerleştiler tek servetleri olan ala ineği izbede besliyor, geçimlerine az da olsa katkısı oluyordu.
Konya ya göçeli bir yıl bile olmamıştı geçen bahar gelmişler, Gevrâki hanındaki küçük dükkânı vakıf tan çok ucuza kiralamış ve işe koyulmuştu. Kimseyi tanımıyordu, Konyalılar çok yardım sever insanlardı tanınsın müşteri tutsun diye yerli esnaf destek olmuş ona müşteri göndermişlerdi, bütün kazancını malzemeye, hurda demire ve kömüre yatırmıştı. İşler yoluna girmek üzereyken erken gelen kış, her şeyi altüst etti. Evi için gerekli kış hazırlığını yapamamıştı, köydeki akrabalarından gelen az miktardaki un, mercimek, nohut fasulye ve bulgur bitmek üzereydi. Karısı yokluğa alışkındı belli etmiyor ve adına yaraşır bir tevekküldeydi. Komşularına bile halini belli etmezdi ikramları bile geri çevirir, niyetlim derdi. Karı koca bir aydır oruçluydular. Dükkâna gelmişti. Hemen ocağını körükledi, dükkânda işlenmemiş demir de azalmıştı kömür biraz daha idare eder diye düşündü. Acaba alan olurmu düşüncesi ile her gün yeni bir şey imal ediyordu. Kapı kol demirleri, sürgüler, kalas çivileri, ip kazıkları, muhtelif çapalar, açık kapalı nallar, kova sapları. Bu soğukta boş durulmaz dedi işe koyuldu. Hem düşünüyor hem çalışıyordu. Geldiğini görmemişti kalın sesi ile ürktü. —Esselamü Aleyküm usta kolay gelsin. Kapıdaki adam uzun boylu zayıf, saçı, sakalı simsiyah, sade giyimli, döşü açık, esmer, yüz hatları keskin, kalın kaşları çatık, mavi gözleri ürpertici ve esrarengizdi. Uzun saçlarını başına sarık gibi dolamıştı. Elinde uzun ve kalın bir âsası vardı. Ürkerek selamını aldı. Hayırdır inşallah dedi içinden. Adam içeri girdi gözlerini Yusuf un gözlerine dikti, bakışları ürkütücü idi, sanki Yusuf un beyninin içine bakıyordu. Çok ciddi bir ifade ile: Biliyonmu usta …Taşların hepsi ölmüş.. Kanları kaçmış.. Bembeyaz kesilmişler..Taşlar ölmüş…Bu ayazda kaskatı duruyorlar…Ölmüşler… Dedi.. Yusuf irkildi hiçbir şey anlamamıştı, birazda korkmuştu. Deli dedi içinden deli ye çattık sabah sabah.. Adam sanki içini okumuş gibi hiddetlendi. —Ne delisi be adam ..Ben sana taşlar ölü diyorum duymadın mı?. Yusuf un korkusu artmış ne diyeceğini şaşırmıştı. Bakakaldı. Adam: Bekle dedi.. Tekrar geleceğim… Ve dönüp gitti… Yusuf elindeki çekici bütün gücü ile sıkmaktan elinin uyuştuğunu fark etti, parmakları gevşerken dizleri titriyordu. Hayırdır İnşallah dedi.
Adamın gözlerini unutamıyordu. Adamın kim olduğunu nereden geldiğini kimse bilmiyordu adını sorana söylemezdi, Konyalı esnaflar saçlarından dolayı ona SAÇLI HOCA derlerdi. Meczup olarak bilirler, pek ilişmezler ve hoş tutarlardı, hiç dilenmez, her şeyi kabul etmezdi. Esnaflar arasında dolaşır, Cemaatle namaza devam eder, bazen safta kendinden geçer gözyaşları ile namaz kılardı. Canı istediği zaman kısa süreli çalışır verilen her işi kusursuz yapardı.
Sabah oruçlu olduğunu söyler ama ikindi vakti orucunu yediği olurdu. Orucunu neden bozdun diye soranlara kızar .. —Mide orucuydu ondan bozdum, sana ne…
Diye çıkışırdı.
Saçları ile ilgili sorulara hiç cevap vermezdi, saçlarının uzunluğu beline kadardı ve devamlı başının üzerine dolar bu görünüm onu daha da esrarengizleştirirdi. Bir seferinde gözlerini siyah bir bezle kapatmış bir hafta gece gündüz, âma gibi, elindeki değneğinin yardımı ile dolaşmıştı. Soranlara… Gözlerime ceza verdim ..Orucumu bozdular.demişti.
Onunla en çok konuşan Fahri Efendi Hazretleri idi ,bazen dergahtaki odasında baş başa görüşürler ikisi de ne konuştuklarını söylemezlerdi.. Fahri Efendi, saçlı hoca için;
- Derviştir, meczup bilin, hoş tutun, ilişmeyin
derdi.
Bu günlerde saçlı hoca hareketlenmiş her yere girip çıkıyor, esnafları dolaşıyor, sabah namazlarını her gün bir başka camide kılıyor, kabirlerin arasında ve mahalle aralarında dolaşıyor, çocuklarla konuşuyor, bazen ortadan kayboluyor, tekrar görülüyordu. Devamlı ölü taşlardan söz ediyor, kimse buna bir anlam veremiyordu. Esnaflara çıkışmaya başlamıştı.
Sabah namazlarını cemaatle kılın camiye gidin, dışarısı soğuk diye tembellik etmeyin, taşa toprağa fakire nazar edin. Ölü taşların çoğu gömülü.. Çıkartın diriltin.. Taşları öldürdünüz… Sizde öleceksiniz..Defteriniz dürülecek..Temelli öleceksiniz.
.Bunu uzun zaman söylemiş sonra da.
—Bu cuma sabah namazına Hacı Fettah camisine gelmeyenin ruhu ölecek, ruhu ölecek… Sokak aralarında dolaşıyor aynı şeyleri tekrarlıyordu. Herkesi bu soğukta Hacı Fettah kabristanına bitişik camiye çağırıyor, üstelik korkutuyordu. Çarşı esnafı, mahalleli tedirgin olmuştu. Fahri Efendi bilir sırrını deyip ona koştular. O da bir anlam verememişti çünkü bir gün önce hışımla dergâha gelmiş ona da aynı şeyleri söyleyip gitmişti. Meczupların ısrarında hikmet vardır, Cuma günü sabah namazını Hacı Fettah ta kılalım, Görelim Mevlâ neyler neylerse güzel eyler. Demiş. Tüm esnaf ve halkta buna uymuştu. O gün Hacı Fettah Camisi sabah namazında tamamen dolmuş, fakat saçlı hoca yoktu. Herkes bir anlam verememişti. Cami çıkışında, kapının önünde, elinde asası, her yeri kar ve çamura bulanmış, başına topladığı siyah saçları açılıp darmadağın ve beline kadar sarkmış, soğuktan bembeyaz olmuş yüzü ve o sabit bakışları ile duruyordu. Cemâat şaşkındı, Saçlı hoca, Fahri efendiyi görünce elinden tuttu, sessizce camiye bitişik mezarlık duvarının yanına götürdü. Taş duvarın altı oyulmuş kar ve toprağı temizlenmişti duvarın altında uzunca, yuvarlak bir mermer sütün vardı. —işte dedi.. Ölü taş burada buraya gömmüşler. O nu diriltin… Bunu söylerken sesi boğuklaşmıştı, gözleri yaşarmıştı. Fahri Efendi birden saçlı hocaya sarılıverdi, başını saçlı hocanın göğsüne dayadı, ağlamaya başladı, bir yandan,
—Vay benim sırlı dervişim bumuydu kaç gündür derdin, şimdiye kadar anlayamadım, affet beni…
Diyor ona daha sıkıca sarılıyordu. Cemaat bir kez daha şaşkınlığın suskunluğundaydı. Kısa boylu bembeyaz sakallı şeyh ve uzun ince boyu ve beline kadar dökülmüş saçları ile iki zıt adamın sarmaş dolaş ağlaşmaları. Onları büyülemişti. Fahri Efendi saçlıyı elinden tuttu, cemaate.
—Girin camiye size anlatacaklarım var dedi. Ve başladı anlatmaya…
Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’inde birçok yerde ve defalarca, bizlere hakiki Müslüman olmanın yollarını göstermiş, Müslümanları tarif etmiş ve: Onlar ki namaz kılarlar, oruç tutarlar ve kazançlarından zekât verirler, sadaka verirler, komşularına akrabalarına yardım ederler, Çalışamayacak durumdaki miskinleri, yetimleri ve halini kimseye söyleyemeyen, fukara-i sabirîn yani sabreden fukaraları bulup doyururlar. Ve bunu sadece Allahın rızasını kazanmak için yaparlar ve verdikleri için gururlanmaz, kimseye söylemezler. Sağ ellerinin verdiğinden sol ellerinin haberi olmayacak şekilde davranırlar. Der. Bunu bilen ve tam olarak idrak etmiş olan. Büyük ve Asil Ecdadımız, Müslüman Türk. Asaleti, fazileti, necabeti, ahlâkı, tefekkürü, hassasiyeti ile en güzel çözümü bulmuş. Ve sadaka taşlarını düşünmüş ve uygulamıştır. Farklı çap ebat şekil ve türde olmakla beraber, genellikle beyaz renkli; silindir şeklinde ve çoğu eski dönemlerden kalan ve insan gözü hizasında olan sütunlar bulunup, şehir ve kasabalarda; Çeşme civarı, cami yanı, hastane güzergâhı, tekke önü gibi herkesin gelip geçerken rahatlıkla görüp ulaşacağı yerlere dikine yerleştirilmiş. Bazılarını İse daha büyük bir hassasiyetle, vereni de alanı da kimsenin göremeyeceği tenha yerlere koymuşlar ve bu taşlara SADAKA TAŞI. Denmiştir. Bu bakımdan sadaka taşları, necip milletimizin ruh derinliklerinden gelen, ince düşüncesinin Olgunluğunun, insana olan saygısının taşa sirayeti, taşta tecelli ve tezahürüdür.
—Ey cemaat… Bilirsiniz. Konya ya ışık ve renk veren hak ve hakikat güneşi Mevlana’nın yüksek mesajları ile Konyalı şuna inanır:’’ Bir insanın kalbini kırmak, Kâbe-i Muazzama’yı yıkmaktan çok daha büyük günahtır. Çünkü Kâbe, Azer’in oğlu İbrahim peygamber tarafından, taştan, çamurdan yapılmıştır. Tarihi boyunca çeşitli sebeplerle yıkılıp yeniden yapılmıştır. Amma… Müminin kalbi nazargâh-ı İlahi’dir.. Yere göğe sığmayan yüce Allah’ın sığındığı tek beyti yani evidir. Bu yönden müminin kalbi Kâbe’den çok daha değerli ve mübarektir. Kişilerin gönlünü, kalbini, izzet-i nefsini, onurunu, vakarını, kişiliğini değil kırmak, incitmek bile yanlıştır. Bunu idrak eden ecdadımız, evinden çıkarken vereceği sadakayı, hayrı, avucuna veya kolunun altına alır, sadaka taşının yanından geçerken onu yavaşça kimseye göstermemeye gayret ederek, bırakıp uzaklaşırdı. Bırakılanlar daha çok para idi ama çeşitli türde yiyecek ve eşya da olabiliyordu. Herkes işine dalıp, sokaklar tenhalaşınca başka semtin fakirleri gelip bu semtin. Buranın fakiri ise başka bir semtin sadaka taşına giderek taşta birikenlerden, sadece O günkü ihtiyacı olan miktarda parayı alıp uzaklaşırlardı. Fakir, diğer muhtaçları da düşünerek, Kalanını onlara bırakıyordu. Böylece alan el veren el belli olmuyor, gurur, kibir, eziklik ve mahcubiyet ortadan kalkıyordu. Deprem, sel, felaket, kıtlık kötü hava, insanları muhtaç duruma düşürür işte o zaman bu taşlardaki sadakalar yaraya merhem olurdu.
—Ey cemaat. İşte bu nakış gönüllü, saçlı dervişimiz bunu bize aynı nezaketle anlatmak istedi, ama bu güne kadar anlayamadık. O duvarın altındaki taş eskilerin sadaka taşıdır. Doğrudur, ölüdür. Şimdi bize yakışan bu taşları bulup diriltmektir aslına döndürmektir. Cemaat ağlıyordu, saçlı hocaya sarılıp af dileyenler vardı. O ise sessiz ve mahcup tu. Konya seferber oldu, köşe bucak sadaka taşı arandı, bulunanlar ihyâ edildi, lüzumlu görülen yerlere yenileri kondu. Her gün önünden geçip gittikleri. ‘’Bu taşın burada ne işi varda konulmuş.’’ Denilen taşların ne olduğu anlaşıldı. Saçlı hoca, canlanıvermiş yüzündeki kasvet dağılmıştı. Fahri Efendi fakir ve muhtaçları bulup, haberdar etme işini saçlı hocaya vermişti. Hoca bunların sırrını saklamakta eşsizdi. Ayrıca devamlı esnaf arasında dolaştığı için herkesin durumunu da bilirdi. Mahalleleri dolaşıyor zengin fakir herkese adres tarif ediyor, kimin alacağı kimin vereceği belli olmuyordu.
Kadınlarda coşmuştu. Kimileri askerden dönecek oğlu için taşlara börek adıyor, bazıları çorap, atkı örüyor kararınca hizmete katılıyorlardı.
Saçlı hoca o günlerde uğradı Yusuf’un dükkânına. Bu sefer Yusuf saçlıyı kapıda görünce korkmadı. Saçlı hoca selam vermiş, yarın yatsı namazında Şeyh Elman (ışgalaman) camisinde ol, tekrar uğrayacağım demiş ve ayrılmıştı.
Yusuf olanları biliyordu, saçlının dükkânına uğramasından buruk bir sevinç duymuştu. Yusuf ve Yusuf gibi onurlu fukaraların gönlü genişlemiş, geçim sıkıntıları kalmamıştı. Yusuf ‘un evinde mütevazı ocağı tütüyor ve asla israfa kaçmıyorlardı. Soğuk kar ve kış’ la gelen sıkıntı atlatılmış.
Bahar eriyen karlarla bereket getirmiş, otlar ekinler diz boyu uzamış ağaçlar meyve yükü olmuş, alışveriş artmıştı Yusuf sadaka taşlarından aldıklarını kuruşuna kadar kaydetmiş ve beş katını mümkünse on katını vermeyi adamıştı. İşleri açıldı, büyük bir azimle çalışıyor ve asla sadaka taşlarını unutmuyordu. Artık alan el, veren el, olmuştu. Saçlı hoca ile beraberce gönüllü çalışmışlardı. Köyünü unutmadı caminin köşesine yaptırdığı taşı diktirdi, köylülere sadaka taşının ne olduğunu gözyaşları ile anlattı. Saçlı hocanın ökseği Anadoluda ki küllenen ateşi canlandırmıştı.
Saçlı Hoca O günlerin mutlu telaşlarında sır oldu,
Bir gün nasılsa döner, derviştir âdetidir dediler, telaşlanmadılar.

*Alvarlı Efe Hzretleri (K.S)
Bütün Anadolu’yu esir alan zorlu kış Erzurum’da bu yıl daha zorlu geçmiş, geç gelen bahar yüreklere su serpmişti. Hasankale’ye bağlı Alvar köyü imamı ve Ruslarla giriştiği çete savaşları ile’’ EFE ’’olarak da bilinen, Koca şeyh Muhammed Lütfi Hazretleri, sabah namazından beri telaştaydı.
— Uşaklar hazır olun, yolda misafirimiz var, yorgun ve karnı açtır. Çorba, aş hazır edin ballı sıcak süt hazırlayın, canım, yoldaşım geliyor.
Hane halkı misafire alışıktı ama telâşa alışık değillerdi. Onu hiç böyle heyecanlı, görmemişlerdi. Onlarda geleni merak ediyorlardı. Efe’nin gözleri anayoldan köye doğru kıvrılan ince toprak yoldaydı. Nihayet beklenen misafir göründü, Efe Hazretleri onu köy girişinde karşıladı, esmer uzun boylu yağız adamın, gözleri yaşarmıştı mavi gözlerinde edep, hayranlık ve özlem vardı. Hiç konuşmadan hürmetle şeyhin ellerini tuttu avuçlarını koklayarak öperken, gözyaşları döküyordu. Şeyh Efendi de ağlıyordu kısık bir sesle, sadık Yunusum benim, evladım, yarenim Hoş geldin özlemişiz seni diyor, özenle, sımsıkı taranmış ve ensesinden bağlanıp ceketinin içine uzanan siyah saçlarını koklayarak öpüyordu. Konuşacakları çok şey vardı yemek hazır oluncaya kadar, şeyhin hücresine çekildiler. Derviş Yunus, Konya’nın meşhur Saçlı hocasıydı. Meczup görünümünden eser kalmamış, bakışları, yüz ifadeleri değişmiş, durgun ve olgun bir ifade gelmiş, yüzünün güzelliği ortaya çıkmıştı. Alvar’ın çevre köylerinden birinde doğmuş, anası onun doğumunda ölmüştü. Babası da genç yaşta ince hastalığa yakalanmış öleceğini anlayınca yetim kalacak tek oğlunu sağlığında, Efe Hazretlerine emanet edip, kısa süre sonra vefat etmişti. Asıl adı Memiş’ti, Efe hazretleri bu ana baba yetimini kendi oğlu gibi kabul etti, Taptuk Emre’nin Yunus’u vardı. Sen de benim Yunus’um ol. Adını Yunus koydum demişti. Hane de herkes onu benimsedi. Dergâhta yetişti. Arapça, Farsça, edebiyat, şiir, Kur’an bilimleri, hendese öğrendi. Yetiştiğine karar verilince, görevi icabı Anadolu’nun yolunu tutmuştu. Efe Hazretleri Yunus un ellerini tuttu, özlemi hala geçmemişti. —Konya’dan Fahri Efendi gardaşımdan mektup aldım, görevini başarı ile tamamladığını öğrendim. Aferin evlat. Biliyorsun yeni bir devlet kurduk, senelerdir ihmal ve fakirlik çeken halkımızın her derdine devlet henüz yetişemez, kendimizden olan kayıpları bulup, çıkarıp devletin işini kolaylaştırmalı hemde. Geçmişimizi yaşatmalı ve bir daha unutmamalıyız. Şimdilik dinlen, saçlarını kestir, sakalını kısalt onlar vazifen icabı idi, görevleri tamam oldu. Yunus’un yüzünde belli belirsiz sevinç dalgalandı belli etmemeye çalıştı. Bundan geri… Dedi. Efe Hazretleri, bakışları derinleşti, yüzü gölgelendi, bundan sonra işler zorlaşacak Yunus can. Dedi. Zorlaşacak. Sadaka taşları işe yaramayacak Ahâlide, ahlak azalacak, bina çoğalacak, zina çoğalacak. Başka şeyler gerek. Odanın duvarındaki gömme dolabı açtı, büyükçe ve ağır bir kese çıkardı, yunus’un önüne koydu. Burada bin altın var Yunus can, memleketin her yerinden, bu derdi hisseden vatan evlatlarından geldi, büyük emanettir. Sahip olacağından eminim. Şimdiki görevin Kayseri’de. Orada. Tüccar olacaksın sadık, dürüst, güvenilir, sevilir, yardımsever, Müslüman. Vakıf kuracaksın sadaka taşlarından daha çok iş görecek. İşsize ekmek değil, iş verecek, Okul verecek, fabrika verecek. —Bu günlük bu kadar şimdi dinlenme zamanı dedi.
Hücreden el ele çıktılar…
(*) Alıntı
| Arıtırsın içme suyunu İçmek istersin,temiz suyu. İstersin, Her şeyde bir arınmışlık Arı ve saf berraklık. İçine siner temiz ve Arınmışlık. ![]() Manevi arınmaya, Ne dersin ey insanoğlu….! Senede elliiki hafta Yani elliiki gün Cuma. Haftada bir gider cumaya Arındığını zan eder….! Senede iki dini bayram Üç gün, ramazan bayramı. Dört gün, kurban bayramı. Tutar otuz gün oruç Toplanırlar okurlar Otuz gün mukabele, Arındım zan eder. Keser kurbanı haram Kazançla. Arındım zan eder. Gider hac’a tavaf eder Lebbeyk Allahım, Lebbeyk diye Hac’a gitmeden önce, Buyruğuna boyun eğmez Tam uymaz,oraya gider Orada, lebbeyk,lebbeyk Diye inler. Arındım zan eder. Hergün,her saat günah İşler gaflette yaşar Beş vakit kılar namaz İki namaz arası israrla Devam eder, durur. Gaflet içinde bir yaşam. Namaz kılıyorum diye Beş vakit, Arındım zan eder. Niyetini, Nefsini,ahlakını, Düşünceni,zannını, Hayalini ve kazancını Huyunu,suyunu vede Kul haklarından, Arındırmadıkça kendini…! Sayılı ve belli günlerde Kendi,kendini kandırma…! Sayma kendini Arındım diye….!
Cahit Yetgin /cahit.yetgin.01@hotmail.com www.cahityetgin01.tr.gg
|
Antoloji.Com.. Hakkında | Künye | Yardım | İletişim Mesaj Merkezi ile ilgili görüş ve düşüncelerinizi lütfen bize yazınız |
ALINTI: GÖNLÜMÜN GÜLÜ COM. |
Meczup ve deli kelimelerine dair en anlamlı tanım şu; Akıl adamı terk ederse,‘’deli’’; adam, aklı terk ederse, ‘’meczûb’’ derler!..(1)
Meczup; cazibe kelimesinden de çağrışım yapacağı üzere, belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demek!.. Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervanenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak Aşkında varlığını yitirmiş insan demek.(2)
Tasavvuf Ehli arasında meczupların hatırı sayılır bir yeri var!.. Kıssalarını okuduğumuz, hayatlarından ibret aldığımız bazı meşhur isimlerin meczup olduğunu biliyor muydunuz? İlahi Aşkın cezbesi ile kayıtlardan kurtulmuş, akışa kendini kaptırmış bir kısım zevat-ı kiram, kendi dönemlerinin ileri gelen şahsiyetlerine, hatta devlet başkanlarına bile örnek haller sergilemiş, manidar sözler sarf etmişler. Onlardan bir kaçı ile tanışalım istiyorum.
O Allah’ın Zatı İle Meşgul: İmam-ı Azam Ebu Hanife(rh.a) Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim b. Edhem (k.s)“ Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir.
Dersi kesen İmam-ı Azam, üstü başı pejmürde,garip kılıklı bu adamın selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar:
-Ya İmam!.. İbrahim bin Edhem meczup,siz ise bir büyük İslam Alimisiniz. Bunca hürmet niye?…
İmam şöyle cevaplar:
-Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul!
…
İmam, meczup kelimesine böylelikle yeni bir anlam getirir; Allah’ın Zatı ile meşgul olan kişi!…
Birazcık Oturdum Canıma Okudular: Halife Harun Reşid’in halinden ve sözlerinden ilham aldığı meşhur Allah Dostu Behlül Dânâ(k.s) da meczuplar halkasındandır. Bir gün pervasızca saraya girer ve doğruca gidip halifenin tahtına oturur. Zabtiyeler Onu oradan indirmek için epeyce hırpalarlar.
Bu esnada içeri giren Harun Reşid askerlere engel olur. Harun Reşid vaziyeti sorunca güle oynaya saraydan çıkmak üzere olan Behlül şunları söyler:
-Birazcık tahtına oturdum, canıma okudular, dövdüler, hesap sordular. Sen ise yıllardır oturuyorsun, daha da oturacaksın, kalkmaya hiç niyetin yok. Senin hesabın nice olur ey Harun?!.. Seni ahirette çok döverler Ey Harun!…
Kalp İlmini O Bilir: Bağdat’ta zengin bir ailenin oğlu olarak doğan Bişr-i Hafi(k.s), etrafına topladığı arkadaşları ile evinde büyük bir eğlence tertip etmişti. Sokaktan geçen bir adam eve yaklaştı Bişr’in hizmetkarına sordu: ”Bu evin sahibi hür müdür, yoksa kul mudur?” Hizmetçi;
Hürdür efendim deyince adam: ”Kul olmadığı belli…Kul olsa Allah’ın mülkünde böyle pervasızca tepinmez, oyun ve eğlenceye dalarak kendini kaybetmezdi” dedi. Hizmetçi içeri gidip bu sözleri Bişr’e nakledince Bişr yalınayak sokağa fırladı, adama yetişerek söylediklerini tekrarlattı. O an içine düşen ateş ile tövbe etti ve Hakka yöneldi. Tövbe ettiği anda yalınayak olduğu için ömür boyu o anı hatırında tutmak üzere ayakkabısız gezdi. Bu sebeple Ona Hafi (yalınayak) lakabını verdiler.
….
Hanbelî Mezhebinin kurucusu İmam Ahmed bin Hanbel(rh.a), Bişr-i Hâfî’yi çok sever, devamlı yanına giderdi. Talebeleri; “Siz âlimsiniz. Hadîste, Fıkıhta, İctihadda ve bütün ilimlerde eşiniz yoktur. Niye Bişr-i Hâfî gibi birini sık sık ziyâret ediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet, dediğiniz ilimleri ondan iyi bilirim. Fakat O, kalp ilimlerini benden iyi bilir.” dedi.
* * *
Bir yıl kadar önce, yaşayan bir meczup ile tanışmak kısmet oldu. Zaman zaman gidip gelen aklı ile oradan buradan anlattıklarının satır aralarında çok manalı sözler dinledim. İşte aldığım bazı notlar:
-Allah müslümanı değil, sıfat ve esmaını açığa çıkaranı sever!.. Batılılar ilim ve fende çalışarak Allah’ın İlmini, Sıfatlarını açığa çıkardılar. İnsanlığa hizmet ettiler. Allah, çalışanı, hizmet edeni sever.
-Ben Allah değilim ama, Allah benim!… Şaşırmayın, çözmeye çalışmayın, zaten çözülmüş.
BENİMsediğim için ALLAH BENİM!… Anladınız mı?.. Kim kendini Allah’a verirse Allah da kendini O’na verir!.. Hazineyi, hazine olan alır…
-Allah’ı Bilmekle Allah’ı Bulmak bir değil!… Cereyanı bilirsin. Elektrik mühendisi olup santraller de kurabilirsin. Bu, elektriği bulman, hakikatine varman demek değil. Ne zaman bulur, hakikatine varırsın?Cereyan seni çarpınca!.. Çarpınca cereyanın hakikatini anlarsın!… Hak Aşkına çarpılanlardır Allah’ı Bulanlar!…
-Kendine kadın almak için bir sürü para döktün. Hanımı kolay vermediler sana değil mi? Şimdi Allah’ı istersin. Bir hanım bile çeyiz, düğün, masraf istiyor da Allah kendini sana ucuz mu verir?
Pahası ağırdır Allah’a talip olmanın. Çile, sıkıntı, dertle verir Allah kendini… Anladın mı?!…
-Allah’ı bulmak için kendimi bulmam lazım. Kendimi tanımam için kendime gelmem lazım.
- Allah sende yoksa, sen de yoksun!.. Sen de yoksan, Allah da yok… İKİ DİYE BİR ŞEY YOK!.. İkilik yok, hepsi BİR, hepsi kendisi ZATen…
……………….
Değerli Dostlarım,
İster “Akılları yerinde değil, itibara almaya değmez” diyerek es geçin, ister bazı sözlerinden ilhamlar alın, Meczup Veliler; sıradan kulların anlayamayacağı ilahi cezbeye kapılmış ilginç zatlar.
Onlar üzerine araştırma yaparken Pîr-i Meczubân olarak ÜVEYS EL KARANİ (k.s) nin zikredilmesi bana oldukça ilginç geldi! Rasülullah’ın, hırka-i şerifini verecek kadar önemsediği, ”Rahmanın kokusunu Yemen’den duyuyorum” diyecek ölçüde yücelttiği, sahabesine; ”O geldiğinde duasını almaya bakınız. O kıyamette Beni Rebia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince kişiye şefaat edecektir “ dediği Üveys el Karani de meczup ise; ben onların hiçbirine deli yada sıradan insan diyemem!…
Halleri kendilerine özel, durumları Allah İndinde Sırdır. Aslolan elbette cezbeye kapılıp kendini yitirmek değil, cezbeyi yaşayıp dengede tutarak cazibe merkezi bir mümin, nur saçan bir fener, ilim ve hal yansıtan bir gönül eri olmaktır. Üveys El Karani(k.s) başta olmak üzere meczubân, dervişân, arifân, mürşidân, âşıkân vb Gönül Ehline selam olsun…
İlim Okuyanlara da tıpkı İmam-ı Azam ve Hanbel gibi,kalp ehlinden feyizlenmeyi isteyecek farkındalık nasip olsun!..
AĞLAMAK İSTİYORUM…

İNSANLARA BAKIYORUM…
“BU KİM?” DİYORUM YANIMDAKİNE , TANIMIYORUM ÇÜNKÜ..
HEMEN “ZENGİNLİĞİNİ, MALINI, MÜLKLERİNİ” SÖYLÜYOR VE EKLİYOR..
İŞLERİ YOLUNDA “BAŞARILI…” FİLAN DERLER BUNA..
AHİRET..HESAP…
HESAPTA YOK….
BİR DİĞERİNİ SORUYORUM BAŞKA BİR ZAMANDA…
“İŞLERİ RAST GİTMEYEN BİRİDİR..BUNA DA FALAN DERLER… KİMSEYE KÖTÜLÜĞÜ YOKTUR AMA ADAM OLAMAMIŞTIR” DER CEVABI VEREN..
ÇÜNKÜ SERVETİ, MALI, ŞÖHRETİ YOKTUR..
AHİRET.. HESAP…
HESAPTA YOK….
DEĞER ÖLÇÜSÜ NE?
LANET OLASI DÜNYALIK…
ÜÇ GÜNLÜK DÜNYALIK..
HERŞEY BUNA BAĞLANMIŞ…
VARSA İYİ VE İYİSİN…
YOKSA KÖTÜ VE KÖTÜSÜN…
AHİRET, HESAP, HELAL HARAM, CENNET CEHENNEM, MİZAN…?
O DA VAR TABİ..!!
HEMEN NUTKA BAŞLAR BENİM İNSANIM: “EFENDİM HİÇ ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ DÜNYA İÇİN,
YARIN ÖLECEKMİŞ GİBİ AHİRET İÇİN..”
AMA TÜM EYLEMLERİ FİİLLERİ YALAN VE YALANCI DÜNYA İÇİN..
BİLİYOR DA BİLMEZDEN GELİYOR …
“AHİRETİ, YANİ O MADDEYİ” SİLMİŞ DEFTERDEN BİZİMKİ.. BAKMAYIN EZAN OKUNUNCA KOŞA KOŞA ABDEST ALMAYA GİTTİĞİNE…
AHHH…! DERKEN İÇİM YARILIYOR, DARALIYORUM.. ATEŞLER FIŞKIRIYOR NEFESİMDEN…
HANİ HZ. EBUBEKİR R.A NE DEMİŞTİ.. “YA RABBİ BENİM CÜSSEMİ O KADAR BÜYÜT Kİ… CEHENNEME KOY ORAYI TAMAMEN DOLDURSUN DA BAŞKA KİMSE O ŞİDDETLİ/DEHŞETLİ AZABI TATMASIN.”
CEHENNEM EFRADI CENNETTEKİLERDEN ÇOK FAZLA OLACAK DENİLİYOR…
ÜÇ GÜNLÜK DÜNYANIN PEŞİNDE, ÜÇ KURUŞ MENFAAT İÇİN, GÖLGESİNİN PEŞİNDE KOŞAR GİBİ KOŞUP DURAN VARLIKLAR…
HAYVANLA İNSAN ARASINDAKİ FARK DÜŞÜNCE..
DÜŞÜNCENİZ, DÜŞÜNMENİZ VAR MI?
VEYA HAK, ADALET, HAYIR ÜZERE NE DÜŞÜNDÜNÜZ BUGÜN..?
HİÇ….
DEDİĞİNİZİ DUYAR GİBİYİM….
NEYİN PEŞİNDESİNİZ… KAT YAT, MODELLİ ARABA, BOL PARA, LÜKS HAYAT, BAŞKALRINA HASET, BAŞKALINA GÖRE YAŞAMAK..VS. VS..
TOPLAM KAÇ YILLIK ÖMRÜNÜZ VAR.??..
AMA HEP KALACAKMIŞ GİBİ BİR HAL..!!
YAZIK ..!
YAZIK Kİ NE YAZIK…!
“GİDİP DE GELEN YOK AMA…
VARINCA GÖRÜRSÜN…”
YA RABBİ..! BUNLARI AYNI ZAMANDA KENDİME SÖYLÜYORUM..
SEN BİZLERİ, İNSANIMIZI KORU..
AKIL FİKİR VER…
AĞLAMAK İSTİYORUM…

İnsanlar Dört Kısımdır : ŞEYH ABDÜLKADİR GEYLANİ Hz.den…….!
BİRİNCİSİ:
Kalbsiz ve dilsizdir. Asi ve hissizdir.
Allah buna hayır vermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerleri, hayrı istemezler, hayır yolunu sevmezler. Şu var ki; Bir gün Allah c.c. rahmeti iktizası bunları yola getirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar. Eğer istidatları varsa onlar da hak yola girerler. Ama sakın bunlardan olma, onların ahlakını alma, onların hareketlerine katılma… Hikmeti ise: Onlar azap, gazap ve felaket insanlarıdır. Yerleri cehennemdir, arkadaşları şakilerdir. Ancak ilim sahibi isen, onlara yakınlık sana zarar vermez. Çünkü onlara hayrı öğreten, doğru yolu gösteren bir insan olursun. Eğer kendine güveniyorsan onların arasına gir ve Hak’ka davet et. Onlara doğru yolu öğret, hak yola çağır. Görürsün ki; bu sohbetin hoş oluyor. Allah sana, resullerin, nebilerin kadar sevap verir. Bunu anlatmak için Hz. Peygamber S.A. Hz. Ali’ye buyurduğu bir Hadis-i Şerifi nakletmek yeter: – Allah bir kimseyi vasıtanla doğru yola getirirse, bunun sevabı yeryüzündeki bütün mülke bedeldir.
İKİNCİSİ:
Dili vardır, kalbi yoktur.
Herkese hikmetten konuşur ama kendisi amel etmez. İnsanları doğru yola çağırır, kendisi kaçar. Başkasının hatasını büyük görür ama kendisi durmadan yapar. Allah’a karşı edep ve terbiye yollarını öğretir fakat kendisi büyük günahları işlemeğe devam eder. İnsanlar arasında iyi görünür, yalnız kalınca önüne geleni yutan hayvana benzer. Peygamber efendimiz bu adamın durumuna işaret ederek: – Ümmetim için en çok endişe ettiğim şey dilli münafıklıktır. Buyurmuşlardır. Diğer bir Hâdis-i Şerifleriyle de: – Ümmetim için en korkulacak şey kötü bilginlerdir. Buyurmuştur… Allah cümlemizi bu gibilerden korusun. Bu zümreden çekin ve kaç, tatlı dili seni yakalar. Güzel (!) sözü seni aldatır. Günah ateşi seni yakar. Onun manevi kir kokusu seni öldürür.
ÜÇÜNCÜSÜ:
Kalb sahibidir, ama dili yoktur.
Halbuki o Allah’a tam inanmıştır. Allah da onu halkından gizlemiştir. Onun üzerine manevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnız kendi ayıbını görür ve onu gidermeğe çalışır. Kalbi tevhid nuru ile doludur. Bu nur, insanlar arasına karışmanın güçlüğünü, onların ağzından çıkan sözün boşluğunu gösterir. O insan, selametin; sükütta, sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber efendimizin şu hadisi-i Şerifini candan duymuştur. – Susan kurtulur. O muhterem insan her şeyi can kulağı ile dinler, bu dinledikleri arasında şu da vardır: – İbadet on bölümdür, bunun dokuzu sükû»ttadır. Bu zat velidir. Allah onu kötülüklerden esirgemiştir. Daima selamet içinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. Allah’ın rahman sıfatı onda tecelli etmiştir. Hayırlı insanla arasında, bu gibileri seçilir. Bu gibilerden hem hayır umulur, hem de arkadaşlık edilir. Hak onun işini gördürür. Hak onu sever. Sen de sev, ona yaklaş… Böyle yaparsan, Allah da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onların hürmetiyle yüce Allah seni sevgili kulları ve salih kişiler arasına katar.
DÖRDÜNCÜSÜ:
En yüksek derece buna verilmiş ve melekût alemindedir.
İşte Hazret-i Nebi bu büyük zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: – Bir kimse öğrenir öğretirse… Ayrıca bildiği, öğrettiği ile âmil olursa melekût aleminde ona, AZİM ismi verilir. Bu zat, alim-i billahtır. Mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönünü en iyi bilen odur. Allah-ü Teâla birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemiyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. İlâhi hikmetleri çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zat, Allah yolunda bir şahtır. Hak yola o çağırır, kötülükleri onlara o gösterir, kıyamet günü şefaatçi, dünyada temiz, Allah indinde herşeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tastiklidir. Resul ve nebilerin vekilidir. İşte peygamberler, bunları vekil etmiştir. İşte son had buraya kadar… İnsan oğlunun son durağı bu makama varır. Buradan öte Peygamberlik başlar.
Sana bu insan lazım. Bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerse selamet ondadır. Helak, bataklık başkadadır. Allah’tan onu iste, yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz. Ama Allah başka türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz. Ey iman sahibi; insanları sana bölüm bölüm gösterdim. Kendini düşün, eğer gözün varsa bak. Bu sayılanlara basiret gözünü gezdir ve kendine bir sığınak ara. Eğer kendine acıyorsan bunu yap ve kurtul. Allah, bize ve sana verdiği ve razı olduğu yolları göstersin… Amin!.. Futuhu’l Gayb / Abdulkâdir Geylâni Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen Keşfül Gıta kasidesinde ; “Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda, Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada… ” mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda seyrettiğini anlatır. Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur
.1-İnsani Ruh,
2-Hayvani Ruh,
3-Nebati Ruh,
4-Madeni(Cemadi) Ruh.
Bu alem cereyan ve deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dünyada ilahi bir düzen, değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. “Her bir birim varoluş gayesinin gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.
Cenab-ı Hak : La ilahe illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; “La ilahe” demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan Rablığını açıklamış,”illallah” demekle de varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. “Muhammedün Resulullah” ile de varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor. Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah’ı, tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah’ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir.
”Kim bildi efalini
Ol bildi sıfatını
Anda gördü Zatını
Sen seni bil seni
Görünen sıfatındır
Anı gören Zatındır
Gayrı ne hacetindir
Sen seni bil sen seni ” ( Hacı Bayram-ı Veli)
Cahit Yetgin _Alıntıwww.cahityetgin01.tr.gg

